Sayfalar

Amerikan düzenine Çin zokası

Fehim Taştekin

ftastekin@gazeteduvar.com.tr

 

ABD, Pekin’in Orta Doğu’da arabuluculuk becerisine hazırlıksız yakalandı. Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasındaki soğuk savaşa mola verdiren arabuluculuğu Amerikan yönetiminin boğazına kılçık gibi saplandı. Bunun yanı sıra Avrupa’da Çin’le ilişkilerde efendinin istemediği sapmalar görülüyor.

  

13 Nisan Perşembe 2023

  

ABD, Ukrayna savaşı ile Avrupa’da NATO zemininde hegemonyanın yeniden inşasında yakaladığı şansı öteki coğrafyalardaki ittifak düzenine taşıyamıyor.

Rusya'yı paryalaştırma hamleleri istediği ivmeyi yakalayamadığı gibi Çin'i çevreleme stratejisi tökezliyor. Finlandiya’nın NATO üyeliği Rusya’nın ABD'nin hesabına yazdırdığı en önemli olay sayılabilir. Temmuzda Vilnius zirvesine kadar İsveç’in önü açıldığında Atlantik İttifakı'nın Nordik çemberi için çifte zafer olacak.

Buna karşın ABD’nin Orta Doğu’daki geleneksel müttefikler üzerindeki yönlendirme kapasitesindeki aşınma bariz hale geliyor. Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasındaki soğuk savaşa mola verdiren arabuluculuğu Amerikan yönetiminin boğazına kılçık gibi saplandı. Bunun yanı sıra Avrupa’da Çin’le ilişkilerde efendinin istemediği sapmalar görülüyor. Almanya Şansölyesi Olaf Scholz’dan sonra "Rothschildlerin parlak çocuğu" Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Çin kapısını tıklatması önemli.

CIA ŞEFİYLE MESAJ: HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRADIK

Çin dış ilişkilerde ticaretin ağır bastığı basküle diplomasiyi çıkartıyor. Arabuluculukta Çin aklı ve yöntemi diye bir başlık açılabilir. Bu Amerikan hegemonyasına sessiz ve derinden gelen bir meydan okuma. ABD, Pekin’in Orta Doğu’da arabuluculuk becerisine hazırlıksız yakalandı. Pekin’de 10 Mart’ta sağlanan mutabakattan sonra İran ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları 6 Nisan’da bir araya gelerek elçiliklerin açılması konusunda anlaştı. Suudi Arabistan'ın İran’la el sıkışmasının Suriye başta olmak üzere bölgedeki olası yansımaları ABD’nin İsrail’in güvenliğine ve Tahran’ın kollarının kesilmesine endeksli bölge siyasetinde kasılmalara yol açıyor. Sızlanmanın boyutu, geçen hafta CIA Direktörü William Burns’un Riyad ziyaretinde kendini ele verdi.

Wall Street Journal’a göre Suudi Arabistan’a sürpriz bir ziyarette bulunan CIA Direktörü Burns, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a Amerikan yönetiminin hayal kırıklığını aktardı. Burns "ABD, Riyad'ın Washington'un küresel rakiplerinin himayesinde İran ve Suriye ile -Batı tarafından ağır yaptırımlara maruz kalan ülkeler- yakınlaşması karşısında gafil avlandığını hissetti" dedi.

Suudi Arabistan güvenlik alanında ABD’yi müttefik olarak görmeye devam etse de ticarette Çin’le stratejik yol alıyor. Rusya ile OPEC+ ortaklığını korumakta kararlı.

Suud-İran yakınlaşması Yemen’deki savaşı bitirmeye yararsa Pekin’deki üçlü imza ışıldayabilir. Bu yakınlaşma Suriye, Irak ve Lübnan’daki restleşmeleri geriletme potansiyeli de taşıyor. Suud-İran uzlaşmasının ardından Riyad’ın davetiyle Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad’ın dün Suudi Arabistan’ı gitmesi şaşırtıcı değil. Mayısta Suudi Arabistan’ın ev sahipliğindeki zirvede Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü sağlanırsa ABD’nin bölgedeki kartlarını yeniden karması kaçınılmaz hale gelebilir.

BIDEN’I GERİDE BIRAKAN HAMLELER

Çin’in ABD’ye "Küresel köyün tek delisi sen değilsin" diyen çalımlarının kıta Avrupa’sındaki karşılığı da çok önemli. Şi Cinping üçüncü başkanlık dönemine ABD Başkanı Joe Biden'a çelmeler takarak başladı sanki. Birkaç önemli gösterge sıralanabilir:

- Bir tarafta ABD’nin dünyayı dar etmeye çalıştığı Huawei, Riyad'ı Orta Doğu’daki merkez üssü yapmayı planlıyor. Şi’nin geçen yılki Suudi Arabistan ziyaretinde iki ülke arasında 50 milyar dolarlık yatırım anlaşmaları imzalanmıştı.

- Diğer tarafta martta başbakanlık koltuğuna geçen Li Qiang ile arası iyi olan Elon Musk güçlü batarya (Megapack) üretimini Tesla'nın ana üssü Nevada'da değil de Şanghay'da yapmaya karar verdi. Yılda 10 bin Megapack üretecek dev tesisle ilgili planını hafta sonu Çin ziyaretinde duyurdu.

- Li Qiang’ın yükselişi küresel devler için olumlu bir sinyal olarak değerlendiriliyor. Şi'nin 2025 vizyonu, Çin'in güneyinde alternatif Doğu Silikon Vadisi yaratmayı içeriyor.

- Beri tarafta ABD’nin adamı sayılan Malezya Başbakanı Enver İbrahim, ülkenin yeni Soğuk Savaş’taki ‘tarafsızlık’ politikasına şüphe konduracak şekilde Çin’e meyletti. İbrahim 31 Mart’taki ziyarette yenilenebilir enerji, elektrikli araç üretimi, dijitalleşme ve Kuşak ve Yol Girişimi projeleri konusunda Şi’den 39 milyar dolarlık yatırım sözü aldı.

- Avrupa kanadında ise Rusya ile hesaplaşmanın ağırlaşan bedeline bir de Çin’in eklenmesine karşı direnç gelişiyor. Macron 60 kişilik heyetle Çin’e gitti.

- Macron'a eşlik eden Airbus’ın CEO'su Guillaume Faury, Tiençin'de ikinci bir A320 montaj hattı kurulması için Çinlilerle anlaştı. İmzalar 6 Nisan'da Macron ve Şi’nin şahitliğinde atıldı. Airbus ayrıca Çin’e 160 yolcu uçağı satacak.

- Electricite de France (EDF), nükleer enerji santrallerinin tasarımı, inşası ve işletilmesi, açık deniz rüzgar enerjisi alanında iş birliğinin genişletilmesi ve Yünnan'da kara rüzgar enerjisinin geliştirilmesi konusunda üç farklı iş birliği anlaşmasına imza attı.

