Sayfalar

Korkut Boratav’dan kritik uyarı: Ciddi bir kriz başlıyor

“Ciddi bir krizin başlangıcındayız” diyen iktisat profesörü Korkut Boratav, ekonomik krizle sonuçlanan süreçteki unsurları tane tane anlattı. Ekonomik bunalımın, bankaları da içine alan bir finansal krize dönüşebileceği uyarısını yapan Boratav, muhalefete ve emek meslek örgütlerine seslenerek ‘yapılması gerekenler’i sıraladı.


Meryem Yıldırım / @meryem_yildrim


AKP hükümeti ile ABD arasındaki rahip Brunson krizi sonrası süreçte döviz kurlarındaki sert yükselişle ayyuka çıkan ekonomik krizin halka fatura edilmesini ve kapıya dayanan tehlikeyi hocaların hocası iktisat profesörü Korkut Boratav ile konuştuk. 

Yaşananların yalnızca başlangıç olduğunun altını çizen Boratav, toplumsal muhalefete da önemli bir çağrıda bulundu. 

HOCALARIN HOCASI: CİDDİ BİR KRİZİN BAŞINDAYIZ 

Dövizdeki dalgalanmaların ardından TL’de yaşanan büyük değer kaybını, fahiş zamları, iflas ve kepenk kapatma açıklamalarını masaya yatırdığımız Prof. Dr. Boratav’ın ilk sözü şu oldu: “Ciddi bir krizin başlangıç aşamasındayız.” 

Fakat bu kriz türünün Türkiye’ye özgü olmadığını da ekleyen Boratav, “Emperyalist sistemin bağımlı çevresinde yer alan ülkelerden bir bölümü, neoliberalizme geçişin belli bir aşamasında sermaye hareketlerini de tamamen serbestleştirdi” diye ekledi. Boratav, yaşanan süreçte sonucun söz konusu ekonomilerin yeni bir çevrime sürüklenmesi olduğunu belirterek şöyle devam etti: “Yüksek tempolu dış kaynak girişlerinin yol açtığı canlanma; bu akımlarda “sert durma veya tersine dönme” koşullarında durgunlaşma veya kriz… Olumsuzlaşan ortamlarda krize kimler sürüklendi? “Canlanma” döneminde dış kırılganlıkları artan ülkeler…” 

BU TİP KRİZ TÜRKİYE’DE DAHA ÖNCE 4 KEZ GÖRÜLDÜ 

1980’li yıllarda Latin Amerika’da başlayan bu kriz türünün, 1990 sonrasında Üçüncü Dünya’nın diğer coğrafyalarına da taşındığını paylaşan Boratav, Türkiye’nin bu kriz tipine 1994, 1998-99, 2001 ve 2008-2009’da olmak üzere dört kere sürüklendiğini söyledi. 

‘AKP IMF PROGRAMIYLA KRİZİN SORUMLULUĞUNU ÜSTLENDİ’

Gelinen noktadaki AKP/Saray iktidarının rolünü açıklayan Boratav, şunları söyledi: “2001 krizi içinde Kemal Derviş yönetiminde IMF programlarıyla oluşturulan neoliberal yapıyı 2003 sonrasının AKP iktidarı olduğu gibi benimsedi; 2015’e kadar sızlanmadan uyguladı ve bugünkü krizin sorumluluğunu da üstlenmiş oldu.” 

IMF PROGRAMLARININ ANA UNSURLARI 

“Bu neoliberal yapının ana unsurlarını hatırlatayım” diyen Boratav, o unsurları tek tek şöyle sıraladı: 

“(1) Türkiye ile dış dünya arasındaki sermaye hareketleri üzerinde tam serbestlik; (2) Merkez Bankası’nın bağımsızlığı; (3) “Bağımsız” Merkez Bankası’nca “enflasyon hedeflemesi” ilkesini üstlenilmesi. Bu ilke, “serbest” döviz piyasaları (veya döviz kurunu dalgalanmaya bırakılması) ve “sıkı” para politikaları (Merkez Bankası’nın politika faizinin enflasyonun üstünde belirlenmesi) anlamına gelir.” 

‘ANA HEDEF FİNANS KAPİTALIN DENETİMİNE GİRMEK’ 

“Bu “paket”in ana hedefi, emperyalist sistemin çevresinin finans kapitalin denetimine girmesidir. 2000 sonrasında merkez bankacılığının resmî doktrini haline getirilmiştir” diyen tecrübeli iktisatçı şöyle devam etti: “Ancak, çok sayıda Asyalı ülke (başta Çin) ve zaman zaman Arjantin, Brezilya gibi ihtiyatlı ülkeler bu doktrine mesafeli durdular. 

AKP ise bu modeli tamamen benimsedi ve AKP, 2003-2007’de uluslararası sermaye hareketlerinin coşkulu seyretmesinin uzantılarını yaşadı: Ucuzlayan döviz, yüksek TL faizi…Sonuç aşırı dışsal kırılganlıklar oldu: TL’nin reel olarak hızla değerlenmesi; üretimin ithalata bağımlılığını yapısal hale gelmesi; kronik ve giderek büyüyen cari işlem açıkları; dış borçların dört nala tırmanması ve özel, kısa vadeli borçların  ağırlığının artması…Bu nedenle, ABD’de patlak veren ve merkez ülkelerde yoğunlaşan 2008-2009 krizinden sert etkilenen az sayıdaki çevre ekonomisinden biri Türkiye oldu.” 

‘EKONOMİK BUNALIM BANKALARI DA KAPSAYAN FİNANSAL KRİZE DÖNÜŞEBİLİR’ 

Kapıya dayanan krizin “Tüm unsurlarıyla AKP’nin eseri” olduğunun altını çizen Boratav, şöyle açıkladı: 

“2010’dan itibaren Batı merkez bankalarının uluslararası likiditeyi hızla genişletmesi, AKP iktidarını aynı “rehavet” ortamına tekrar teslim etti; Türkiye’nin dış kırılganlık göstergeleri daha da bozuldu;  ülkemiz, “beş kırılgan yükselen ekonomi” grubunun kalıcı bir mensubu oldu. 2017’de uluslararası likiditenin daralma eğilimi ortaya çıkınca, finans kapital, “Güney” coğrafyasının en zayıf, kırılgan halkalarından çıkmaya başladı. Dış kaynak hareketlerinde yukarıda değindiğim “sert durma ve/veya tersine dönme” olgusu Türkiye’de de Mart 2018’de başladı. AKP ise aynı tarihlerde seçim ekonomisi dürtüsüyle kamu maliyesinin sürüklediği yüksek tempolu bir iç talep pompalamasını sürdürmekteydi. Enflasyon ve cari açık tırmandı; dış finansman gereksinimlerinin karşılanamayacağı Mart sonrasında ortaya çıktı. Önce Arjantin, sonra Türkiye kriz ortamına sürüklendi. Sırada bekleyen birkaç ülke daha var. 

