Sayfalar

Bu kriz zaten McKinsey'in eseri değil mi?

Bahadır Özgür 
2 Ekim, 2018


McKinsey, tasarruf yapın diyecek, istikrar programı hazırlayacak ve hatta denetim yapacak bir anlayışa sahip değildir. Onun mahareti seçimle ekonomik kriz arasında bocalayanlara kısa vadeli çıkış planları hazırlamak, yerli ve yabancı sermaye ile siyasi iktidar arasında bir çıkar uzlaşması yaratmaktır. Nereden mi biliyoruz? 2003'te hazırladığı ekonomik plana bir bakın, AKP'nin kısa vadeli parlak yıllarının ve bizi bu krize sürükleyen nedenlerini göreceksiniz!

İnternet sitesinde kendi tarihini 1863’e dayandıran Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın McKinsey’e dair eleştirilere verdiği uzun yanıttaki şu cümlelere bir bakın: “Türkiye için bir kez daha faydalı bir icraat adımı atıldığında, yakından tanıdığımız aynı koro olayı çarpıtmak, süreci baltalamak için karşımıza çıkmıştır… Geçmişlerini bilmesek yaptıkları çarpıtmayı ‘öküzün altında buzağı arama’ olarak değerlendirebilirdik. Ancak, ortaya atılan iddia ve iftiralar art niyetli provokasyondan başka bir şey değildir.” 

Hoyrat bir üslup sadece iktidarın değil, bürokrasinin de dili oldu. O kadar sık kullanılıyor ki, öfke enflasyonunda etkisini yitirmesin diye dilin kendisine dahi şiddet uygulanıyor artık: ‘Art niyetli provokasyon!’ mesela. Kelimenin sahih anlamı yetmiyor, nasıl bir kötülük daha eklerim sarhoşluğu içinde ‘sıfatlar’ tohum gibi savruluyor cümlelerin arasına. Dildeki kural tanımazlık, niyeti de ele veriyor…

Dışişleri ile birlikte devletin en ‘elit’ bürokratik kesiminin bu tehditkar ‘derin devlet’ ağzına en son ne zaman tanık olundu? Anlaşmayı eleştiren Uğur Gürses, Hakan Özyıldız gibi eski Hazineciler karanlık kuytularda komplo mu kuruyorlar? Ya da gizli bir ‘iktisatçı örgütü’ sinsice saldırı hazırlığı mı yapıyor? Nedir bu hiddetin sebebi? 

Anlaşmanın kendisinden ziyade iktidarın tavrı şüphe uyandırıyor asıl… 

*** 

McKinsey anlaşması muhalif cephede “yeni Düyun-u Umumiye’den utangaç IMF’ciliğe” geniş bir skalada tartışılıyor. ‘Piyasacı’ diyebileceğimiz kesimlerin düşüncesi ise ‘danışmanlığın doğru, adresin yanlış’ olduğu yönünde. Nitekim yakın zamanda Peru, Güney Afrika, geçmişte Enron pratiği malum. Elini attığı yerdeki kısa vadeli parıltılar hep bir karanlıkla nihayete ermiş. Tesadüf değil yani, mahareti buradan geliyor. İktidarların veya şirketlerin ihtiyaç duyduğu dönemsel başarıyı sunuyor ancak, yarattığı tahribatın faturası da hayli kabarık çıkıyor. Dolayısıyla karanlık dehlizlerde delil aramaya lüzum yok, McKinsey’in Türkiye’de yaptıkları, yapacaklarının teminatı zaten. 

Sonda söyleyeceğimizi baştan ortaya koyalım: Bu krizi McKinsey tetiklemiştir. Sadece iktidara sunduğu yol haritasının sonucu değil, bizatihi onun yaklaşımına sahip olanların, onun yetiştirdiği özel sektör yöneticilerinin de eseridir. Nasıl mı? 

Gelin 27 Şubat 2003 günü olanları bir hatırlayalım…

2003’TE HAZIRLANAN RAPOR

AKP’nin iktidara gelmesinden üç ay sonra, kalabalık bir gazeteci grubunun önüne çıkan McKinsey’in İstanbul Ofisi Genel Müdürü David E. Meen, “Artık harekete geçme zamanı” diyordu. Ve son derece parlak bir Türkiye vizyonu çiziyordu: “10 yıl içinde büyüme hızının yüzde 8.5’e yükselmesi, 6 milyon ek istihdam ve kişi başına milli gelirin ikiye katlaması mümkün.” Tek şartı vardı, 25’e yakın uzmana hazırlattıkları ve 11 sektörü masaya yatıran planın uygulanması. 

Planın adı cazipti: “Türkiye’de Verimlilik ve Büyüme Atılımının Gerçekleşmesi”. Rapora göre, siyasi iradenin ‘kayıt dışılık, devlet tekelleri ve makro ekonomik istikrarsızlık’ olarak belirlenen üç cephede önemli adımlar atması durumunda Türkiye’de yeni bir büyüme dönemi başlayacaktı. David E. Meen, konuşmasının sonunda planı 10 Mart’ta Ankara’ya giderek “Tayyip Bey’e sunacakları”nı söylüyordu. O dönem Başbakan’ın Abdullah Gül olduğunu hatırlatalım. 

Neydi Türkiye’yi coşturacak bu plan? Özeti şöyleydi: 

* Uzun vadeli konut kredisi pazarı kurulmalı. Kur riskini yönetecek ve konut kredisi piyasasını düzenleyip, oyuncuları denetleyecek Ulusal Konut Kredisi Kurumu oluşturulmalı. 

* Bireysel bankacılıkta alternatif kanalların kullanılmasını artıracak kanuni düzenlemeler yapılmalı. Kredi başvuru işlemlerinin verimliliğini artırmak için ortak bir kredi puanlandırma altyapısı kurulmalı. 

* Belediyelere arazi geliştirme teşvikleri sağlanmalı. 

* Bisküvi ve şekerleme imalatında rekabet kuralları uygulanmalı. Bu sektörde dolaylı ithalat engelleri kaldırılmalı. 

* İş Güvencesi Yasası benimsenmeli. Ancak büyük şirketlere eşiğin (10 kişi) üzerinde işçi çıkarabilmelerine olanak tanınmalı. 

* Büyük ölçekli perakendecilerin şehir merkezlerine yerleşmelerini engelleyen kısıtlamalardan kaçınılmalı. 

Peki ne anlama geliyordu bu maddeler? İpucu Meen’in sözlerindeydi: “Biz açıkçası birçok insanın ‘küçük şirketleri ve küçük işadamlarını öldürmek, onlardan kurtulmak istiyorsunuz’ gibi tepkiler alacağımızı zannediyorduk. Ama birkaç kişinin dışında bu tip tepki almadık.” Yani ‘küçük insanlar’, McKinsey’in inancında büyüğü yaşatmak ve onurlandırmak için verilecek kurbanlardı. 