- Su ve atık yönetimi uzmanı Suez, Şantung'da deniz suyunu tuzdan arındırma tesisi inşa etmek üzere bir anlaşma imzaladı.

- Denizcilik şirketi CMA CGM, biyo-metanol ve e-metanol yakıtlarının tedariki için el sıkıştı.

- Demiryolu ekipmanları üreticisi Alstom, Çengdu Metrosu için elektrikli çekiş sistemleri sağlayacak anlaşmayı bağladı.

- Kozmetik devi L'Oréal, Alibaba ile üç yıllık bir pazarlama anlaşması yaptı.

- İki ülke öğrenciler için vize kolaylığı, Covid nedeniyle kesintiye uğrayan bilimsel projelere yeniden başlama ve diplomatik ilişkilerin 60. yıl dönümüne atfen kültür yılı düzenleme konusunda da anlaştı.

MACRON’UN BIDEN’A ATTIĞI GOL

Evde başı dertte olan Macron, Rusya’ya desteğinden dolayı Çin’e gardını almış bazı Avrupalı ortaklarının kınayıcı bakışları altında temaslarında Ukrayna’yı merkeze almadan çantaya koyduğu anlaşmalarla gülümseyerek Paris’e döndü.

Çin’le ekonomik ilişkilere alan açan bu ziyaret ayrıca Fransız siyasetinin baskılanan “stratejik özerklik” arayışını dışa vuruyor. AB’deki ‘savaş partisi’ni temsil eden Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de gezide bir günlüğüne Macron’a eşlik etmişti. Macron kırmızı halıda devlet töreniyle karşılanırken AB’nin başbakanı konumundaki Ursula von der Leyen bürokrat muamelesi gördü ve uçaktan normal yolcu çıkışından alınıp aynı şekilde uğurlandı. Bu sıradan karşılanmanın nedeni Çin’in Ukrayna savaşından dolayı suçlanması ve Tayvan’daki kışkırtıcı politikalar. Ursula von der Leyen Ukrayna savaşında Rusya’ya desteği kesmesi ve Tayvan’da statükoyu güçle değiştirmeye kalkışmaması için Şi’yi uyarmaya çalıştı. “Çin’in Tayvan konusunda taviz vermesini bekleyen herkes kendi ayağına kurşun sıkıyor. Bunların hepsi boş hayaller” yanıtını aldı.

Politico gazetesine göre Macron, Ursula von der Leyen’in katıldığı üçlü görüşmede AB’nin çizgisinde dursa da basına açıklamalarında daha uzlaşmacı bir ton kullandı. Hatta Macron, Şii’nin hoşuna gidecek şekilde Avrupa’nın ABD karşısında stratejik özerkliğini kazanması gerektiğinden bahsetti. Macron gazeteye verdiği röportajda "Tayvan'da bir krizi hızlandırmak bizim çıkarımıza mı? Hayır... Avrupalılar olarak Ukrayna'daki krizi çözemezken Tayvan konusunda nasıl inandırıcı bir şekilde 'Dikkat edin, yanlış bir şey yaparsanız orada olacağız' diyebiliriz? Eğer gerilimi arttırmak istiyorsanız bunu yapmanın yolu budur" dedi. Macron silah ve enerji konusunda ABD'ye bağımlılığın artmasından yakındı. Avrupa’nın dolara bağımlılığını azaltması gerektiğini savunurken de "İki süper güç arasındaki gerilim tırmanırsa stratejik özerkliğimizi finanse edecek ne zamanımız ne de kaynağımız olacak ve vasallar haline geleceğiz" dedi. Üstelik bunlar, daha açık konuşulan bölümlerin Elysee Sarayı’nda sansürden geçirildikten sonra kalan ifadeler. Çin’in Avrupa’dan beklediği siyasi çizgi tam olarak Macron’un sözlerinde ifadesini buluyor. İngiliz medyası Macron’u aşağılarken New York Times bam teline dokunuyor: "Fransız diplomasisi ABD'nin Çin'i dizginleme babalarının altını oydu."

Ukrayna savaşı bir yere kadar ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye başta olmak üzere bölgeyi felç eden müdahalelerin küresel siyasete taşıdığı yüklerden kaçmasına hizmet etti. Fakat pek çok ülke ABD’nin körüklediği büyük güç rekabetine katılmak istemiyor. Kibre, dayatmalara ve yaptırımlara dayalı Amerikan stratejisinin tıkanma noktalarında Çin artık ‘sakin ve sabırlı güç’ olarak devreye giriyor. Şimdilik zayıf bir ihtimal ama ola ki bir gün Ukrayna’da düğümü çözen taraf Çin olursa diplomasinin ağırlık noktası doğuya kayabilir. ABD buna ya daha fazla agresifleşerek yanıt verecek ya da daha esnek ve akıllı manevralarla duruma ayak uyduracak.

 

Fehim Taştekin Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Muhabirlik, editörlük ve dış haberler müdürlüğü yaptı. Ajans Kafkas’ın kurucu yayın yönetmeni olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya kadar İMC TV’de “Doğu Divanı”, “Dünya Hali” ve “Sınırsız” adlı programların yanı sıra MedyascopeTV ve +GerçekTV’de dış politika programları yaptı. BBC Türkçe’nin analiz yazarları arasında yer alıyor. Al Monitor ve Gazete Duvar’da köşe yazılarına devam ediyor. Kafkasya ve Orta Doğu üzerine saha çalışmaları yürüttü. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı. 

https://www.gazeteduvar.com.tr/amerikan-duzenine-cin-zokasi-makale-1613158

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

 

 

NEREDEN NEREYE!..

Said Nursî’yi her türlü süfli çıkar için istismar ederek kullanan günümüzdeki  siyasetçilere, Padişah Abdülhamit’e karşı İttihat ve Terakki Cemiyeti [Partisi]’nin öncülüğünde gerçekleştirilen 1908 Temmuz İnkılabı’nın doğal sonucu olarak ilan edilen İkinci Meşrutiyet’in üçüncü gününde Selanik Hürriyet Meydanı’ndaki kürsüden, İttihat ve Terakki mensubu Bediüzzaman Said Nursî  cevap veriyor.