Şimdi, tüm unsurları ile AKP’nin “eseri” olan krize girmekteyiz. Reel ücretlerin, üretimin, istihdamın, milli gelirin gerilemesi biçiminde gerçekleşen ekonomik bunalım, bankaları da kapsayan finansal bir krize de dönüşebilir.” 

BORATAV ‘YENİ DÜŞMAN’LARI DA DEĞERLENDİRDİ: TEŞHİR EDİLMELİ 

Boratav, yandaş basında son dönemde icat edilen ‘yeni düşmanları’ da değerlendirdi. AKP hükümetinin sorumluluklarından bahsedilmeden yer verilen haberlerde ‘zam fırsatçıları, et baronları, kara borsacılar’ şeklindeki söylemleri değerlendiren Boratav, “Albayrak ve benzerlerinin her fırsatta iman tazeler gibi tekrarladığı “serbest piyasa ekonomisi” söyleminde, yani neoliberal felsefede, “karaborsa” kavramına, olgusuna yer yoktur” diye belirterek, şunları söyledi:

“İktidar çevreleri bu “resmî neoliberal söyleme” paralel ikinci ve yanıltıcı bir söylem daha sürdürüyor: Komplo senaryoları…Bu senaryoların “lanetlenesi aktörleri” içinde faiz lobisi, siyonistler, bölücüler, Türkiye’nin düşmanları, (içeriği belirsiz tutulan) emperyalistler, ihanet şebekeleri yer alır. Sözü edilen “zam fırsatçıları, et baronları, karaborsacılar” da aynı “ihanet şebekeleri”nin öğeleridir. Bu sahte komplo senaryolarına kesinlikle karşı çıkmak; sahteliğini, yapaylığını teşhir etmek gerekiyor.” 

MUHALEFET VE EMEK MESLEK ÖRGÜTLERİNE ‘YAPILMASI GEREKENLER’ LİSTESİ

Prof. Dr. Boratav, “Bir ‘çözüm reçeteniz’ var mı? Muhalefete bir çağrınız olsa ne söylerdiniz?” sorumuza ise yanıtı şöyle oluyor: 

“Sol ve sosyalist meşrepli iktisatçıların, kriz karşı çözüm reçeteleri önermesini yararsız, hatta zararlı görüyorum. İktisat tartışmaları,  iktidarı eleştirmekle sınırlı kalmalıdır. Bu da, tüm geçmiş ve kesintisiz bilançosu ile AKP iktidarının finans kapitale, yani emperyalizme tam teslimiyetinden kaynaklanan kriz sorumluğu üzerinde odaklanarak gerçekleşebilir. 

Somut politika öğeleri önerilmeye başlandığında, farkına varılmadan iktidarla beyhude diyaloga girilmiş olunur. Örneğin solculardan gelen “dış borçların askıya alınması” önerisi, “yarenlerin kurtarılması” ile sınırlı borç yapılandırma formülleri ile dejenere edilir. “Sermaye hareketlerinin denetlenmesi” önerisi,  emir-komuta zincirine (“yukarıya”) bağlanan döviz tahsisleri, transfer uygulamalarıyla karıştırılır. Sermaye çevreleri arasında, kapkaççı, keyfî, kayırmacı, cezalandırmacı uygulamalar, AKP geleneği ile uyumludur. Yozlaşmış ve yerleşmiş bir iktidar yapısı ile anti-kriz seçenekler tartışılamaz. 

Buna karşılık sosyalist partiler, sendikalar, meslek örgütleri, ilerici dernekler, kriz ortamında emekçilerin savunulmasına öncelik vermelidir. Hızlanan enflasyon tüm ücretleri, maaşları, emekli aylıklarını, çiftçi alacaklarını aşındırmaktadır. Endeksleme (“eşel mobil”) gündeme getirilmelidir. İşsizlik sigortasının yağmalanması önlenmeli, kapsamı hızla genişletilmelidir. Toplu işten çıkarmalar önlenmelidir. Krizi fırsat bilen iş çevrelerinin kayıt-dışı istihdama kayması frenlenmelidir. Artan işsizlik ve pahalılık ortamında emekçilerin dayanışma ağları şimdiden tasarlanmalı; örnek uygulamalar başlatılmalıdır.”

10-09-2018 / 08:57 






Herkese zarar veriyor!..

Kredi yapılandırmalarına ilişkin dikkat çekici yorum: Herkese zarar veriyor

Şehriban Kıraç


Öztürk Grup ve Opet Yönetim Kurulu Kurucu Başkanı Öztürk: 
Büyük kredi yapılandırmalarında iyi niyet olduğunu düşünmüyorum, yapanlar cezalandırılsın. 

Öztürk Grup ve OPET Yönetim Kurulu Kurucu Başkanı Fikret Öztürk, “Akaryakıt fiyatları nereye gider biz de kestiremiyoruz” diyerek, bundan sonraki süreçte devletin fiyata müdahale etmediği turizm sektöründe büyüyeceklerini söyledi. 

Holdinglerin yapılandırmalarını eleştiren Öztük “Büyük yapılandırmaların Türk ticaretine Türk iş insanlarına küçükten büyüğüne hepsine zarar oldu. Özellikle yurtdışına yatırım yapıp da Türk bankalarından kullanma işini benim kabullenmem mümkün değil. Yapanların da cezalandırılması gerekir” ifadesini kullandı. Öztür Grup ve OPET Yönetim Kurulu Kurucu Başkanı Fikret Öztürk ile akaryakıt sektörünü, yeni yatırımlarını Türkiye ekonomisini ve çıkış yollarını konuştuk. 