Bugün bu önerilerin hayata geçirilmediğini kim iddia edebilir? Konut ve perakendeye dayalı büyüme AKP’nin ‘parlak yılları’nın dinamiği olmadı mı? Arsa rantının yarattığı inşaat ve perakendeciliğin üzerinden yükselen AVM furyası hükümetin alamet-i farikası değil miydi? Perakende bankacılık dedikleri şey, tüketim gücünü borçla artırmak amacıyla milyonlarca vatandaşın ‘ucuz kredi havuzu’na çekilmesi anlamına gelmiyor muydu? Bisküvi ve şekerleme gibi nokta atışı politikalarla yerli küçük üreticilik bitirilip nişasta bazlı şeker ithalatına dayalı tekelleşmenin önü açılmadı mı? 

Sonuçta McKinsey’in dediği oldu; inşaat ve tüketime, krediye dayalı yüksek büyüme ve bunun getirdiği istihdam artışı 10 yıla damgasını vurdu. AKP de karşılığını sandıkta fazlasıyla aldı. Ve bugün yaşadığımız krizin de tetikleyicisi işte o raporla ve raporu hayata geçiren siyasi iradeyle ekonominin temeline yerleştirildi. Krediye dayalı, rant ve tüketim ekonomisi -o kısa parıltılı dönem- ağır bir faturayla sonlanıyor şimdi. McKinsey’den bu dönemde hizmet alan şirketler de inşaata, perakendeciliğe akıttıkları kredileri panikle yapılandırıyorlar. 

McKinsey böyle bir şirkettir. ‘Verimlilik’ adı altında işten çıkarmaları ve ‘küçük olanların batması’nı kolaylaştıracak uygulamalar dışında ‘tasarruf yapın’ diyecek, sıkı istikrar programları hazırlayacak ve hatta denetim yapacak bir anlayışa sahip değildir. Mahareti; hem yerli ve yabancı büyük şirket ve bankalar, hem de siyasi iktidar için kısa vadeli kazanç kapıları açmak, onları uzlaştırıp çıkarlarını garantiye almak ve bunu ‘ekonomik canlanma’ ambalajında sunmaktır. İktidarlarla ne zaman iş tuttuğuna bakarsanız eğer, IMF’siz dönemlere denk geldiğini görürsünüz. Sandık kaygısıyla ekonomik kriz arasında bocalayanların, hızla piyasada söz sahibi olmak isteyen şirketlerin ‘kudret helvası’nın hazırlayıcısıdır o. Bir kriz fırsatçısı ve krizi fırsata çevirmek isteyenlerin ‘küçük insanları’ kurban ettiği küresel bir sunaktır. 

Ama belki de hepsinden önemlisi bir zihniyettir, belli bir piyasa ideolojisinin taşıyıcısı, ekonomiye insanların ihtiyaçları ve sıkıntıları ekseninde kurulmamış formüllerle bakan üst yönetici erbabının yetiştiği ana okuludur. 

MCKINSEY’İN YÖNETİCİ ORDUSU

2003’te Türkiye için o raporu hazırlayan ekibin bugün üçte ikisinin büyük bankaların, Ülker, Fiba gibi şirketlerin yönetim kadrosunda yer almaları tesadüf olmasa gerek. Ekibin içindeki Prof. Daren Acemoğlu’nun da “AKP 2005 öncesi demokratik vizyonuna dönmeli” açıklaması boşuna değildi. 

Zira; McKinsey Türkiye Genel Müdürü Özgür Tanrıkulu, asıl güçlü yönlerinin piyasaya yön veren üst düzey yönetici yetiştirmek olduğunu söylüyordu. 2013’te verdiği bir röportajda “Dünyada en büyük bin şirketin 170’ten fazlasının CEO’ları McKinsey kökenli. Bu Türkiye için de geçerli. Son 15 yıl gibi kısa bir süre içinde iş dünyasında önemli roller üstlenen 150’den fazla profesyonel yetiştirdik” diyordu. 

Bugün de herhangi bir özel bankanın veya şirketin üst yönetim kadrosuna bakın, mutlaka etkili konumda bir McKinsey’ci görürsünüz. Özellikle 2000’den sonra finans sektörüne yön verenlerin ağırlıklı kısmı bu okulun mezunlarıdır. ABD’de Enron vakasının ardından en fazla tartışılan şey buydu. Yeni yeni skandallarla birlikte hâlâ da sürüyor o tartışma. McKinsey’in ilişki ağı, piyasanın mabedinde dahi pek ahlaki bulunmuyor yani. 

Kısaca McKinsey; bu iktidarın da son 15 yılda özel sektöre, bankalara yön verenlerin de bildiği adrestir. Neyi, nasıl yapacaklarını merak edenler yaşadığımız krizin nedenlerine baksın yeter. Geçmişin aynasından gelecekteki muhtemel yıkımın manzarasını ve bu işten kazançlı çıkacak olanların suretini göreceklerdir…








http://cahit-celik.blogspot.com

Krizin ‘iç savaş’ cephesi açılıyor!

Bahadır Özgür
4 Eylül, 2018


Seçim öncesi ‘oyu verin, kuru bana bırakın’ sözü yerini ‘Bu da geçer ya hu’ya bıraktı. Belli ki iktidar, krizin yıkıcı sonuçlarını kabullenmiş durumda. Şimdi sıra hesabı bölüşüm hiyerarşisinde yukarıdan aşağıya doğru kesmeye geldi. Lakin TOBB’un ‘bizim borcumuz 81 milyonun borcudur’ açıklaması, bu hesabın Alman usulü gelmeyeceğini gösterdi. Erdoğan krizi ‘savaş’ olarak tanımlıyorsa eğer, TOBB da bunun ‘iç savaş’ cephesini açtı şimdi. Ücretleri eriyenler, işlerini kaybetme tehlikesiyle yüz yüze artık. 

“İstikrazdır, istikraz / Bize derler yiğit Laz / İstediğin kadar yaz / Korkmayız, devletimiz / Koca bir altın deniz.” 

“Kızım Ayşe haydi kalk / Koşuyor bankaya halk / Neme lazım senin park / Süsü müsü satalım / Cebe altın atalım.” 

“Şimdi vatan açtı defter / Bizden ödünç para ister / Biz verelim düşman utansın / Kuvvetimizden yılsın usansın.”* 

Bu sözler komik mi geldi? Yazıldığı dönem hiç de komik değildi oysa. Birinci Cihan Harbi’nde İttihatçıların alınan borçları halka mal etmek için başlattıkları ‘milli ekonomi milli savaştır’ kampanyasının propaganda yöntemlerinin özgün örnekleriydi. İlki; Karadeniz’de satılan sigara paketlerinin üzerine yazılmak üzere hazırlandı. İkincisi; kadınların ut eşliğinde evde söylemeleri için bestelenen bir şarkı, sonuncusu ise resmi bandolarda çalınacak istikraz (borçlanma) marşıydı. 