 

« Ey vatan evlatları, … Demek ki, şimdiye kadar mezarda idik. Çürüyorduk. Şimdi bu İttihad-ı millet ve Meşrutiyet ile rahm-i madere geçtik. Neşvüname bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mafe-i terakkiden inşallah, mucize-i Peygamber ile şömendöfer kânun-u şer’iyye-i esasiyeye amelen ve  burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bineceğiz ve vahşendengiz sahray-i kebiri bir zamanı kesirde, tekemmülü mebâdi cihetiyle tayyetmekle beraber milel-i müsabaka edeceğiz. Zira kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler, biz birdenbire şömendöfer ve balon gibi mebâdiye bineceğiz, geçeceğiz. … » 

 

109 yıl önceki bu konuşmayı bugünkü dille ifade edelim : 

 

« Ey vatan evlatları, … 

 

Demek ki, şimdiye kadar mezarda idik. Çürüyorduk. Şimdi milletçe gönül ve işbirliği ile başardığımız Meşrutiyet’le yeniden doğuyoruz. Gelişeceğiz. Yüzlerce sene geri kaldığımız medeniyet dünyasından, imanımızın ve kuvvet kaynağımız Peygamber’in gayesi yolundaki yolundaki mucizelerinden ilham alarak usul-ü meşveret [demokrasi] yolumuzda şömendöfer [tren] sür’atiyle ilerleyeceğiz. Onlar, bugünkü sonuçlara, öküz arabasına binmekle başlıyarak erişmişler. Amma biz?.. Biz balonla [uçakla], şömendöferle zamanı yutacağız, onlara erişeceğiz. Yabancı ülkelerde, garpta medeni ilerlemelere terakkilere yardım edecek varlıkları, fenleri, sanayii memnuniyetle alacağız. Amma bu hayatın tortusu ve günahları olan fenalıkları almıyacağız. 

 

Ey hamiyetli vatan evlatları, … 

 

Cemiyet millî ruhu bu yola çevirmekle bizim saadetimize yol açtı. Biz de bazı lezzetlerimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zira o nimet sofrasında kendileriyle beraber oturuyoruz. Fasid fikir sahipleri, istibdad ve mezalimi arzulayanlar çıkabilir. Mazinin gömdüğü istibdadı veya seller arasında izler bırakarak kaybolmuş zulümleri bir daha temaşe etmemek için ikisinin arasına aşılmaz bir demir sed çekmek istiyorum. Çünkü inanıyorum ki; inkılâp, hürriyeti inşa edecek, onu şer’i meşveretle tamamlıyarak ve bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihya edecektir. Şahsi garezlere yol açmadan, eksiksiz ve kusursuz oluşu bana anlatıyor ki bizim hürriyetimiz beş sabit hakikat üzerine oturmuştur.

 

Birinci hakikat; milletin varlığıdır.  Bu kuvvet umumi efkârda tecelli eder. Milletin birlik ve beraberliğini bozmaya kalkışmak en büyük cinayettir. 

 

İkinci hakikat; ilim ve marifettir.  Medeniyet hayattır. İşte Avrupa tarihi meydanda. … Bizim Asya ve Avrupa’daki varlığımız. Ancak bu hakikatleri omuzlarında taşıyacak kudretli devlet adamlarıyla mümkündür. 

 

Üçüncü hakikat;  bizi dünyanın gidişine, iyiliklerine, kötülüklerine baktıracak ve iyiyi alacak hürriyet varlığıdır. İşte ben, aslında bir köylü adam, bakınız sizlere neleri söyleyebiliyorum. Bu, hakikati arama ihtirasıdır. Fikrimiz öylesine inkişaf edecektir ki, Osmanlı gençliği arasından Eflatunlar, İbn-i Sinalar, Bismarklar, Dekartlar’ı geride bırakan kıymetler çıkacaktır. Çünkü bizim Osmanlı Ülkesi, peygamberler kaynağı, medeniyetler beşiğidir. Hürriyet yağmuruyla bu toprak öyle meyvalar verecektir ki her şeyin Şark’tan doğacağı anlaşılacaktır. Yeter ki bizler onu tembelliğimizle, şahsi garazlarımızla kurutmuş olmıyalım. 

 

Dördüncü hakikat; bütün bu neticelerin şeriatın ruhunda bulunmuş olmasıdır.  Bu gerçeğin en büyük misali, İslamiyetin çıkışı ile cehalet ve vahşetin hükümran olduğu bir yerde eşitliği, adaleti, hürriyeti nasıl tesis etmiş olduğudur. Bütün bu olup bitenlere bakarak hüküm veriyorum ki, bizim sukutumuz [düşkünlüğümüz] ve başımıza gelen fenalıklar dört sebepten kaynaklanmaktadır. Şeriatın gayesini kavrayamamışız. Dalkavuklar çevremizi sarmış, ilmî görünürde olan cahillerin arkasından gitmişiz. Hakiki Avrupa medeniyeti zor ve güç olduğundan, ilim istediğinden onu bırakmışız. Kolay ve basit olan taklitini almaya kalkışmışız.

 

Beşinci hakikat şu:  Eski devirlerde hayat basit idi. Şimdi medeniyetin semereleri öylesine alemi kucakladı ki, bir milletin; bir ferdin aklı ve irfanı ile idare edilmesi imkânı yok. O halde? Ohalde, Meşveret [Danışmamüesseselerine kıymet vereceğiz. Milletin kalbi olan Mebusan Meclisi’nin yeni hayatı tesis için himmetine yardımcı olacağız.  Bir ülkede böyle bir neticeye varabilmek kolay değildir. Bu yeni hayata intibak edemeyecek olanları zaman kendiliğinden tasfiye edecektir. Yerlerinden atacağımız devlet memurlarının yenilerini yetiştirmek için kırk sene lazım. Zaman bizi bekler mi?

 

Ben Kürdistan dağlarında büyümüş idim. Hilafet merkezini güzel bir varlık olarak hayâl ediyordum. İstanbul’a geldim ki burada insanlar kalplerinde birbirlerine karşı besledikleri nefretle, iyi giyinmiş birer vahşi halinde idiler. Anladım ki bu hastalığın aslı ikiyüzlülüktedir. Bana deli dediler. Fakat ben acı hakikatı gördüm anladım ki İslamiyet yaşadığımız devrin medeniyetinden geri, çok geri kalmış. Bu sukutun [düşkünlüğün] üç suçlusu var;  ilmiye mensupları, Avrupayı anlamayanlar, Tekye [Tekke ve Tarikatsahipleri. Hepsi kendi alemlerine dalmışlar, birbirlerini tekfir [kâfir sayma] ve teçhil [cahil görme] ediyorlar. Bu gürültü içinde terakki [ilerleme, gelişme, yükselme] yolu kayboluyordu. Hepsini dinledim. Gönlüm aydınlanacağına karardı. » 

 

( Kaynak :  Cemal Kutay – Tarih Sohbetleri )

 

Ne diyelim? Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetirken Abdülhamitçilik yapan, devlet gücünü ve olanaklarını haksız olarak kullanmak suretiyle kendine çıkar sağlayan, istismar ettiği Said Nursî’yi bile anlamamış olan, AKP iktidarına eçhel-i cühela demek yeterli olur mu?.. 