– Sizi Opet’le tanıyoruz bundan sonra turizm daha mı ağırlıklı olacak? 

Opet ana iş olarak devam edecek. Ama ikinci iş olarak turizme başladık ve burada yatırımlarımıza devam ediyoruz. Turizmde amacımız önce Türkiye’de daha sonra yurtdışında uluslararası bir marka olmak. Avrupa’da değişik ülkelere açılmak istiyoruz. Şu anda Antalya ve Bodrum’da Regnum markasıyla otellerimiz var. 

Yurtdışında Karadağ’a baktık. Resort mantığıyla Antalya’nın devamı olacak oteller yapacağız. Hem yurtiçinde hem yurtdışında sadece golf üzerine otel yapmak mantıklı değil. 12 ay çalışacak oteller olmalı.

– Turizmde gelecek görüyor musunuz? 

Şu anda en risksiz sektörü turizm olarak görüyorum. Çünkü turizmde kendinize güveniyorsanız yaptığınızın karşılığını alırsınız. Bir de devletin müdahale etmediği bir sektör. Fiyatına müdahale etmiyor. Diğer sektörlerde de yine ne kadar serbest piyasa ekonomisi olsa da yerine göre elektrikte, akaryakıtta zaman zaman diyor ki bu fiyatı geçme. Zam yapma diyor. 

Birikim turizme 

– Turizmde yeni bir yatırım bütçeniz var mı? 

Önce mevcutlarla gidecek. Antalya’da iki otelimiz var biri eski onu 3-5 yıl içinde yıkıp yeniden yapmayı düşünüyoruz. Ondan sonra da imkânlara göre, birikimimiz turizme aktarmak istiyoruz. Şu anda grubun kârlılığının yüzde 50’si turizmden diğeri akaryakıttan geliyor. 

– Akaryakıt tarafında sürekli zamlar geliyor, sektör nereye gidiyor? 

Akaryakıttaki zamların bağlı olduğu şeyler var. Bir dünyadaki ham petrol fiyatları, iki dolar kuru, üç vergiler, dört kârlılık. Bunların dördünün birleşiminden oluşuyor. Siz uluslar arası petrol fiyatlarına ve dolara müdahale edemezsiniz. Müdahale edeceğiniz iki şey var vergiler ve kâr marjı. Bu açıdan fiyatlar nereye gider o konuda bir şey söylemek mümkün değil. Yüzde 65’e kadar çıkan vergi var. 

– Akaryakıt sektörünü kârlı görmüyor musunuz? 

Orada büyük yatırımlar yapıyorsunuz, ama sektörde dağıtım şirketleri ile bayiler arasındaki sözleşmelerinin 5 yılla sınırlandırılmasından sonra bir esprisi kalmadı petrol dağıtım işinin. Bir bayii ile anlaşıyorsunuz 2-3 senede satışını topluyor 5 sene bitiminde tekrar masaya oturuyorsunuz. Serbest piyasanın olduğu her yerde 5 sene var ama, yüzde 95 bayinin eline bağımlısınız. 

Nereye gitti bu paralar? 

– Büyük holdingler dahil yeniden yapılandırmaları gündemde, özel sektörün borç yükü artıyor, burada ne tür riskler görüyorsunuz? 

Özellikle büyük kredi yapılandırmalarında iyi niyet olduğunu düşünmüyorum. Parayı alırsın ülkeye yatırım yaparsın bir kriz olur Yapılardırma istersin gayet doğaldır. Ya da bu yıl 10 bekliyordun patlama çatlama oldu sıfır kazancın oldu, yemedim içmedim kaçırmadın Yapılandırma istersin. Ama sen al al paraları Türk bankalarından yurtdışına yatır. Yurtdışında battı mı çıktı mı? Sonra kusura bakmayın ben ödeyemeyeceğim... İki yıl ödeyemeyeceğim ondan sonra da, 5 yılda öderim 10 yılda öderim. Bunlar yanlış şeyler. Bunların yaplmaması gerekir. 

Yapanların da cezandırılması lazım. Açık ve net söylüyorum. Çünkü bu işin bütün Türkiye’deki küçüklü büyüklü iş insanlarına zararı var. Haksız rekabet oluyor. Bankalar sütten ağzı yanınca yoğurdu üfleyerek içmeye başlıyor. Diyor ki en güvenilir en büyük firma bana bunu yaptı o zaman küçük firmalara kredi verirken 1 kere düşüneceğine 10 kere düşünüyor. Büyük yapılandırmaların Türk ticaretine Türk iş insanlarına küçükten büyüğüne hepsine zararı oldu. Özellikle yurtdışına yatırım yapıp da Türk bankalarından kredi kullanma işini benim kabullenmem mümkün değil. Aldığın kredi nereye gitti kardeşim. Aldın krediyi nerde peki yol yaptın otel yaptın fabrika yaptın. Ülkene yatırdıysan tamam. Ülkede kriz var yapılandırdın gayet doğaldır. Ama aldın paraları kardeşim senin de paran vardı nereye gitti bu paralar? 3 - 5 paran vardı, 5 de kredi aldın 10’nu da yurtdışına götürdün. Böyle bir şey olmaz. Kriz Türkiye’de sen Türkiye’de kazanmıyorsun ki yurtdışında kazanıyorsun. Yurtdışında da öyle bir kriz yok. Dolarsa dolar Avro ise Avro kazanıyorsun. Ee para nereye gitti? 

– Siz yatırımlarınızın ne kadarını öz sermaye ile yapıyorsunuz? 

Mümkün olduğu kadar özsermaye kullanıyoruz. 

İç piyasaya çalışanlar dikkat 

Opet Yönetim Kurulu Üyesi Ufuk Öztürk: İş hayatı her zaman size bağlı yürümüyor, içsel ve dışsal faktörler sizi etkiliyor. Bütçe niye yapılıyor, bir sürü belirsizlik var. En azından karanlığa el feneriyle gitmek için bunlar yapılıyor. Türkiye dış borca çok bağımlı. Bu anlamda hem kurları hem faizi yönetmekte zorlanıyor. Daha da zorlanacak. Eğer şirket yönetiyorsanız gelen rüzgâra karşı birtakım önlemler almak zorundasınız. Planlarınızı projelerinizi bunların üzerine kurgulamak zorundasınız. Gelmekte olan fırtınayı ya da kasırgayı bir şekilde göğüslemek için en azından bir B planınız olması lazım. Özellikle iç piyasaya çalışan şirketlerin çok dikkat etmesi gerekiyor. Gelecek dönemde uzun vadelerle iç piyasaya mal satan bir şekilde ithal edip iç piyasaya satmak için çalışan şirketler 
zorlanacaklar. 