Mesele ödenemeyen borçları vatandaşın hesabına yazmaya gelince, ilk dış borcun alındığı Kırım Savaşı’ndan beri iktidarların söylemi pek değişmedi doğrusu. Refahın belli kesimler arasında bölüşüldüğü zamanlarda ‘evrensel kurallara’ tabi olduğu söylenen ekonomi politikaları, kriz anlarında aniden kimlik değiştirip millileşti. Borç alınırken ‘dost ve müttefik’ sayılan güçler, ödeme sıkıntısı çıktığında ‘münafık dış unsurlar’ olarak damgalanıp, halka ‘iktisadi seferberlik’ emri çıkarıldı. Eğer Türkiye tarihini sadece borçlar üzerinde okursak, bu mantığın her sıkıntılı dönemde adeta bir ‘kurucu felsefe’ olarak devreye girdiği görülür. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da farklı bir şey denemiyor aslında. Başarısı sınanmış, siyasi despotlukla güdülen popülist retoriğin mirasını kendi meşrebine uyarlıyor. Lakin ortada ihmal edilemeyecek bir sorunun olduğunu da söylemek lazım. Zira; ne dağılmakta olan bir imparatorluğu ayakta tutmak adına girişilmiş bir savaş, ne de yıkıntıların içinden diriltilecek yeni bir ulus söz konusu bugün. Her ne kadar Malazgirt’e uzanan mitolojik bir hat çizilmeye çalışılsa da, gerçekte karşımızda sadece 16 yıllık bir iktidarın ‘kriz ateşiyle imtihanı’ duruyor. İşte bu imtihanın şimdi en şiddetli cephesi açılmak üzere…

Nasıl mı? Gelin önce Bayburt meydanındaki ‘kurtuluş savaşı’ ilanının ardından yaşanan gelişmeleri kısaca hatırlayalım: 

* Erdoğan’ın son açıklamaları gösterdi ki, kriz dalgasını artık inkar etme aşaması çoktan geçildi. 7 TL’den 5.75’e inen ve bayram tatilinin hemen ardından 6.50’lere tekrar fırlayan kur için seçim öncesi verilen ‘oyu verin, kuru bana bırakın’ sözünün yerini Ahlat’a kurulacak yeni saray müjdesi eşliğinde ‘Bu da geçer yahu’ aldı. 10 yılda 65 milyar dolardan 218 milyar dolara fırlayan şirketlerin net döviz açığı, 2019’da borçlar ve cari açık için bulunması gereken 240 milyar dolar kaynak zaten ‘kurla kavga’nın daha baştan kaybedileceğinin garantisiydi. 

* Önce bankalarla masaya oturuldu. Şirket borçlarının yeniden yapılandırılması için bir plan hazırlandı. Ama maliyeti biraz daha fazla bankalara yıkma adına kredi gecikmelerinin, karşılıksız ve protestolu çeklerin ‘mücbir sebep’ sayılacağına dair sabah yapılan açıklama, mali sermayeden sert karşılık görünce aynı günün akşamında derhal geri çekildi. Bunun yerine seçilecek şirketlerin borçlarının yapılandırılması üzerinde uzlaşıldı. Kalanlara da konkordato ilanı için mahkeme yolu göründü. Bankalar daha kur dalgalanmaya başladığı anda siyasi telkinle açtıkları kredi musluklarını hemen kıstı. Şu anda başvursanız yüzde 40’lara kadar çıkan kredi faizleri, bankaların maliyeti üstlenmeyeceklerinin beyanı oldu. 

* Büyük inşaat şirketlerinin elindeki stokları eritebilmek adına bir varlık havuzu oluşturulup Emlak Bankası vasıtasıyla bu konutları tahvil veya menkul kıymete çevirecek girişimler başladı. Böylece en azından sektördeki belli kesimlerin yükünün kamuca üstlenilmesinin planlandığı ortaya çıktı. 

* İktidar ortağı MHP’nin -muhtemelen Bahçeli’nin anlık manşetlik laf etme tutkusundan olsa gerek- kamu özel işbirliği projelerinin TL’ye çevrilmesi önerisi de hukuken mümkün olamayacağı fısıltıları eşliğinde geçiştirildi. Üstelik Kanal İstanbul gibi devasa projelere ara dahi verilemeden devam ediliyor. 

*13 yıl önce özelleştirilen Türk Telekom milyarlarca dolarlık borcuyla birlikte cami avlusuna bırakılırcasına Lübnanlı Hariri ailesi tarafından Türkiye’ye iade edildi. Üç banka altyapı tekeli konumundaki şirketi verdikleri kredileri çıkarıp, üzerine kâr edene kadar yönetecek. 

Peki şehir meydanlarında sergilenen ‘kur savaşı gösterisi’ni bir vodvil heyecanıyla izlemesi istenen vatandaş için ne adımlar atıldı? Uzatmadan söyleyelim, hiçbir şey! Ama gelin görün ki, şu kısa sürecin en fazla kaybedeni de vatandaş oldu. 

* Dolar halkı niye ilgilendirsin denilerek geçirilen neşeli günlerin ardından bayram sonrası Fransız yoğurdunu ‘yerli ve milli’ diye satan ucuzluk marketine gidenler, tüm ürünlere ortalama yüzde 30 zam geldiğini gördüler. Elektrik, doğalgaz, akaryakıt artışı derken ürünlerin üzerindeki etiket nüfusuna yenilerinin eklenmesi kaçınılmaz. 

* Ocaktan bu yana ücretler ortalama yüzde 40 eridi. SGK’nın prime esas kazançları dikkate alındığında havayolu taşımacılığı, kömür ve petrol ürünleri imalatı, lojistik, ulaşım araçları imalatı ve inşaat sektöründe çalışanların ücretlerinin dolar karşısındaki erimesi yüzde 50’leri buldu. 

* Ocaktan mayıs ayına kadar istihdamda düzenli kayıp yaşanıyor. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılan resmi rakamlara göre, inşaatta 150 bine yakın kişi işsiz kaldı. Toplam işsiz sayısı yaklaşık 250 bine yakın arttı. 

* Yoksullaşmanın en önemli göstergelerinden enflasyon oranı yüzde 18’e çıktı ve dünyada Arjantin’den sonra hayat pahalılığının en fazla arttığı ülke Türkiye oldu. Ama asıl tablo üretici fiyatlarının yıllık yüzde 32’yi aşması. Bu da firmaların ürünlerine maliyet baskısı nedeniyle daha fazla zam yapacağının göstergesi. 