 

Sınıfsız Toplum Platformu 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

ÜMMET–MİLLET–DİNΖMİLLΖULUS–ULUSAL ÇELİŞKİSİ!..

29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na eklenen “Türkiye Devletinin dini İslam’dır” maddesi, Anayasa ile Lozan Antlaşması’ndaki azınlıklarla ilgili kararları uyumlu hale getirdi. Stratejik bakımdan ise, temel unsur olan müslüman Kürtlerin azınlık sayılmaları kabul edilmeyerek Türkiye halkının bölünmesi engellenmiştir. 

 

O dönemde, en büyük emperyalist olan İngiltere devleti; Avrupa’da barınan Kürt diasporasıyla işbirliği yaparak, savaşla bölemediği Türklerin ve Kürtlerin beraber yaşadığı vatan toprağında ilerde oluşacak yeni bölünmenin yasal dayanağını yaratmak için Lozan Konferansı’nda dirençli bir mücadele yürütmüştür. 

 



İnönü’nün Makalesi 


GAZETEMİZE YAZDIĞI BİR MAKALEDE İÇ VE DIŞ MESELELERİ TAHLİL EDERKEN DEVLET REİSİ DİYOR Kİ:

 

Dünyanın nereye varacağı belli olmayan buhranı içinde Türkiyenin demokratik gelişmesinin zehirsiz ve sâkin bir hava içinde ilerlemesi için hayatî bir ehemmiyettedir. 

 

YENİ BİR HİZMET UNSURU 

 

Yazan : İSMET İNÖNÜ

Türkiye Cumhurbaşkanı 

 

Basın âlemine girdiğinden haberdar olduğum “Hürriyet,. gazetesine, arzusu üzerine, iyi dileklerimi yazıyorum. Bu vesile ile 1948 ilkbaharı başında memlekette yaptığım oldukça geniş seyahatten memnun döndüğümü söylemek isterim. Çukurova felâketinde vatandaşlarımı, ıztırabın şiddetli olduğu günlerde görmüş ve çok müteessir olmuştum. Onları on gün sonra milletçe ve hükûmetçe kendilerine gösterilen ilgiden ümitleri artmış ve çalışıp kalkınma arzuları tazelenmiş olarak bulmak beni çok teselli etti. 

 

Seyahatimin, iyi bir tesadüfle, kıymetli hâtırasını Raman dağındaki petrol kuyusu teşkil ediyor. Bir bütün gün Raman dağındaki yeni cevheri seyrettik; memleket için geniş ve hayırlı ihtimaller üzerinde uzmanların tetkik ve tahminlerini zevkle dinledik. 

 

Gaziantep, Maraş, Malatya, Elâzığ, Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Mardin, Siirt illerimizin halkları, Urfa ve Bitlis illerimiz ve pek çok ilçelerimizin heyetleri ile memleket meseleleri görüştüm. Vatandaşlarım eksikleri bilen ve bunların bir an evvel tamamlanmasını isteyen bir arzu ile bütün düşüncelerini bana anlattılar. Dolaştığım yerlerde halkımızı meşgul eden mevzuları tekrar öğrenmiş olmak istifadeli olmuştur. 

 

Siyasi partilerin karşılıklı münasebetlerinde tahakkuk eden terakkiyi derhal farkettim. Evvelki seyahatımda başladığını gördüğüm iyilik büyük bir gelişme ve tekâmül kazanmıştır. Herkes fikirlerini ve programlarını biliyor. Partiler emniyet ve huzur içinde siyasi davalarını azimle takibederken, partiler üstünde olan vatan meselelerini göz önünden ayırmıyor, hele birbirine hiç düşman olmuyorlar. Açık bir surette göze çarpıyor ki, medenî bir insan cemiyetinde hür vatandaşlar münasebetlerini sağlam esaslar üzerine kurmuşlar. Dolaştığım geniş bölgelerde partilerin çalışmaları için koyduğum bu teşhisin büyük kıymeti vardır. Dünyanın nereye varacağı belli olmayan buhranı içinde Türkiye’nin demokratik gelişmesinin zehirsiz ve salim bir hava içinde ilerlemesi memleketimiz için hayati bir ehemmiyettedir. Siyasi partilere mensup olan vatandaşlarım her yerde beni, iç ve dış büyük vatan meselelerinde beraber mücadele edeceklerine yürekten temin ettiler. Türkiye medenî âlemin anladığı mânada hürriyet ve demokrasi hayatı içinde yeni bir ilerleme ve gelişme yolundadır. Herşeyden kıymetli olan kendine güven ve vatanın geleceğine güven duyguları diri ve tazedir. Bu duyguları korumak yolunda tesirli bir hizmet unsuru olarak “Hürriyet” gazetesine engin başarılar dilerim. 

 

İSMET İNÖNÜ 

Gazetemize yazdığı bir makalede 

CELÂL BAYAR DİYOR Kİ : 

 

Demokrat Partinin Programı kül halinde tatbik olunduğu gün memleketimizde büyük değişiklikler olacağına ve milletimizin bu yüzden refaha kavuşacağına şüphe yoktur. 

 

Yazan : CELÂL BAYAR

D. P. Genel Başkanı 

 

Hürriyet Gazetesi benden bir yazı istediği zaman neslimizin hürriyet uğrundaki mücadelelerinin hâtıraları içinde kaldım. 

 

Bizim neslimiz, hürriyet mefhumu üzerinde duran “Genç-Türk” Edebiyatının tesiri altında siyasi hayata girmiştir. Ben de, Millet hayatı ile alâkadar olan bu mevzuu ele almak istedim. Bazı tarihi hadiselere kısaca temas etmeyi düşündüm. 

 

Henüz çok genç iken Mutlakiyet devrinin, padişahlar idaresinin tazyikini duymaya başlamış idim. İstibdadın ıztırabı altında kendimi bir kuyu içinde dünyadan habersiz, teneffüs etmekten mahrum bir insan gibi görüyordum. Hayatı da bu havasızlık içinde mânasız buluyordum. 

 

Meşrutiyet inkılâbı tahakkuk eder etmez hürriyet aşkı büyük bir heyecan ile memleketi sardı. Bütün kalblerde taze bir ümid ve şevk uyandırdı. Bu arada ecnebi tazyikinin bariz bir ifadesi olan kapitülâsyonlar gözümüze batmaya başladı. Görüyorduk ki, ferdî hürriyetle beraber millî hürriyet ve tam manası ile istiklâlimize kavuşmak için kapitülâsyonların memleketimizden sökülüp atılması iktiza ediyordu. 

 

Diğer tarafdan yabancılar, fena idare yüzünden zayıf düşmüş vatanımızı kolayca yutulur bir lokma sanıyorlardı. 