Opet’te hedef yurtdışı yatırımı 

– Opet’te yurtdışına açılma ve şirket olma planınız vardı, bir gelişme var mı? 

Bir iki yerle görüşüyoruz. Hırvatistan ile görüştük belli bir yere gittik ama o işi durdurduk. Önümüze cazip bir ülke gelirse elbet zaman içinde OPET olarak görüşüp yatırım yapmaya hazırız. Madeni yağda 20 ülkeye ihracat yapıyoruz. 

– Faizlerin, dövizin, enflasyonun, işsizliğin tavan yaptığı bir dönemdeyiz, nasıl değerlendiriyorsunuz ekonomik gidişatı? 

2016’da nasıl terör tavana vurduysa ve içinden çıkıldıysa, ekonomi de geçmiş yıllardan daha iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü ekonomi bu şekilde gitmez. 

– Yatırımlara frene basma söz konusu mu? 

E tabii ki o Türkiye’de var. Petrol işinde devam ediyoruz yolumuza. Turizmde de bakıyoruz yapılan yatırım kaç senede geri döner geri dönüş mantıklı olursa yaparsınız. Yoksa yapmazsınız.











ÜMMET–MİLLET–DİNΖMİLLΖULUS–ULUSAL ÜZERİNE


Ülkemizin iç dinamiklerinin gelişmesi dış dinamiklerin öncülüğüne terk edilmiştir. Bunun nedeni, Türkiye’nin ekonomi politikasının uzun zamandır ithal edilen finans kapitale dayalı olarak yürütülmesidir.

Türkiye’deki  sanayi ve banka sermayesine, menkul kıymetler borsasına, iyimser yaklaşımla % 70 oranında finans kapital fonları ve uluslararası şirketler sahiptir. Ekonomik koşullar, siyaseti etkileyerek dış siyasetin iç siyaseti belirlemesini sağlamaktadır.

Dahası, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının, dış ekonomik ve siyasi olguları çarpıtarak iç siyasette algı yaratmak amacıyla kullanması, parti menfaatini ülke yararının önüne çıkararak akılalmaz yanlışlar yapması sonucu Türkiye siyasi sosyal ve ekonomi politik bakımdan zarar görmektedir. Bu nedenle biz de dış siyasetten başlayacağız.

Osmanlı devleti geç dönem imparatorluklar sınıfına girer. Bu dönemde Osmanlı’da Millet’in anlamı, ulusa dayalı anlamında ulusal değildir, dine dayalı olarak Ümmet’tir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Önasya (Türkiye) toprağında yaşayan temel unsur islam ümmetidir. Soy (ırk) olarak Türkler Kürtler ve diğerleridir. Azınlık olarak, Musevi ve Hristiyan ümmetlerdir. Soy olarak Yahudiler Ermeniler Rumlar ve diğerleridir.

20. yüzyılın başında Emperyalist devletler Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmak için anlaştılar. 1850’li yıllarda batı dünyasında en önemli tartışmalardan biri, Türklerin hangi topraklar üzerinde devlet kuracaklarıydı.

Türkiye halkı; Osmanlı İmparatorluğu’nu 1. Dünya Savaşı sırasında işgal ederek sömürge ve yarı-sömürge durumuna düşüren tekelci kapitalist ve emperyalist İtilaf devletlerine karşı Kemalist düşünce  önderliğinde savaşarak direnişi sürdürürken, aynı zamanda Osmanlı monarşisine (padişahlığa) karşı mücadele yürütüyordu.

01 Kasım 1922 - Hilafetten ayrılarak padişahlık (saltanat) kaldırıldı.
24 Temmuz 1923 - Lozan Antlaşması imzalandı.
13 Ekim 1923 - Ankara başkent yapıldı.
29 Ekim 1923 - Cumhuriyet ilan edildi, Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçildi, Anayasa’ya “Türkiye Devleti’nin resmi dili Türkçedir” maddesi girdi. Böylece, bağımsız bir devlet kurulmuş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulduğu bölge; batısı Doğu Trakya, doğusu Hazar Havzası, kuzeyi Karadeniz, güneyi Akdeniz ve Kuzey Mezopotamya; Karl Marx’ın 1850’li yıllarda belirttiği topraktır. (Bak: Türkiye Üzerine, Karl Marx)

29 Ekim 1923’te 1921 Anayasası’nda olmayan “Türkiye devletinin dini islamdır” maddesi TBMM’de kabul edilerek Anayasa’ya eklendi. O dönemde, işin özünü bilmeyenler “Bu da nereden çıktı!..” dedi. Bir kısım insanlar da, Anayasa’ya eklenen bu maddeyi “Gazi’nin taktiği!..” olarak değerlendirdi. Mustafa Kemal ve Kemalistler için “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır” maddesinin Anayasa’ya eklenmesi, taktik değildi, yasal ve stratejik zorunluluk idi.

Geriye dönersek; Lozan Konferası’nda İngiltere öncülüğünde Fransa ve İtalya delegasyonları, Türkiye’de hukuk reformları gerçekleşene kadar yabancıların ve azınlıkların mevcut statülerinin devam etmesini istiyordu. Bu şekilde çıkacak karar, yabancıların ve azınlıkların dine ve ırka (soya) dayalı azınlık olmalarını sağlıyordu. Böylece, müslüman Kürtler de azınlık oluyordu ve İngiltere’nin müslüman Türkler ile müslüman Kürtler’i birbirinden ayırması için açık kapı bırakıyordu.

Türkiye delegasyonu, Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, kapitülasyonların devamını ve ırka dayalı azınlık kararı alınmasını kabul etmeyeceğini açıklayınca Konferans kesintiye uğradı. İsmet Paşa Ankara’ya döndü. Kemalistlerin ırka dayalı millet (ulus) olmayı kabul etmeyeceği anlaşıldı.