* Tarımda ise üretici zaten çoktan gözden çıkarılmıştı. Tüccar ve tarıma dayalı üretim yapan sanayiciyi rahatlatmak için 750 bin ton buğday, 700 bin ton arpa, 700 bin ton mısır ve 100 bin ton da pirinç için sıfır gümrüklü ithalat izni verildi. 

Yılın ilk altı ayındaki bilanço az çok ortaya çıkıyor. Kur üzerinden şiddetini gösteren ekonomik krizin ilk dalgasının faturası; bankalar ve büyük şirketlerin, yandaş ticaret erbabının, batması istenmeyen inşaatçıların üzerinden kabara kabara aşağıya doğru geliyor. Burada kalacak gibi de görünmüyor. Ücret ve tüketim üzerinden vatandaşın yediği bu ilk darbe, daha ağır bir hesabın kesilmek üzere olduğunun alarm zilleri çünkü. Bunu biz demiyoruz, bizatihi TOBB Ticaret ve Sanayi Odaları Konsey Başkanı Necdet Takva söylüyor: “Şirketlerin borcu, 81 milyon Türkiye vatandaşının borcu haline geldi!” 

Türkiye tarihinde savaş dönemleri veya darbeler hariç sermayedarların ağzından bu kadar cüretkar açıklamaları kolay kolay duyamazsınız. Meail şudur: Hesap, Alman usulü gelmiyor. Herkes yediğini değil, ödemek istemediği kadarını bölüşüm hiyerarşisinde aşağıya havale ediyor. Besin zincirinin en altında kimlerin yer aldığını söylemeye gerek yok herhalde. 

Para politikaları ile giderilemeyecek hasarı, siyasi mekanizmalarla işbirliği içinde çalışanlara yıkma dönemi açılmış durumda. Güven endeksi, maliyet endeksi, üretim endeksi, sipariş endeksi vb. veriler sanayide üretim daralmasının başladığını, enflasyonla birleşen bu ‘yıkıcı gücün’ yoğun işten çıkarmalarla sonuçlanacağını söylemek parlak bir kehanet sayılmaz. Ücreti hızla eriyenler, tüketimini kısmak zorunda kalanlar işlerini kaybetme tehlikesi ile yüz yüze artık. Kıdem tazminatının bir şekilde ‘esnetilmesinin’ gündeme gelmesi sürpriz olmaz. 

Belli ki, krizin en kanlı, en şiddetli cephesi açılmak üzere… 

Düne kadar ‘müesses nizam’a karşı başlatılan harekatın sancağı olarak iktidar partisinin gönderine çekilen ve bir bütün olarak ‘Yeni Türkiye’ etiketiyle sunulan siyasi eylem planı, ekonomik krizde bir ‘kurtuluş savaşı’ konseptine dönüşmüşse eğer, TOBB’un ilan ettiği de açıkça bir ‘iç savaş’tır. 

Şimdi bankacıların, sanayicilerin, tüccarların ardına dizildiği ‘yeni Türkiye’ sancağının önünde tarihi kıyafetlerle yürüyen saray bandosu istikraz marşını çalarken vatandaşın eşlik etmesi isteniyor: 

“Kızım Ayşe haydi kalk…” 

* Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat 1908-1918 Doğan Kitap. 








Korkut Boratav’dan kritik uyarı: Ciddi bir kriz başlıyor

“Ciddi bir krizin başlangıcındayız” diyen iktisat profesörü Korkut Boratav, ekonomik krizle sonuçlanan süreçteki unsurları tane tane anlattı. Ekonomik bunalımın, bankaları da içine alan bir finansal krize dönüşebileceği uyarısını yapan Boratav, muhalefete ve emek meslek örgütlerine seslenerek ‘yapılması gerekenler’i sıraladı.


Meryem Yıldırım / @meryem_yildrim


AKP hükümeti ile ABD arasındaki rahip Brunson krizi sonrası süreçte döviz kurlarındaki sert yükselişle ayyuka çıkan ekonomik krizin halka fatura edilmesini ve kapıya dayanan tehlikeyi hocaların hocası iktisat profesörü Korkut Boratav ile konuştuk. 

Yaşananların yalnızca başlangıç olduğunun altını çizen Boratav, toplumsal muhalefete da önemli bir çağrıda bulundu. 

HOCALARIN HOCASI: CİDDİ BİR KRİZİN BAŞINDAYIZ 

Dövizdeki dalgalanmaların ardından TL’de yaşanan büyük değer kaybını, fahiş zamları, iflas ve kepenk kapatma açıklamalarını masaya yatırdığımız Prof. Dr. Boratav’ın ilk sözü şu oldu: “Ciddi bir krizin başlangıç aşamasındayız.” 

Fakat bu kriz türünün Türkiye’ye özgü olmadığını da ekleyen Boratav, “Emperyalist sistemin bağımlı çevresinde yer alan ülkelerden bir bölümü, neoliberalizme geçişin belli bir aşamasında sermaye hareketlerini de tamamen serbestleştirdi” diye ekledi. Boratav, yaşanan süreçte sonucun söz konusu ekonomilerin yeni bir çevrime sürüklenmesi olduğunu belirterek şöyle devam etti: “Yüksek tempolu dış kaynak girişlerinin yol açtığı canlanma; bu akımlarda “sert durma veya tersine dönme” koşullarında durgunlaşma veya kriz… Olumsuzlaşan ortamlarda krize kimler sürüklendi? “Canlanma” döneminde dış kırılganlıkları artan ülkeler…” 

BU TİP KRİZ TÜRKİYE’DE DAHA ÖNCE 4 KEZ GÖRÜLDÜ 

1980’li yıllarda Latin Amerika’da başlayan bu kriz türünün, 1990 sonrasında Üçüncü Dünya’nın diğer coğrafyalarına da taşındığını paylaşan Boratav, Türkiye’nin bu kriz tipine 1994, 1998-99, 2001 ve 2008-2009’da olmak üzere dört kere sürüklendiğini söyledi. 

‘AKP IMF PROGRAMIYLA KRİZİN SORUMLULUĞUNU ÜSTLENDİ’

Gelinen noktadaki AKP/Saray iktidarının rolünü açıklayan Boratav, şunları söyledi: “2001 krizi içinde Kemal Derviş yönetiminde IMF programlarıyla oluşturulan neoliberal yapıyı 2003 sonrasının AKP iktidarı olduğu gibi benimsedi; 2015’e kadar sızlanmadan uyguladı ve bugünkü krizin sorumluluğunu da üstlenmiş oldu.” 

IMF PROGRAMLARININ ANA UNSURLARI 

“Bu neoliberal yapının ana unsurlarını hatırlatayım” diyen Boratav, o unsurları tek tek şöyle sıraladı: 

“(1) Türkiye ile dış dünya arasındaki sermaye hareketleri üzerinde tam serbestlik; (2) Merkez Bankası’nın bağımsızlığı; (3) “Bağımsız” Merkez Bankası’nca “enflasyon hedeflemesi” ilkesini üstlenilmesi. Bu ilke, “serbest” döviz piyasaları (veya döviz kurunu dalgalanmaya bırakılması) ve “sıkı” para politikaları (Merkez Bankası’nın politika faizinin enflasyonun üstünde belirlenmesi) anlamına gelir.” 