 

Bu durum karşısında millî birliğe dayanan bir müdafaa ve emniyet cephesi yaratmak lâzım geliyordu. İşte meşrutiyet devrinde, bu devri açanlara ve gençliğe düşen başlıca vazife bunlardı. 1914 – 1918 harbinin mağlûpları arasında bulunuşumuz, memlekete çok pahalıya mal olmuştu. Ankara’da bin bir felâket içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ve hükûmetinin kuruluşu bizim için bir kurtuluş, bir hamaset ve aynı zamanda millî hâkimiyet devri olduğuna şüphe edilemez. 

 

Burada, tam bir hakikat olarak ifade edilmelidir ki; memleketi, bir ferdin idaresi altında toplayarak kurtarmak prensibi fiilen iflâs etmiş, buna mukabil millî hâkimiyeti temsil eden kuvvetin muvaffakiyeti kendini göstermiştir. Yâni “Kayıtsız şartsız hâkimiyet milletindir.” düsturu muzafferiyetin âmili olmuştur. 

 

Ne garip tecellidir, Ankara’da çalışanlar, bir tarafdan millî iradeye dayanan bir devletin temellerini atarken, diğer tarafdan “Padişahımız efendimiz, hür ve müstakil olarak kendini milletin agûşu sedakatinde gördüğü gün Millet Meclisinin tanzim edeceği esasatı kanuniye dairesinde vazı muhterem ve mübecceliyeti ahz eder” diyorlardı. Saray ve Babıâlinin hiyaneti ve hâdiselerin nasıl inkişaf ettiği malûmdur. En iyi devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu neticesine varıldı. Bugünkü Anayasamız mütekâmil şekli ile tedvin olundu. 

 

Fakat salim bir surette işlemesi için yalnız bir Partinin varlığı kâfi gelmediğinden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve onu takip eden Serbest Fırka kuruldu. 

 

Her iki fırkanın yürümediği muvaffakiyet temin edemediği anlaşıldıktan sonra bir fasıla devri baş gösterdi. İşte bu fasıla devri arasında Demokrat Parti bin bir müşkülâta göğüs gererek meydana atıldı. 

 

Partimiz demokrasiyi millî menfaata ve insanlık haysiyetine en uygun  bir prensip olarak tanıdı. Türk milletinin bütün meziyetlerine olduğu gibi siyasî hayatta da olgunluğuna inandı. 

 

İnsanlık haysiyetine inanan ve bu haysiyetin ancak insanlık ana haklarının teminat altında bulunası ile korunabileceğini kabul eden Partimiz bütün devlet mevzuuatında bu prensiplere aykırı hükümlerin bulunmamasını sağlamakla kendisini mükellef bilmektedir. 

 

İnsanlık ana haklarından bahsederken bu mefhum arasında “korkudan masun olma hürriyetinin” de mevcud olduğu kabul edilmelidir. 

 

Herhangi bir zaruret veya sebeple bu prensiplere muhalif olarak yapılmış kanunların tadil tasfiyesine çalışmak Partimizin esaslı gayelerinden biridir. Demokrat Partinin Programı kül halinde tatbik olunduğu gün memleketimizde büyük değişiklikler olacağına ve milletimizin bu yüzden refaha kavuşacağına şüphe yoktur. 

 

Bize temin edildiğine göre, Hürriyet gazetesi bu prensiplerin sadık müdafii olarak en ileri teknikle matbuat sahasında yer alacaktır. Şu halde bu değerli neşir vasıtasına muvaffakiyetler dilemek bizim için bir vazifedir. Bu vazifeyi ifa ederken bahtiyarlık duymaktayım. 

 

 

http://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

‘Fay yasası’ yerine ‘Türk yasası’

Barış Terkoğlu


13 Şubat 2023 Pazartesi


Rant alanları yaratıp inşaata açıyorlar. Müteahhitlere “Buyur”diyorlar. Yaptığı işe imzayı basıyorlar. Pastadan büyük parçayı alıyorlar. Yalnız bir gün yanlarında olacakları yurttaşı enkazda bırakıyorlar. Sonra da “Kader” diye kafa sallıyorlar.

Önümde bir mektup duruyor. Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Hüseyin Alan 2 Mart 2021’de yazmış. Cumhurbaşkanı ve AFAD dahil birçok kuruma göndermiş. Mektubun başlığı şöyle: Kahramanmaraş’ın Depremselliği. Mektubun ekinde bir de bilimsel rapor var.

Maraş’taki yüksek deprem riskini tanımlıyor: “Maraş, doğrudan diri fay hatları veya zonları üzerine oturmaktadır.” Devlete net bir uyarıda da bulunuyor: “Kahramanmaraş ilimizin deprem zararlarından etkilenmesinin önlenmesi amacıyla bir dizi çalışmayı acilen başlatmak gerekli.”

ERKEN DEPREM UYARISI

Maraş’taki depremden iki sene önce yazılan mektupta, yıkılan binaların durumu önceden tanımlanmış: “Kahramanmaraş’ta birçok yerleşim alanı, zayıf mühendislik özelliklerine sahip zemin birimleri üzerine oturuyor.”

Mektup, “kentin gelişim ve yerleşim stratejilerinin yeniden belirlenmesi” önerisinde bulunuyor. Buna göre Maraş’ta, diri fay hatlarının haritasına göre şehir yeniden planlanmalı. Mevcut binalar gözden geçirilerek kentsel dönüşüm çalışması yapılmalı. Maraş’ta deprem planı hazırlanmalı.  

Mektupta, Meclis’e de öneride bulunulmuş. “Yurttaşların can ve mal güvenliklerinin sağlanması”, “faydaki alanlar için yapı sınırlaması getirilmesi” için “fay yasası” teklif edilmiş. Jeoloji mühendisleri, elini taşın altına koyarak “Destek vermeye hazırız” diye bitirmiş.

PAZARCIK DA SÖYLENMİŞ

Mektubun ekindeki rapor ise bugünü daha net anlatıyor. Maraş’ta depremler tarihine yer veriliyor, Maraş’ı tehdit eden fay hatları haritada gösteriliyor. 6 Şubat’tan iki sene önce, neyle karşı karşıya olduğumuz söyleniyor:

“Tarihsel deprem kayıtları, olasılıkla Kahramanmaraş içerisinden, geçmişte yüzey faylanması oluştuğunu göstermektedir. Bu nedenle, Kahramanmaraş, olabilecek büyük bir depremde de yüzey faylanması tehlikesi altındadır. (…) Kahramanmaraş’ın 6.5’ten büyük depremde hem depremin yaratacağı şiddetli sarsıntı hem de yüzey faylanması tehlikesi nedeniyle hasar alması beklenmektedir. Bu durumda en akıllıca yaklaşım, yapıların deprem sarsıntısını karşılayacak biçimde kurallara uygun hale getirilmesidir.”

O kadar ki...