Konferans’ın ikinci döneminde, hukuk reformları ve komisyonlar kurulması konusunda anlaşmaya varıldı. Dil din ırk ayırımı yapılmadan, sosyal hukuki ve siyasi tüm haklara sahip vatandaşlığa dayalı tek yasa uygulaması kabul edildi. Ayrıca, dine dayalı azınlıklar prensibi doğrultusunda, müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk (teba) yurttaşların, müslümanlara verilen ve kullandıkları tüm haklara sahip olacakları, kendi dillerinde eğitim öğretim yapmak için okullar açabilecekleri ve bu okullarda Türkçe’nin zorunlu ders olacağı; laiklik ilkesi doğrultusunda dinî özgürlüklerin olacağı; Türkiye’nin müslüman olmayan azınlıklar için tanıdığı bu hakların Yunanistan’daki müslüman azınlık için de geçerli olacağı kabul edildi. (Bak: Lozan Antlaşması, I.Kısım, III.Fasıl, 37-45)

29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na eklenen “Türkiye Devletinin dini İslam’dır” maddesi, Anayasa ile Lozan Antlaşması’ndaki azınlıklarla ilgili kararları uyumlu hale getirdi. Stratejik bakımdan ise, temel unsur olan müslüman Kürtlerin azınlık sayılmaları kabul edilmeyerek Türkiye halkının bölünmesi engellenmiştir.

O dönemde, en büyük emperyalist olan İngiltere devleti; Avrupa’da barınan Kürt diasporasıyla işbirliği yaparak, savaşla bölemediği Türklerin ve Kürtlerin beraber yaşadığı vatan toprağında ilerde oluşacak yeni bölünmenin yasal dayanağını yaratmak için Lozan Konferansı’nda dirençli bir mücadele yürütmüştür.

PKK’nin diaspora olmuş liderleri, Türkiye Devletinin yasal dayanağı olan Lozan Antlaşması’nı gözardı ederek halkların ayrılma hakkı olduğunu geçtiğimiz yıllarda savunuyorlardı. Bundan dolayı, Anayasa’da açıkça belirtilmiş olan Türkiye Devleti yerine “Türk Devleti” ve Türkiye Cumhuriyeti yerine “Türk Cumhuriyeti” kavramlarını kullandılar. Daha sonra bu tezden vazgeçildiği söyleniyor.

Yukarıdaki bilgilerin ışığında, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recap Tayyip Erdoğan’nın Yunanistan’a (Helen Cumhuriyeti’ne) yaptığı ziyareti gözden geçirelim.

Cumhurbaşkanı’nın Yunanistan ziyareti sırasında yapılan karşılama törenini izledikten sonra çıkardığımız sonuç: Cumhurbaşkanı bu ziyareti Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı olarak yapmış gibi görünüyor. Cumhurbaşkanı olarak yapmış olsaydı; 65 yıl sonra yapılan bu ziyarette şehirlerin ana yolları üzerine tah kurulur, etraf iki ülkenin bayraklarıyla süslenir, yüz pare olmasa bile üç beş pare top atışı yapılır, halk oyunları ve davul zurna eşliğinde ülke halkının katılımıyla karşılanırdı. Bu şekilde karşılama yapılmazsa, Cumhurbaşkanı hemen uçağına biner ve ülkesine dönerdi.

Cumhurbaşkanı bu ziyaretten önce bazı yayın kuruluşlarına yaptığı açıklamada “Lozan Antlaşması’nın güncellenmesi gerektiğini düşünüyorum!..” dedi.

Bu açıklamadan sonra Yunanistan Cumhurbaşkanı ile görüştü.

Cumhurbaşkanı Pavlopulos hukuk profesörü ve devlet adamı olarak “Lozan Antlaşması’nın tartışılacak ve reform edilecek bir sözleşme olmadığına inanıyoruz. Bu Antlaşma gereğince azınlıklar Yunanistan açısından dinî azınlık olarak tanınmıştır.” diye konuştu. Yani, Türkiye açısından da dinî azınlık olarak tanınmıştır, dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, “Ben hukuk profesörü değilim, ama siyasi hukuku iyi bilirim. Siyaset adamıyım!..” dedi.

İki taraf da kendi açısından haklı olduğu için tartışma dikleşmeye dönüşmedi.

Bay Pavlopulos’un tüzel kişiliği bizi pek ilgilendirmiyor ama, Bay Erdoğan’ın siyasi hukuku iyi bilmesi ve siyaset adamı olduğunu söylemesi bizi pek çok ilgilendiriyor.

Bay Erdoğan doğru söylüyor. Siyasi hukuku iyi biliyor ve ayrıca siyaset adamıdır. Bay Erdoğan’ın; biri Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve diğeri Cumhurbaşkanı olarak demokrasinin güçler ayrılığı ilkesine uymayan iki tüzel kişiliği olmasının varlık temeli siyasi hukuktur.

Siyasi hukuku demokrasinin hukuk literatüründe boş yere aramayın, orada öyle bir hukuk yoktur. Siyasi hukuk ararsanız, yürürlükteki Anayasa’da ve yasalarda arayın, orada bulabilirsiniz. Günümüzde uygulanan OHAL yasasının hukuku, siyasi hukuktur. Baskı rejimlerinin ve finans oligarşisi diktatörlüğünün genel hukuku, siyasi hukuktur.

Cumhurbaşkanı’nın Yunanistan ziyaretinde gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta, “soydaşlarımızın sorunu” Baş Müftü seçimiyle ilgili (dinî) olduğu halde, kendi partisinin ideolojisine de ters düşerek Türklerin azınlık olma talebinin öne çıkarılmasıdır.

Bu ırkçı bir yaklaşımdır. Türkiye için bölücülüğün dikalâsıdır.

Türkiye ve Yunanistan Yunanistandaki Türkleri soy olarak azınlık kabul etseler bile, bu değişiklik gerçekleşemez. Gerçekleşmesi için, Lozan Antlaşması’nda taraf olan sekiz ülkenin dinî azınlıkları soy olarak azınlık kabul etmesinden sonra, Birleşmiş Milletler’in de bu değişikliği oy çokluğu ile kabul etmesi gerekir.