‘ANA HEDEF FİNANS KAPİTALIN DENETİMİNE GİRMEK’ 

“Bu “paket”in ana hedefi, emperyalist sistemin çevresinin finans kapitalin denetimine girmesidir. 2000 sonrasında merkez bankacılığının resmî doktrini haline getirilmiştir” diyen tecrübeli iktisatçı şöyle devam etti: “Ancak, çok sayıda Asyalı ülke (başta Çin) ve zaman zaman Arjantin, Brezilya gibi ihtiyatlı ülkeler bu doktrine mesafeli durdular. 

AKP ise bu modeli tamamen benimsedi ve AKP, 2003-2007’de uluslararası sermaye hareketlerinin coşkulu seyretmesinin uzantılarını yaşadı: Ucuzlayan döviz, yüksek TL faizi…Sonuç aşırı dışsal kırılganlıklar oldu: TL’nin reel olarak hızla değerlenmesi; üretimin ithalata bağımlılığını yapısal hale gelmesi; kronik ve giderek büyüyen cari işlem açıkları; dış borçların dört nala tırmanması ve özel, kısa vadeli borçların  ağırlığının artması…Bu nedenle, ABD’de patlak veren ve merkez ülkelerde yoğunlaşan 2008-2009 krizinden sert etkilenen az sayıdaki çevre ekonomisinden biri Türkiye oldu.” 

‘EKONOMİK BUNALIM BANKALARI DA KAPSAYAN FİNANSAL KRİZE DÖNÜŞEBİLİR’ 

Kapıya dayanan krizin “Tüm unsurlarıyla AKP’nin eseri” olduğunun altını çizen Boratav, şöyle açıkladı: 

“2010’dan itibaren Batı merkez bankalarının uluslararası likiditeyi hızla genişletmesi, AKP iktidarını aynı “rehavet” ortamına tekrar teslim etti; Türkiye’nin dış kırılganlık göstergeleri daha da bozuldu;  ülkemiz, “beş kırılgan yükselen ekonomi” grubunun kalıcı bir mensubu oldu. 2017’de uluslararası likiditenin daralma eğilimi ortaya çıkınca, finans kapital, “Güney” coğrafyasının en zayıf, kırılgan halkalarından çıkmaya başladı. Dış kaynak hareketlerinde yukarıda değindiğim “sert durma ve/veya tersine dönme” olgusu Türkiye’de de Mart 2018’de başladı. AKP ise aynı tarihlerde seçim ekonomisi dürtüsüyle kamu maliyesinin sürüklediği yüksek tempolu bir iç talep pompalamasını sürdürmekteydi. Enflasyon ve cari açık tırmandı; dış finansman gereksinimlerinin karşılanamayacağı Mart sonrasında ortaya çıktı. Önce Arjantin, sonra Türkiye kriz ortamına sürüklendi. Sırada bekleyen birkaç ülke daha var. 

Şimdi, tüm unsurları ile AKP’nin “eseri” olan krize girmekteyiz. Reel ücretlerin, üretimin, istihdamın, milli gelirin gerilemesi biçiminde gerçekleşen ekonomik bunalım, bankaları da kapsayan finansal bir krize de dönüşebilir.” 

BORATAV ‘YENİ DÜŞMAN’LARI DA DEĞERLENDİRDİ: TEŞHİR EDİLMELİ 

Boratav, yandaş basında son dönemde icat edilen ‘yeni düşmanları’ da değerlendirdi. AKP hükümetinin sorumluluklarından bahsedilmeden yer verilen haberlerde ‘zam fırsatçıları, et baronları, kara borsacılar’ şeklindeki söylemleri değerlendiren Boratav, “Albayrak ve benzerlerinin her fırsatta iman tazeler gibi tekrarladığı “serbest piyasa ekonomisi” söyleminde, yani neoliberal felsefede, “karaborsa” kavramına, olgusuna yer yoktur” diye belirterek, şunları söyledi:

“İktidar çevreleri bu “resmî neoliberal söyleme” paralel ikinci ve yanıltıcı bir söylem daha sürdürüyor: Komplo senaryoları…Bu senaryoların “lanetlenesi aktörleri” içinde faiz lobisi, siyonistler, bölücüler, Türkiye’nin düşmanları, (içeriği belirsiz tutulan) emperyalistler, ihanet şebekeleri yer alır. Sözü edilen “zam fırsatçıları, et baronları, karaborsacılar” da aynı “ihanet şebekeleri”nin öğeleridir. Bu sahte komplo senaryolarına kesinlikle karşı çıkmak; sahteliğini, yapaylığını teşhir etmek gerekiyor.” 

MUHALEFET VE EMEK MESLEK ÖRGÜTLERİNE ‘YAPILMASI GEREKENLER’ LİSTESİ

Prof. Dr. Boratav, “Bir ‘çözüm reçeteniz’ var mı? Muhalefete bir çağrınız olsa ne söylerdiniz?” sorumuza ise yanıtı şöyle oluyor: 

“Sol ve sosyalist meşrepli iktisatçıların, kriz karşı çözüm reçeteleri önermesini yararsız, hatta zararlı görüyorum. İktisat tartışmaları,  iktidarı eleştirmekle sınırlı kalmalıdır. Bu da, tüm geçmiş ve kesintisiz bilançosu ile AKP iktidarının finans kapitale, yani emperyalizme tam teslimiyetinden kaynaklanan kriz sorumluğu üzerinde odaklanarak gerçekleşebilir. 

Somut politika öğeleri önerilmeye başlandığında, farkına varılmadan iktidarla beyhude diyaloga girilmiş olunur. Örneğin solculardan gelen “dış borçların askıya alınması” önerisi, “yarenlerin kurtarılması” ile sınırlı borç yapılandırma formülleri ile dejenere edilir. “Sermaye hareketlerinin denetlenmesi” önerisi,  emir-komuta zincirine (“yukarıya”) bağlanan döviz tahsisleri, transfer uygulamalarıyla karıştırılır. Sermaye çevreleri arasında, kapkaççı, keyfî, kayırmacı, cezalandırmacı uygulamalar, AKP geleneği ile uyumludur. Yozlaşmış ve yerleşmiş bir iktidar yapısı ile anti-kriz seçenekler tartışılamaz. 