7.7’lik depremin merkez üssü Pazarcık’tı. İki yıl önce yazılan rapor tam da burayı işaret etmiş:

“Doğu Anadolu Fayı’nın Pazarcık ya da Türkoğlu segmenti, 1513 yılından bu yana yıkıcı deprem üretmemiş, 7.4 büyüklüğüne varacak bir deprem üretme kapasitesine sahip bir faydır.”

FAY BEKLERKEN ‘TÜRK YASASI’

Buna rağmen ne mi oldu?

Jeoloji Mühendisleri Odası ile konuştum. Kimse uyarılarına kulak asmamış. “Üstümüze düşeni yaparız” dedikleri halde kimse göreve de çağırmamış. Olası deprem, yeri ve büyüklüğü bile iki sene öncesinden öngörülürken hiçbir şey yapmadan beklenmiş. Yetmemiş, “İmara açılmasın” denilen yerlere yeni binalar yapılmış.

Dahası var...

Başında Türk kelimesi olan TMMOB’nin jeoloji mühendisleri, hükümete bu işleri hızlandıracak “fay yasası” önermişti ya... “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu” olması nedeniyle, kanunla “Türk” adını alan TMMOB’nin isminden, hükümet rahatsız oldu. Erdoğan talimat verdi. Depremden 3.5 ay önce, 27 Ekim’de adalet bakanı, TMMOB’den Türk adının çıkarılması için yasal çalışma yaptıklarını açıkladı. “Fay yasası” bekleyen, görevi gereği hükümetin yanlış uygulamalarını eleştiren TMMOB, “Türk yasası” ile karşı karşıya kaldı. Türk yurttaşlarının enkaza gömülüşünü izlerken karşı söz söyleyeni Türklükten çıkarmak, müteahhit sınıfının partisinin doğasına uygun bir seçimdi.

Kılıçlarının ucundaki kadersizlere boyun eğdirmek için, kaderin adını kullanıyorlar. İnsan kendi yazgısını kendi yazdığı gün, mezarlıklar sadece zamanı gelmiş ölümlerin mekânı olacak.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/fay-yasasi-yerine-turk-yasasi-2051196

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

 

Depreme dayanıklı olması gereken binalar neden çöktü?

10 Şubat 2023

 

Jake Horton & William Armstrong

BBC Reality Check & BBC İzleme Servisi


Türkiye’deki depremlerde, yeni inşa edilen binaların çökmesi öfke yarattı. BBC, ülkedeki bina güvenliği konusunda ne gibi ipuçları verdiklerini bulmak için, enkaza dönüşen üç yeni binayı inceledi.

7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki iki büyük sarsıntı, Türkiye’de ve Suriye’nin kuzeyinde, her tür binayı yıktı ve on binlerce kişinin ölümüne yol açtı.

Ancak en yeni apartmanların bile yerle bir olması, ülkedeki bina güvenliği standartlarıyla ilgili soruları gündeme getirdi.

Modern inşaat teknikleri, binaların bu büyüklükte depremlere dayanabilmesini sağlıyor.

BBC’nin tespit ettiği, yıkılan üç yeni binanın ilkine dair sosyal medyadaki görüntüler insanların çığlık çığlığa kaçtıklarını gösteriyor.

Malatya'da çöken bina

Malatya’daki apartmanın alt yarısının çöktüğü görülüyor ve binanın üst yarısı, toz ve moloz yığınının üzerinde eğik bir şekilde ayakta kalıyor.

Bu apartmanlar, geçen yıl inşa edilmişti ve sosyal medyada görülen reklamlarda binanın “son deprem yönetmeliğine uygun yapıldığı” söyleniyordu.

Reklamda tüm malzemelerin ve işçiliğin “birinci sınıf kalite” olduğu iddia ediliyordu.

Orijinal reklam şu anda internette bulunamıyor, ancak sosyal medyada dolaşan ekran görüntüleri ve videolar, aynı şirketin benzer reklamlarıyla örtüşüyor.

Binanın yeni inşa edilmiş olması, 2018’de güncellenen yönetmeliğe uygun yapılmış olması gerektiği anlamına geliyor.

Bu yönetmelikte, deprem riski olan bölgelerdeki yapılarda, çelik çubuklarla güçlendirilmiş yüksek kaliteli beton kullanılması gerektiği belirtiliyor.

Sütunların ve kirişlerin de depremin etkisini karşılaması için, etkin bir şekilde dağıtılması öngörülüyor.

Ancak BBC, bu apartmanda kullanılan inşaat standartlarını teyit edemedi.

Fotoğraflar, İskenderun’da yeni inşa edilen bir apartmanın da büyük ölçüde yıkıldığını gösteriyor. 16 katlı binanın yanı ve arkası tamamen göçtü ve küçük bir kısmı ayakta kaldı.


BBC, binanın fotoğraflarını, inşaat şirketi tarafından yayımlanan ve 2019’da tamamlandığını gösteren bir reklam fotoğrafıyla eşleştirdi.


Bu da, binanın en son standartlara göre inşa edilmesi gerektiği anlamına geliyor. 


BBC, binayı yapan inşaat şirketiyle temasa geçti, ancak herhangi bir yanıt alamadı.


BBC’nin teyit ettiği Antakya’dan gelen bir fotoğraftaysa, dokuz katlı bir apartmanın enkaza dönüştüğü görülüyor. Enkazın önünde sitenin adı olan Güçlü Bahçe de seçiliyor.


Binanın açılış törenini gösteren bir videoya ulaştık ve görüntüler, inşaatın Kasım 2019’da bittiğine işaret ediyor.


Görüntülerde Ser-Al inşaat şirketinin sahibi Servet Altaş “Güçlü Bahçe projesi hem konumu hem de inşaat kalitesi anlamında diğerlerine kıyasla çok özel” diyor. 


Sitenin mütteahiti Servet Altaş açılış töreninde “Güçlü Bahçe projesi hem konumu hem de inşaat kalitesi anlamında diğerlerine kıyasla çok özel” diyordu.

BBC’nin sorularını yanıtlayan Altaş “Hatay’da inşa ettiğim yüzlerce bina içinde maalesef iki apartman çöktü” dedi.

Altaş, depremin çok büyük olduğunu ve kentte neredeyse hiçbir binanın ayakta kalamadığını da ekledi ve “Bazı medya kuruluşlarının algıları değiştirdiğine ve haber yapma kisvesiyle günah keçileri bulmaya çalıştığına üzülerek şahit oluyoruz” dedi.

Depremden etkilenen bölgede bu kadar çok sayıda binanın çökmesinden sonra, Türkiye’de birçok kişi, inşaat yönetmeliklerini sorgulamaya başladı.

Depremler şiddetli olsa da, uzmanlar düzgün bir şekilde inşa edilmiş binaların ayakta kalması gerektiğini söylüyor.