Koşullar bilindiği halde, Adalet ve Kalkınma Partisi günümüzde dinci siyaseti uygularken niçin söylemde ırkçı milliyetçiliği öne çıkarmaktadır?

Mevcut durum, dinciliğin ırkçı milliyetçilikle 2016 Anayasa referandumu öncesinde yaptığı ittifakın sonucudur. Takiyye sloganı olarak “yerli ve millî” kavramı üretilmiştir. Sloganın yerli” bölümü, ırkçı milliyetçiliği ifade etmektedir. “Millî” bölümü 1. Meşrutiyet öncesinden bu yana “dinî” demektir. Günümüzde ise, “millî” kelimesi ulusal anlamına gelmektedir. Ulusal olan yerliyi de kavrar. 

Adalet ve Kalkınma Partisi daha evvel içtiği Cemaat zehirini şimdi kusmaktadır. Oluşan boşluğu ırkçı milliyetçilik zehiri ile doldurmuştur. Lakin, bu zehiri kusamaz. İçtiği zehir arseniktir.

Son söz: Kendi içinde demokrasi olmayan parti, demokrasinin temel unsuru olamaz. Gericiliğin odağı olmuş parti, yurduna yurttaşına yararlı iş yapamaz. Nokta!.. 





Sınıfsız Toplum Platformu

OYUN–ENTRİKA–KUMPAS DEVAM EDİYOR!..


Halk oylaması Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında Yüksek Seçim Kurulu sorumluluğunda ve hakemliğinde yapıldı. YSK siyasî iktidarla bütünleşerek hem oynatıcı ve hem de oyuncu durumuna düştü. 

Bir tarafta Evet diyen oynatıcı ve oyuncu olan iktidar cephesi, diğer tarafta Hayır diyen ve sadece oyuncu olan muhalefet cephesi vardır. 

AKP iktidarı devlet gücünü ve olanaklarını haksız olarak kullanmak suretiyle, halk oylaması sürecinde her türlü hukuksuz baskı şiddet zorbalık yöntemlerini öne çıkartarak ve rüşvet dağıtarak, Evet lehine propaganda yürüttü. 

Halk oylamasında tek sandık vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ehil vatandaşları yurtiçinde ve yurtdışında yüzbinlerce sandıkta oy kullanmış olsalar da bütün sandıklardaki oylar aynı nitelikte olduğu için sayıları da tek sandıkta toplanır. Geçersiz oylar ayıklanır, Evet ve Hayır oyları sayılarak ayrılır, sonuç açıklanır. Yarıdan bir veya daha fazla oy alan taraf kazanır. 

Yurtdışındaki tüm sandıklarda sandık kurulu mühürü olmayan oylar geçersiz sayıldı. Yurtiçindeki sandıkların bir kısmında sandık kurulu mühürü olmayan oylar geçersiz sayıldı. Bir kısım sandıkta ise, mühürlü ve mühürsüz oylar geçerli sayıldı. Ayrıca, mühürsüz oyların da geçerli sayılacağı kararı oy verme süreci devam ederken açıklandı. 

Ayrı nitelikteki oylar bir sandıkta toplandı. Bırakalım hukukun üstünlüğünü, hukuk veya kanun devleti olmayı, mevcut durum insan aklına aykırıdır. Sadece bu gerekçe bile seçimin iptal edilmesi için tek başına yeterlidir. 

Daha önemlisi, halk oylamasından bir hafta önce İstanbul Borsası’nda bir milyar dolara yakın değerde hisse alımı yapılarak, Borsa 100 endeksinin % 3 oranında yükselmesi ve bazı bankaların hisse değerlerinin % 5-6 oranında artması sağlanmıştır. Halk oylaması sonucunu Evet lehine çevirmek için yapılan bu işlem, manipülasyon olmaktan ötedir, suç olan spekülasyon kapsamına girmektedir.

Alım işlemlerinin yapıldığı günlerde doların değeri anlamlı bir şekilde artmadığından, alımlarda ya Türkiye Varlık Fonu marifetiyle TCMB veya kayıtdışı (kara para) kullanıldığı açığa çıkmıştır. 

Sonuç itibariyle, finans oligarşisi “haraç” olarak aldığı 1,5 milyar dolar ile birlikte borsada hisse senetlerinin değer artışından elde ettiği fiftik kâr nedeniyle bir hafta içinde milyarlarca dolar kazanmıştır. Bu kazancın yanında AKP iktidarının küçük esnafa verdiği krediler ve babaannelere veya anneannelere dağıttığı paralar çekirdek parası bile değildir. 

Dört büyük bankanın 2017’nin ilk çeyreğinde kârlarının % 45 civarında artması, yukarıda belirtilen borsa işlemini açıklayan yeterli kanıttır. 

Asıl önemli olan, halk oylaması sonucunu kendi lehine çevirmek ve ne olursa olsun kazanmak üzerine kurulan kumpastır. 

1) Yukarıda belirtilen yaptırımlar halk oylamasında kazanmaya yetmez ise, kazanmak için ne yapmalı? 

2) Muhalifler halk oylamasında kazanırsa, iktidarın kazanması için ne yapmalı? 

Halk oylaması sonuçları açıklandı. Açıklamaya göre % 51,4 – % 48,6 oranında Evet diyen iktidar cephesi kazandı. 

Bizim gücümüz sonucu değiştirmeye yetmez. Görevimiz, oynanan oyunu, yapılan entrikayı, kurulan kumpası, açıkça  ortaya çıkartmaktır. 

Muhalefet “Seçim iptal edilsin!..” diye itiraz ediyor. Biz de sonuna kadar bu itirazın yanındayız. 

Muhalefet daha aktif yasal eylemler yaparak iktidarı köşeye sıkıştırıp çaresiz bıraksaydı, iktidar ve dolayısıyla YSK ne yapacaktı? 

YSK hemen toplanacaktı, açıkladığı halk oylaması sonucunu oybirliği ile iptal edecekti, mühürsüz oyların geçersiz olduğuna ve oyların yeniden sayılmasına karar verecekti. 

Görülen o ki, muhalefet de bu kararı kabul edecekti. 