Buna karşılık sosyalist partiler, sendikalar, meslek örgütleri, ilerici dernekler, kriz ortamında emekçilerin savunulmasına öncelik vermelidir. Hızlanan enflasyon tüm ücretleri, maaşları, emekli aylıklarını, çiftçi alacaklarını aşındırmaktadır. Endeksleme (“eşel mobil”) gündeme getirilmelidir. İşsizlik sigortasının yağmalanması önlenmeli, kapsamı hızla genişletilmelidir. Toplu işten çıkarmalar önlenmelidir. Krizi fırsat bilen iş çevrelerinin kayıt-dışı istihdama kayması frenlenmelidir. Artan işsizlik ve pahalılık ortamında emekçilerin dayanışma ağları şimdiden tasarlanmalı; örnek uygulamalar başlatılmalıdır.”

10-09-2018 / 08:57 






Herkese zarar veriyor!..

Kredi yapılandırmalarına ilişkin dikkat çekici yorum: Herkese zarar veriyor

Şehriban Kıraç


Öztürk Grup ve Opet Yönetim Kurulu Kurucu Başkanı Öztürk: 
Büyük kredi yapılandırmalarında iyi niyet olduğunu düşünmüyorum, yapanlar cezalandırılsın. 

Öztürk Grup ve OPET Yönetim Kurulu Kurucu Başkanı Fikret Öztürk, “Akaryakıt fiyatları nereye gider biz de kestiremiyoruz” diyerek, bundan sonraki süreçte devletin fiyata müdahale etmediği turizm sektöründe büyüyeceklerini söyledi. 

Holdinglerin yapılandırmalarını eleştiren Öztük “Büyük yapılandırmaların Türk ticaretine Türk iş insanlarına küçükten büyüğüne hepsine zarar oldu. Özellikle yurtdışına yatırım yapıp da Türk bankalarından kullanma işini benim kabullenmem mümkün değil. Yapanların da cezalandırılması gerekir” ifadesini kullandı. Öztür Grup ve OPET Yönetim Kurulu Kurucu Başkanı Fikret Öztürk ile akaryakıt sektörünü, yeni yatırımlarını Türkiye ekonomisini ve çıkış yollarını konuştuk. 

– Sizi Opet’le tanıyoruz bundan sonra turizm daha mı ağırlıklı olacak? 

Opet ana iş olarak devam edecek. Ama ikinci iş olarak turizme başladık ve burada yatırımlarımıza devam ediyoruz. Turizmde amacımız önce Türkiye’de daha sonra yurtdışında uluslararası bir marka olmak. Avrupa’da değişik ülkelere açılmak istiyoruz. Şu anda Antalya ve Bodrum’da Regnum markasıyla otellerimiz var. 

Yurtdışında Karadağ’a baktık. Resort mantığıyla Antalya’nın devamı olacak oteller yapacağız. Hem yurtiçinde hem yurtdışında sadece golf üzerine otel yapmak mantıklı değil. 12 ay çalışacak oteller olmalı.

– Turizmde gelecek görüyor musunuz? 

Şu anda en risksiz sektörü turizm olarak görüyorum. Çünkü turizmde kendinize güveniyorsanız yaptığınızın karşılığını alırsınız. Bir de devletin müdahale etmediği bir sektör. Fiyatına müdahale etmiyor. Diğer sektörlerde de yine ne kadar serbest piyasa ekonomisi olsa da yerine göre elektrikte, akaryakıtta zaman zaman diyor ki bu fiyatı geçme. Zam yapma diyor. 

Birikim turizme 

– Turizmde yeni bir yatırım bütçeniz var mı? 

Önce mevcutlarla gidecek. Antalya’da iki otelimiz var biri eski onu 3-5 yıl içinde yıkıp yeniden yapmayı düşünüyoruz. Ondan sonra da imkânlara göre, birikimimiz turizme aktarmak istiyoruz. Şu anda grubun kârlılığının yüzde 50’si turizmden diğeri akaryakıttan geliyor. 

– Akaryakıt tarafında sürekli zamlar geliyor, sektör nereye gidiyor? 

Akaryakıttaki zamların bağlı olduğu şeyler var. Bir dünyadaki ham petrol fiyatları, iki dolar kuru, üç vergiler, dört kârlılık. Bunların dördünün birleşiminden oluşuyor. Siz uluslar arası petrol fiyatlarına ve dolara müdahale edemezsiniz. Müdahale edeceğiniz iki şey var vergiler ve kâr marjı. Bu açıdan fiyatlar nereye gider o konuda bir şey söylemek mümkün değil. Yüzde 65’e kadar çıkan vergi var. 

– Akaryakıt sektörünü kârlı görmüyor musunuz? 

Orada büyük yatırımlar yapıyorsunuz, ama sektörde dağıtım şirketleri ile bayiler arasındaki sözleşmelerinin 5 yılla sınırlandırılmasından sonra bir esprisi kalmadı petrol dağıtım işinin. Bir bayii ile anlaşıyorsunuz 2-3 senede satışını topluyor 5 sene bitiminde tekrar masaya oturuyorsunuz. Serbest piyasanın olduğu her yerde 5 sene var ama, yüzde 95 bayinin eline bağımlısınız. 

Nereye gitti bu paralar? 

– Büyük holdingler dahil yeniden yapılandırmaları gündemde, özel sektörün borç yükü artıyor, burada ne tür riskler görüyorsunuz? 

Özellikle büyük kredi yapılandırmalarında iyi niyet olduğunu düşünmüyorum. Parayı alırsın ülkeye yatırım yaparsın bir kriz olur Yapılardırma istersin gayet doğaldır. Ya da bu yıl 10 bekliyordun patlama çatlama oldu sıfır kazancın oldu, yemedim içmedim kaçırmadın Yapılandırma istersin. Ama sen al al paraları Türk bankalarından yurtdışına yatır. Yurtdışında battı mı çıktı mı? Sonra kusura bakmayın ben ödeyemeyeceğim... İki yıl ödeyemeyeceğim ondan sonra da, 5 yılda öderim 10 yılda öderim. Bunlar yanlış şeyler. Bunların yaplmaması gerekir. 

Yapanların da cezandırılması lazım. Açık ve net söylüyorum. Çünkü bu işin bütün Türkiye’deki küçüklü büyüklü iş insanlarına zararı var. Haksız rekabet oluyor. Bankalar sütten ağzı yanınca yoğurdu üfleyerek içmeye başlıyor. Diyor ki en güvenilir en büyük firma bana bunu yaptı o zaman küçük firmalara kredi verirken 1 kere düşüneceğine 10 kere düşünüyor. Büyük yapılandırmaların Türk ticaretine Türk iş insanlarına küçükten büyüğüne hepsine zararı oldu. Özellikle yurtdışına yatırım yapıp da Türk bankalarından kredi kullanma işini benim kabullenmem mümkün değil. Aldığın kredi nereye gitti kardeşim. Aldın krediyi nerde peki yol yaptın otel yaptın fabrika yaptın. Ülkene yatırdıysan tamam. Ülkede kriz var yapılandırdın gayet doğaldır. Ama aldın paraları kardeşim senin de paran vardı nereye gitti bu paralar? 3 - 5 paran vardı, 5 de kredi aldın 10’nu da yurtdışına götürdün. Böyle bir şey olmaz. Kriz Türkiye’de sen Türkiye’de kazanmıyorsun ki yurtdışında kazanıyorsun. Yurtdışında da öyle bir kriz yok. Dolarsa dolar Avro ise Avro kazanıyorsun. Ee para nereye gitti? 