Acil Durum Planlaması ve Yönetimi Uzmanı Prof. David Alexander, “Depremin maksimum yoğunluğu şiddetliydi ama iyi inşa edilmiş binaları yakacak kadar da değildi” diyor:

“Birçok yerde sallantı maksimum derecenin altındaydı, dolayısıyla yıkılan binlerce binanın neredeyse tamamının makul deprem inşaat yönetmeliğine uygun olmadığı sonucuna varabiliriz.”

İnşaat yönetmeliklerinin uygulanmaması 

İnşaat yönetmelikleri, 1999’da 17 bin kişinin hayatını kaybettiği İzmit depreminin ardından sıkılaştırıldı. 

Ancak, son olarak 2018’de güncellenen yönetmelikler pek uygulanmıyor. 

Prof. Alexander “Sorun kısmen, mevcut binaların çok az güçlendirilmesi, ancak bir de yeni inşaatlarda kurallar da çok az uygulanıyor” diyor. 

BBC Ortadoğu Muhabiri Tom Bateman’ın Adana’da konuştuğu insanlar, çöken bir binanın 25 yıl önceki depremde hasar aldığını, ancak herhangi bir güçlendirme yapılmadığını söyledi. 

Ülkenin ağır deprem geçmişine karşın milyonlarca kişinin yoğun nüfuslu, yüksek katlı binalarda yaşadığı Japonya gibi ülkeler, inşaat yönetmeliklerinin insanları felaketlere karşı nasıl koruyabildiğini gösteriyor. 

İnşaat güvenliği kuralları, binanın kullanım amacı, deprem riski en yüksek bölgelere olan yakınlığına göre değişiyor.

Basit güçlendirmeden, hareket sürgülerine, binayı yer hareketlerinden izole etmek için dev bir şok emici üzerine inşaya kadar değişiyor. 

Kuralların uygulanması neden zayıf? 

Ancak Türkiye’de hükümet belirli aralıklarla “imar afları” ilan etti. Bu da uygulamada, gerekli güvenlik sertifikaları olmadan inşa edilen binaların hukuken cezadan muaf tutulması anlamına geliyor.

İmar afları 1960’lı yıllardan beri çıkartılıyor ve sonuncusu 2018’deydi. 

Karşıtları, uzun süredir bu tür afların büyük bir depremde felakete yol açacağı uyarısı yapıyordu. 

Türkiye Mimar ve Mühendisler Odasına bağlı, Şehir Plancıları Odası’nın İstanbul Başkanı Pelin Pınar Giritlioğlu, deprem bölgesinde 75 bin kadar binanın imar affından yararlandığını söylüyor. 

Felaketten sadece bir kaç gün önce, Türk medyası yeni bir imar barışı yasasının parlamentoda onay beklediği haberini geçmişti. 

Jeolog Celal Şengör de geçtiğimiz aylarda, fay hatlarıyla dolu bir ülkede bu tür imar barışı yasalarının “suç” olduğunu söylemişti. 

BBC Türkçe’nin İzmir’de 2020’de meydana gelen depremden sonra yaptığı haberde, kentte 672 bin binanın son imar barışından faydalandığı belirtiliyordu. 

Aynı haberde, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2018’de Türkiye’deki binaların yüzde 50’sinin, yani neredeyse 13 milyon binanın, inşaat yönetmeliklerine uygun yapılmadığını söyleyen raporundan bahsediliyordu. 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, son depremlerin ardından inşaat yönetmelikleriyle ilgili soruya “Bizim inşa ettiğimiz hiçbir bina yıkılmadı. Sahadaki hasar değerlendirme çalışmalarımız hızla devam ediyor” yanıtını verdi.

Katkıda bulunanlar: Olga Smirnova, Alex Murray, Richard Irvine-Brown ve Dilay Yalçın.

https://www.bbc.com/turkce/articles/cw43jvpxw9ro

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Anayasamıza Göre Cumhurbaşkanının Dönem Sınırı

Doç. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz / Galatasaray Ünv. Hukuk Fakültesi

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik 5678 sayılı ve 31.5.2007 tarihli Anayasa Değişikliği Hakkındaki Kanun, yalnızca cumhurbaşkanının TBMM tarafından değil, halk tarafından seçilmesine yönelik değişikliği getirmemiş, aynı zamanda görev süresi, dönem sınırı, seçim yöntemine ilişkin de kuralları belirlemiştir. TBMM tarafından seçilen cumhurbaşkanları 7 yıl için ve 1 defaya mahsus olarak seçilmekteydiler. Yapılan değişiklikle “Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” kuralı da 101. maddeye eklenmiştir. Böylece cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğine sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına iki defa seçilme hakkı, görev süresi indirilerek verilmiştir. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik 5678 sayılı değişikliği müteakiben 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu da 19.01.2012 tarihinde çıkarılmıştır. Söz konusu kural, Kanunda da aynen tekrarlanmıştır.

5678 sayılı Anayasa Değişikliğinin halk oylaması ile kabulünden kısa bir süre önce seçilen 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresi ve tekrar seçilip seçilemeyeceği de bu dönemde tartışma konusu olmuştur. 6271 sayılı kanunun Geçici 1. maddesi, bu duruma açıklık getirmek üzere çıkartılmış ve 11. Cumhurbaşkanının TBMM tarafından yedi yıl için bir defaya mahsus seçildiği belirtilmiştir. Görev süresinde ve bunun sınırında, 11. Cumhurbaşkanının seçildiği tarihte yürürlükte olan norm uygulanmıştır. Bu kanımca doğru bir hukuki düzenlemedir. Bununla birlikte söz konusu yasa kuralı, Anayasa Mahkemesi önüne götürülmüştür. Mahkeme, 11. Cumhurbaşkanının görev süresinin yedi yıl olduğunu kabul etmekle birlikte, tekrar seçilmeyi engelleyen kuralın Anayasanın yeni düzenlemesine aykırı olduğuna karar vermiştir[1]. Tekrar aday olunacak olan tarihteki mevcut normun, seçilme hakkında genişleme yaratması sebebiyle uygulanması gerektiği belirlenirken, dönem sınırına ilişkin de bir tespit yapılmıştır:

Cumhurbaşkanı adayı olmaya ilişkin diğer koşulları taşıyanlara ikinci kez aday gösterilme hakkını tanımaktadır. Bu hak bakımından Anayasada mevcut ve önceki Cumhurbaşkanları açısından herhangi bir istisna öngörülmemiştir”.

Bu karar ile Anayasa Mahkemesi, herhangi geçiş hükmü konulmadığı takdirde iki dönem kuralının eski ve yeni cumhurbaşkanları için hem bir hak hem de bir görev sınırı olduğunu şüphe götürmeyecek şekilde tespit etmiştir.