YSK hiçbir hile hurda çalma çırpma usulsüzlük yapmadan oyları muhalefetin gözetimi denetimi altında yeniden sayacaktı. Doğaldır ki sonuç, açıklanmış ve iptal edilmiş sonuçtan farklı çıkacaktı. Açıklanacak sonuç % 55 Evet – % 45 Hayır olacaktı. Yine iktidar kazanacaktı. Muhalefet oy hırsızı olmakla suçlanacaktı. 

1950’li yıllarda İstanbul’da “Yazı mı, Tura mı?..” oyunu oynatan kişiler vardı. Bunlar, biri oynatıcı ve ikisi çömez olmak üzere üç kişilik ekipten oluşurdu. Amaçları, göç nedeniyle Anadolu’dan İstanbula gelmiş saf insanların parasını kumpas kurup hile yaparak çalmaktı, çarpmaktı, ütmekti, söğüşlemekti. 

“Yazı mı, Tura mı?..” oynatan kişide, iki tarafı da yazı veya tura (tuğra) olan iki metal para vardır. Çömezlerin görevi, oyuncu toplamak ve oyuncuların oyuna tekli sayıda (1-3-5-7- gibi) veya bir tarafa yığılacak şekilde katılımını sağlamaktar. 

Oynatıcı kişi “Yazımı, Tura mı?..” diye sorar. “Yazı!..” diyenler bir tarafa ve “Tura!..” diyenler diğer tarafa geçer. “Yazı!..” diyenler çoğunluktaysa, oynatıcı kişi ikitarafı tura olan metal parayı havaya atar ve  yakalalayıp elinin üstüne koyar, diğer eliyle üzerini örter, oyuncuların dikkatini çektikten sonra elini paranın üstünden kaldırır. İki tarafı da tura olan parayı attığı için, tura gelmiştir. “Tura!..” diyenler çoğunlukta olursa, iki tarafı da yazı olan para atılacaktır ve yazı gelecektir. 

Oyuncuların sayısı ve bir yana yığılması ne olursa olsun, yazı tura oynatan hep kazanır.

Çünkü: 

1) Oyunda kullanılan iki para vardır, birinin iki tarafı yazıdır, diğerinin iki tarafı turadır. 

2) Paranın hileli olduğunu ve oyunda hile yapıldığını, oynatıcı ve çömezleri bilir, oyuncular bilmez. 

Gelelim asıl meseleye. Kumpasın oyun alanı; daha önce muhalefetin belediye başkanlığı kazandığı ve oy potansiyelinin % 59 – % 85 oranında olduğu yerler;

İstanbul (Adalar % 73 – Avcılar % 59 – Bakırköy % 77,7 – Beşiktaş % 82,9 – Kadıköy % 80 – Çatalca % 60,2 – Maltepe % 61 – Sarıyer % 59 – Beylikdüzü % 59 – Silivri % 59,8); Ankara (Çankaya % 78 – Yenimahalle % 58); Bursa (Mudanya % 62 – Nilüfer % 62); Hatay (Arsuz % 76,7 – Defne % 93 – Samandağı % 92,3); Antalya (Konyaaltı % 73); Sivas (Divriği % 71 – İmranlı % 63); Balıkesir (Ayvalık % 73,9); İzmir % 68,8 ; Muğla % 74,4 ; Şırnak % 75,5 ; Edirne % 70,6 ; Tekirdağ % 70,6 ; Mersin % 64 ; Diyarbakır % 67,6 ; Tunceli % 81,7 

YSK’nın 16.04.2017 tarihli öğleden önce aldığı 559 sayılı Karar; mühürsüz oylar geçersizdir. 

YSK’nın 16.04.2017 tarihli öğleden sonra aldığı 560 sayılı Karar; mühürsüz oylar geçelidir. 

Bu kararlar, YSK ve çömezleriyle sandık başkanı ve çömezlerinin elinde iki tarafı da yazı veya tura olan hileli para gibidir. 

Halk oylaması itiraz üzerine yeni bir karar alınarak açıklanmış sonuç iptal edilirse, mühürsüz oyların geçersiz olduğuna ve oyların yeniden sayılmasına karar verilirse, kumpas kurulan alanda kullanılan mühürsüz geçersiz oyların % 70’i muhalefetin olacaktır. Burada % 70 – % 30 sonuç belirleyici orandır. 

YSK 06.04.2017 tarihinde saat 12.00’de aldığı 560 sayılı kararı değiştirebilir mi? Aynı tarihli 559 sayılı kararı nasıl değiştirdi ise, 560 sayılı kararı da aynen öyle değiştirebilir. “Sehven yazılmıştır” veya “yazımda hata olmuştur” gerekçesiyle değiştirilmesinin mümkün olduğunu, biz söylemiyoruz, YSK üyesi söylüyor. 

Zaten kumpası kuranlar, 559 ve 560 sayılı kararların gerekçelerini karmaşık ve zor anlaşılır biçimde yazmıştır, illüzyonu ve karmaşıklığı artırmak için “Evet” mühürü hikâyesini katmıştır. Ayrıca, sandık kurulu mühürü öne basılmış, arkaya basılmış, öne çıkmış, gibi ıvır zıvır şeyleri karmaşık cümlelerle yazarak 298 sayılı yasanın 101’inci maddesini ve 131/1 sayılı genelgeyi sulandırmıştır. 

Mühürsüz oyların azlığının veya çokluğunun önemi yoktur. En alt tabanı bulduktan sonra, mühürsüz oylar çoğaldıkça, sonradan mühürlenen oyların sayısı artar. Lakin, sonuç değişmez, oran değişir. 

Kumpas kurulan alan muhalefetin ortalama % 70 ve iktidarın % 30 oy aldığı  iller ve ilçeler olduğu için; bu orandan ve açıklanan toplam oy sayısından, iktidarın ve muhalefetin aldığı oylar arasındaki farktan  hareket ederek, 478 oy hata payı ile, en alt taban olan 3.447.000 sayısını hesapla tesbit ettik. 

İllerde ve ilçelerde bu sayının altına inmemek koşulu ile daha fazla sayıyı hesaba katmak, oy oranını yükseltir ama kazananı değiştirmez. Bu nedenle yuvarlama yaparak hesabımızda 4.000.000 sayısını alacacağız. 