– Siz yatırımlarınızın ne kadarını öz sermaye ile yapıyorsunuz? 

Mümkün olduğu kadar özsermaye kullanıyoruz. 

İç piyasaya çalışanlar dikkat 

Opet Yönetim Kurulu Üyesi Ufuk Öztürk: İş hayatı her zaman size bağlı yürümüyor, içsel ve dışsal faktörler sizi etkiliyor. Bütçe niye yapılıyor, bir sürü belirsizlik var. En azından karanlığa el feneriyle gitmek için bunlar yapılıyor. Türkiye dış borca çok bağımlı. Bu anlamda hem kurları hem faizi yönetmekte zorlanıyor. Daha da zorlanacak. Eğer şirket yönetiyorsanız gelen rüzgâra karşı birtakım önlemler almak zorundasınız. Planlarınızı projelerinizi bunların üzerine kurgulamak zorundasınız. Gelmekte olan fırtınayı ya da kasırgayı bir şekilde göğüslemek için en azından bir B planınız olması lazım. Özellikle iç piyasaya çalışan şirketlerin çok dikkat etmesi gerekiyor. Gelecek dönemde uzun vadelerle iç piyasaya mal satan bir şekilde ithal edip iç piyasaya satmak için çalışan şirketler 
zorlanacaklar. 

Opet’te hedef yurtdışı yatırımı 

– Opet’te yurtdışına açılma ve şirket olma planınız vardı, bir gelişme var mı? 

Bir iki yerle görüşüyoruz. Hırvatistan ile görüştük belli bir yere gittik ama o işi durdurduk. Önümüze cazip bir ülke gelirse elbet zaman içinde OPET olarak görüşüp yatırım yapmaya hazırız. Madeni yağda 20 ülkeye ihracat yapıyoruz. 

– Faizlerin, dövizin, enflasyonun, işsizliğin tavan yaptığı bir dönemdeyiz, nasıl değerlendiriyorsunuz ekonomik gidişatı? 

2016’da nasıl terör tavana vurduysa ve içinden çıkıldıysa, ekonomi de geçmiş yıllardan daha iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü ekonomi bu şekilde gitmez. 

– Yatırımlara frene basma söz konusu mu? 

E tabii ki o Türkiye’de var. Petrol işinde devam ediyoruz yolumuza. Turizmde de bakıyoruz yapılan yatırım kaç senede geri döner geri dönüş mantıklı olursa yaparsınız. Yoksa yapmazsınız.











ÜMMET–MİLLET–DİNΖMİLLΖULUS–ULUSAL ÜZERİNE


Ülkemizin iç dinamiklerinin gelişmesi dış dinamiklerin öncülüğüne terk edilmiştir. Bunun nedeni, Türkiye’nin ekonomi politikasının uzun zamandır ithal edilen finans kapitale dayalı olarak yürütülmesidir.

Türkiye’deki  sanayi ve banka sermayesine, menkul kıymetler borsasına, iyimser yaklaşımla % 70 oranında finans kapital fonları ve uluslararası şirketler sahiptir. Ekonomik koşullar, siyaseti etkileyerek dış siyasetin iç siyaseti belirlemesini sağlamaktadır.

Dahası, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının, dış ekonomik ve siyasi olguları çarpıtarak iç siyasette algı yaratmak amacıyla kullanması, parti menfaatini ülke yararının önüne çıkararak akılalmaz yanlışlar yapması sonucu Türkiye siyasi sosyal ve ekonomi politik bakımdan zarar görmektedir. Bu nedenle biz de dış siyasetten başlayacağız.

Osmanlı devleti geç dönem imparatorluklar sınıfına girer. Bu dönemde Osmanlı’da Millet’in anlamı, ulusa dayalı anlamında ulusal değildir, dine dayalı olarak Ümmet’tir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Önasya (Türkiye) toprağında yaşayan temel unsur islam ümmetidir. Soy (ırk) olarak Türkler Kürtler ve diğerleridir. Azınlık olarak, Musevi ve Hristiyan ümmetlerdir. Soy olarak Yahudiler Ermeniler Rumlar ve diğerleridir.

20. yüzyılın başında Emperyalist devletler Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmak için anlaştılar. 1850’li yıllarda batı dünyasında en önemli tartışmalardan biri, Türklerin hangi topraklar üzerinde devlet kuracaklarıydı.

Türkiye halkı; Osmanlı İmparatorluğu’nu 1. Dünya Savaşı sırasında işgal ederek sömürge ve yarı-sömürge durumuna düşüren tekelci kapitalist ve emperyalist İtilaf devletlerine karşı Kemalist düşünce  önderliğinde savaşarak direnişi sürdürürken, aynı zamanda Osmanlı monarşisine (padişahlığa) karşı mücadele yürütüyordu.

01 Kasım 1922 - Hilafetten ayrılarak padişahlık (saltanat) kaldırıldı.
24 Temmuz 1923 - Lozan Antlaşması imzalandı.
13 Ekim 1923 - Ankara başkent yapıldı.
29 Ekim 1923 - Cumhuriyet ilan edildi, Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçildi, Anayasa’ya “Türkiye Devleti’nin resmi dili Türkçedir” maddesi girdi. Böylece, bağımsız bir devlet kurulmuş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulduğu bölge; batısı Doğu Trakya, doğusu Hazar Havzası, kuzeyi Karadeniz, güneyi Akdeniz ve Kuzey Mezopotamya; Karl Marx’ın 1850’li yıllarda belirttiği topraktır. (Bak: Türkiye Üzerine, Karl Marx)

29 Ekim 1923’te 1921 Anayasası’nda olmayan “Türkiye devletinin dini islamdır” maddesi TBMM’de kabul edilerek Anayasa’ya eklendi. O dönemde, işin özünü bilmeyenler “Bu da nereden çıktı!..” dedi. Bir kısım insanlar da, Anayasa’ya eklenen bu maddeyi “Gazi’nin taktiği!..” olarak değerlendirdi. Mustafa Kemal ve Kemalistler için “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır” maddesinin Anayasa’ya eklenmesi, taktik değildi, yasal ve stratejik zorunluluk idi.