2017 senesinde, Anayasamızdaki yarı-başkanlık sistemini, bu defa da başkanlık sisteminin bir türüne dönüştüren anayasa değişikliği yapılmıştır. Söz konusu değişiklikle 1982 Anayasası’nın muhtelif maddeleri yeniden düzenlenmiş, ancak 101. maddedeki görev süresi ve dönem sınırına ilişkin hüküm aynen bırakılmıştır. Herhangi bir geçiş düzenlemesi de getirilmemiştir. 6771 sayılı 2017 tarihli Anayasa Değişikliği Hakkındaki Kanun’un gerekçesinde de yeni olmayan bu kurala ilişkin, doğal olarak, bir açıklamaya rastlanılmamaktadır. 101. maddede yapılan diğer değişikliklerin ise birlikte yapılacak ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin takvimin başladığı tarihte yürürlüğe girmesi kararlaştırılmış, sadece cumhurbaşkanının partisi ile ilişiğini kesen düzenlemenin referandumda kabulü ile birlikte hemen yürürlüğe gireceği belirlenmiştir.

Yapılan değişiklik ile getirilen hükümet sisteminde başkanlık sisteminin kimi kurumları parlamenter sisteme özgü kurumlarla melezlenerek cumhurbaşkanı/başkan güçlendirilmek istenmiştir. Bu amaçla esasen başkanlık sistemlerinin saf hâlinde (pure presidentialism) rastlanmayan, ancak kuvvetler arasındaki kontrol-denge bozulmuş başkancı türlerinde görebileceğimiz fesih/seçimleri yenileme kurumu anayasamıza konulmuştur.

“H. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi 

MADDE 116-  Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verilen Meclisin ve Cumhurbaşkanının yetki ve görevleri, yeni Meclisin ve Cumhurbaşkanının göreve başlamasına kadar devam eder. Bu şekilde seçilen Meclis ve Cumhurbaşkanının görev süreleri de beş yıldır”.

Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimlerinin aynı gün yapılması bu iki erkin farklı parti veya parti koalisyonlarının eline geçmesini engellemeyecektir. Nitekim getirilen bu düzenleme ile Meclis çoğunluğunun, cumhurbaşkanından farklı bir siyasi parti veya koalisyonun elinde olması hâlinde aralarında oluşacak çatışmayı çözmenin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Öte yandan görüldüğü gibi, seçimlerin de birlikte yenilenmesi kuralı geçerliliğini korumaktadır.

TBMM’nin de seçimleri yenileme yetkisi de devam etmektedir. Kullanılması nitelikli bir çoğunluğun kararına bağlanarak zorlaştırılan bu düzenleme ile TBMM, kendi seçimlerini ancak cumhurbaşkanının seçimleriyle birlikte yenileyebilmektedir. İşte bu noktada iki dönem kuralının tek istisnası kabul edilmektedir. Kendi iradesi dışında seçimleri yenilenirse ve cumhurbaşkanı da ikinci dönemindeyse bir defa daha seçimlere katılabilir. Birinci dönemindeyse zaten bir dönem daha seçilme hakkı bulunduğu için iki dönem sınırlaması devam etmektedir.

Aynı şekilde 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun 5.4.2018 tarihinde değiştirilen 3. maddesinin 2. fıkrası da söz konusu kuralı belirtmektedir:

Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. Ancak Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi hâlinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir”.

Görüldüğü gibi ne Anayasa da ne de Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nda bu kuralların uygulaması bakımından mevcut 12. Cumhurbaşkanı Erdoğan için bir istisna ya da geçiş hükmü öngörülmemiştir. Seçimlerin yenilenmesine ilişkin yeni kural ile bağlantılı olarak getirilen istisna ise 13. Cumhurbaşkanının seçimi ile birlikte yürürlüğe girecektir. Görüldüğü gibi yeni norm bir istisna halini gayet net olarak tarif etmektedir. Başkaca da bir istisna kabul edilmiş değildir.

İki dönem kuralının istisnasının 12. Cumhurbaşkanı için de uygulanabileceği açıktır. Ancak bu istisna seçimleri TBMM’nin yenilemesi hâline özgülenmiştir. Bunun mefhumu muhalifinden çıkan anlam, ikinci dönemi için seçilmiş olan cumhurbaşkanın seçimleri kendisinin yenilemesi halinde tekrar seçimlere katılamayacağıdır. Doğaldır ki istisnayı cumhurbaşkanlarının ikinci dönemlerinde kendi kararları ile seçimleri yenilmesi hâlini de içine alacak şekilde düzenlemek cumhurbaşkanlarını bu yetkiyi, bir daha seçilebilmek amacıyla kullanmaya özendirirdi. Sonuç olarak ikinci dönemine seçilmiş bir cumhurbaşkanı, görev süresi dolmadan TBMM seçimlerini yenileyerek mevcut meclisi feshetmek istiyorsa, kendisinin seçimlerinin de yenileneceğini ve bir daha aday olamayacağını bilerek bunu yapmalıdır. Anayasa’nın değişikliğe uğramamış bir normunu, ona ilişkin bir geçiş hükmü veya istisna öngörülmemişken, yeni bir hükümet sistemine geçildi diye görmezden gelmek mümkün olamaz.

Başkanlık, yarı başkanlık hatta cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği parlamenter sistemlerde görev süresini sınırlamak iktidarın kişiselleşmesine karşı oldukça yaygın olarak kullanılan bir formüldür. Başkanlık sisteminin bozulmuş örneklerinde bile karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, demokratikleşme çabası içindeki Afrika’da 2005 yılından bu yana 32 ülkede dönem sınırı karşımıza çıkmaktadır ve baskın çoğunluğunda da sınır iki dönem olarak belirlenmiştir[2]. Bu ülkelerde görev sınırına uyulması ve seçimler yoluyla iktidarın el değiştirmesi darbe, isyan, ayaklanma gibi yöntemleri önleyen ve aynı zamanda demokratikleşmeye işaret eden bir ölçüt olarak ele alınmaktadır[3]. Süre sınırına uymak istemeyen kimi cumhurbaşkanlarının bunu aşma girişimleri başarıya ulaştığında, Zimbabwe’de olduğu gibi adil ve özgür olamayan seçimlerin sureti haktan bulunduğu otoriter rejimlerin varlığını görüyoruz. Bu bakımdan dönem sınırının demokratik sistemler için gerekli bir kural olduğu unutulmamalıdır.

[1] Esas Sayısı: 2012/30, Karar Sayısı : 2012/96, Karar Günü : 15.6.2012.

[2] H. KWASI PREMPEH, “Presidential Power in Comparative Perspective: The Puzzling Persistence of Imperial Presidency in Post-Authoritarian Africa”, Hastings Const. L.Q., C.35, 2007-2008, sy. 771.

[3] Ibid.

https://hukukdefterleri.com/anayasamiza-gore-cumhurbaskaninin-donem-siniri

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com