Muhalefet itiraz edince, YSK mühürsüz oyları geçersiz saydığında; 
25.157.463 Evet + 23.779.141 Hayır = 48.936.004 geçerli oy olduğu, 
25.157.463 – 23.779.141 = 1.378.322 fark ile Evet kazandığı görüldü. 

4.000.000  mühürsüz geçersiz oy dağılımı;

4.000.000 x 0,30 = 1.200.000  mühürsüz geçersiz Evet oyu 
4.000.000 x 0,70 = 2.800.000  mühürsüz geçersiz Hayır oyu 

25.157.463 – 1.200.000 = 23.957.463  geçerli Evet oyu 
23.779.141 – 2.800.000 = 20.979.141  geçerli Hayır oyu  

23.957.463 + 800.000 (İlk sayımda mühürsüz olan, arkası mühürlenince geçerli sayılan Evet oyları) = 24.757.463 Evet 

24.757.463 (Evet) + 20.979.141 (Hayır) = 45.736.604 (yeni geçerli oy),
24.757.463 – 20.479.141 = 3.778.322  oy farkıyla Evet kazanır!

24.757.463 ÷ 45.736.604 = % 54,13  Evet, 
20.979.141 ÷ 45.757.604 = % 45,86  Hayır olur.

Muhalefet kazansaydı, iktidar itiraz edecekti. YSK mühürsüz oyların geçersiz olduğuna ve oyların yeniden sayılmasına karar verecekti. 

Bu durumda;

25.157.463 Hayır, 23.779.141 Evet, 48.936.604 geçerli oy olsaydı; 

4.000.000 mühürsüz oy dağılımı (4.000.000 x 0,70 = 2.800.000 Hayır, 4.000.000 x 0,30 = 1.200.000 Evet) sonucu değiştirecekti;

25.157.463 (Hayır) – 2.800.000 (Geçersiz) = 22.357.463 
23.779.141 (Evet) – 1.200.000 (Geçersiz) = 22.579.141 olacaktı. 

Mühürsüz oylar geçerli sayıldıktan sonra Evet oylarının arkasının mühürlenmesi, oyların yeniden sayılabileceğinin kanıtıdır. Geçerli sayılmış oyların sonradan mühürlenmesinin başka bir mantığı yoktur. 

YSK Başkanı doğru söylüyor. “Filigramlı olmayan sahte oy sandıklara girmemiştir!..” diyor. Yani “Bizden başka hile yapan olmadı!..” diyor. Ama filigramlı geçersiz Evet oy pusulası arkasına sandık kurulu mühürü basılınca (canlı görüntüleri vardır) geçerli olmuştur. Bu işlem, filigramlı sahteciliktir. 

Adamlar diyor ki, Türk parasında olduğu gibi oy pusulasında da sahteciliği önlemek için filigram vardır, filigram asıldır. Bu bir kıyasımukassim yapmaktır. Türk parasında filigram vardır ama, filigramlı paranın üzerinde TCMB Başkanı’nın imzası yoksa o para geçerli olmaz.

Ayıptır, doğru dürüst hakim olan kıyasimukassim yapmaz. 

Biz insaflı davrandık. Türkiye genelinde 800.000 Evet oyunun arkasının mühürlendiğini kabul ettik. Sandık başına 5 oy düşüyor. 

Sonradan mühürlenme işi, her sandıkta yapılmadı, muhalefetin güçlü olduğu illerde ve ilçelerde yapıldı. 

22.579.141 + 800.000 (Geçersiz olduğu halde sonradan arkası mühürlenerek geçerli sayılan Evet oyları) = 23.379.141 Evet,
22.357.463  Hayır 

Yeni genel geçerli oy sayısı;  
23.379.141 + 22.357.463 = 45.736.604 
23.379.141 – 22.357.463 = 1.021.678 fark ile yine Evet kazandı!.. 

23.379.141 ÷ 45.736.604 = % 51,1  Evet, 
22.357.463 ÷ 45.736.604 = % 48,9  Hayır! 

Kumpas nasıl çalıştı? 

Kumpas, iktidarın emriyle YSK üyesi üç kişi ve bir de çömez olmak üzere dört kişi tarafından kuruldu. Bunlar baş oynatıcıdır. YSK üyesi üç kişi, 16.04.2017 tarihli üç kararı ve gerekçesini hazırladı (559 sayılı karar, 560 sayılı karar, oylamadan sonra devreye girecek olan itirazlara verilecek cevap ve gerekçeler). 

YSK bu kararlar ile ilgili emir ve talimatları il ve ilçe seçim kurulları marifetiyle sandık kurulu başkanlarına sözlü olarak iletmekle en büyük oynatıcı olduğunu belli etmiştir. Sandık kurulu başkanları, sandık başında ve çevresinde Başbakan’dan daha yetkilidir. Sandık kurulu üyeleri, sadece verilen işleri yapar, tutanakları tutar, itirazı varsa şerh koyar, yardımcı oynatıcıdır. 

Kumpas alanı olarak ağırlıkla muhalefetin çok güçlü olduğu iller ve ilçeler seçilmiştir. 

Sandık kurulu başkanları halk oylaması başlamadan önce mühürsüz oyların geçerli olacağını bilmektedir. Oylama başladığı andan itibaren çömezleriyle birlikte seçmenlerin eline mühürsüz oy pusulası verildiği bazı bölgelerde açığa çıkmıştır. 

Oynatıcıların en büyük kozu, mühürsüz oyların geçerli olacağını bilmesidir. Oy kullanacak vatandaşların bunu bilmemesidir. 

Sonuç :

1) Bu kumpas, içeriği aynı olmakla beraber farklı biçimde kulanılmaya devam edecektir. 

2) İktidarın hedefi nehirin ötesindedir. İktidar hedefine ulaşmak için köprü yapmıştır. Halk oylaması mücadelesinde muhalefetin önüne aşılmaz dağ koymuştur. Muhalefet cephesi, aşılmaz dağı delmiştir ama, köprüyü yıkamamıştır. 

3) Muhalefet cephesinin önündeki görev, iktidarın hedefine ulaşmasını engellemek için köprüyü yıkmaktır. Yeni hedefe göre, yeni strateji ve bu stratejiyi uygulamak için yeni kadrolar şarttır. 




Sınıfsız Toplum Platformu