Geriye dönersek; Lozan Konferası’nda İngiltere öncülüğünde Fransa ve İtalya delegasyonları, Türkiye’de hukuk reformları gerçekleşene kadar yabancıların ve azınlıkların mevcut statülerinin devam etmesini istiyordu. Bu şekilde çıkacak karar, yabancıların ve azınlıkların dine ve ırka (soya) dayalı azınlık olmalarını sağlıyordu. Böylece, müslüman Kürtler de azınlık oluyordu ve İngiltere’nin müslüman Türkler ile müslüman Kürtler’i birbirinden ayırması için açık kapı bırakıyordu.

Türkiye delegasyonu, Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, kapitülasyonların devamını ve ırka dayalı azınlık kararı alınmasını kabul etmeyeceğini açıklayınca Konferans kesintiye uğradı. İsmet Paşa Ankara’ya döndü. Kemalistlerin ırka dayalı millet (ulus) olmayı kabul etmeyeceği anlaşıldı.

Konferans’ın ikinci döneminde, hukuk reformları ve komisyonlar kurulması konusunda anlaşmaya varıldı. Dil din ırk ayırımı yapılmadan, sosyal hukuki ve siyasi tüm haklara sahip vatandaşlığa dayalı tek yasa uygulaması kabul edildi. Ayrıca, dine dayalı azınlıklar prensibi doğrultusunda, müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk (teba) yurttaşların, müslümanlara verilen ve kullandıkları tüm haklara sahip olacakları, kendi dillerinde eğitim öğretim yapmak için okullar açabilecekleri ve bu okullarda Türkçe’nin zorunlu ders olacağı; laiklik ilkesi doğrultusunda dinî özgürlüklerin olacağı; Türkiye’nin müslüman olmayan azınlıklar için tanıdığı bu hakların Yunanistan’daki müslüman azınlık için de geçerli olacağı kabul edildi. (Bak: Lozan Antlaşması, I.Kısım, III.Fasıl, 37-45)

29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na eklenen “Türkiye Devletinin dini İslam’dır” maddesi, Anayasa ile Lozan Antlaşması’ndaki azınlıklarla ilgili kararları uyumlu hale getirdi. Stratejik bakımdan ise, temel unsur olan müslüman Kürtlerin azınlık sayılmaları kabul edilmeyerek Türkiye halkının bölünmesi engellenmiştir.

O dönemde, en büyük emperyalist olan İngiltere devleti; Avrupa’da barınan Kürt diasporasıyla işbirliği yaparak, savaşla bölemediği Türklerin ve Kürtlerin beraber yaşadığı vatan toprağında ilerde oluşacak yeni bölünmenin yasal dayanağını yaratmak için Lozan Konferansı’nda dirençli bir mücadele yürütmüştür.

PKK’nin diaspora olmuş liderleri, Türkiye Devleti’nin yasal dayanağı olan Lozan Antlaşması’nı gözardı ederek “halkların ayrılma hakkı olduğunu” geçtiğimiz yıllarda savunuyorlardı. Bundan dolayı, Anayasa’da açıkça belirtilmiş olan Türkiye Devleti yerine “Türk Devleti” ve Türkiye Cumhuriyeti yerine “Türk Cumhuriyeti” kavramlarını kullandılar. Daha sonra bu tezden vazgeçildiği söyleniyor.

Yukarıdaki bilgilerin ışığında, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recap Tayyip Erdoğan’nın Yunanistan’a (Helen Cumhuriyeti’ne) yaptığı ziyareti gözden geçirelim.

Cumhurbaşkanı’nın Yunanistan ziyareti sırasında yapılan karşılama törenini izledikten sonra çıkardığımız sonuç: Cumhurbaşkanı bu ziyareti Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı olarak yapmış gibi görünüyor. Cumhurbaşkanı olarak yapmış olsaydı; 65 yıl sonra yapılan bu ziyarette şehirlerin ana yolları üzerine tah kurulur, etraf iki ülkenin bayraklarıyla süslenir, yüz pare olmasa bile üç beş pare top atışı yapılır, halk oyunları ve davul zurna eşliğinde ülke halkının katılımıyla karşılanırdı. Bu şekilde karşılama yapılmazsa, Cumhurbaşkanı hemen uçağına biner ve ülkesine dönerdi.

Cumhurbaşkanı bu ziyaretten önce bazı yayın kuruluşlarına yaptığı açıklamada “Lozan Antlaşması’nın güncellenmesi gerektiğini düşünüyorum!..” dedi.

Bu açıklamadan sonra Yunanistan Cumhurbaşkanı ile görüştü.

Cumhurbaşkanı Pavlopulos hukuk profesörü ve devlet adamı olarak “Lozan Antlaşması’nın tartışılacak ve reform edilecek bir sözleşme olmadığına inanıyoruz. Bu Antlaşma gereğince azınlıklar Yunanistan açısından dinî azınlık olarak tanınmıştır.” diye konuştu. Yani, Türkiye açısından da dinî azınlık olarak tanınmıştır, dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, “Ben hukuk profesörü değilim, ama siyasi hukuku iyi bilirim. Siyaset adamıyım!..” dedi.

İki taraf da kendi açısından haklı olduğu için tartışma dikleşmeye dönüşmedi.

Bay Pavlopulos’un tüzel kişiliği bizi pek ilgilendirmiyor ama, Bay Erdoğan’ın siyasi hukuku iyi bilmesi ve siyaset adamı olduğunu söylemesi bizi pek çok ilgilendiriyor.

Bay Erdoğan doğru söylüyor. Siyasi hukuku iyi biliyor ve ayrıca siyaset adamıdır. Bay Erdoğan’ın; biri Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve diğeri Cumhurbaşkanı olarak demokrasinin güçler ayrılığı ilkesine uymayan iki tüzel kişiliği olmasının varlık temeli siyasi hukuktur.

Siyasi hukuku demokrasinin hukuk literatüründe boş yere aramayın, orada öyle bir hukuk yoktur. Siyasi hukuk ararsanız, yürürlükteki Anayasa’da ve yasalarda arayın, orada bulabilirsiniz. Günümüzde uygulanan OHAL yasasının hukuku, siyasi hukuktur. Baskı rejimlerinin ve finans oligarşisi diktatörlüğünün genel hukuku, siyasi hukuktur.

Cumhurbaşkanı’nın Yunanistan ziyaretinde gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta, “soydaşlarımızın sorunu” Baş Müftü seçimiyle ilgili (dinî) olduğu halde, kendi partisinin ideolojisine de ters düşerek Türklerin azınlık olma talebinin öne çıkarılmasıdır.

Bu ırkçı bir yaklaşımdır. Türkiye için bölücülüğün dikalâsıdır.

Türkiye ve Yunanistan Yunanistandaki Türkleri soy olarak azınlık kabul etseler bile, bu değişiklik gerçekleşemez. Gerçekleşmesi için, Lozan Antlaşması’nda taraf olan sekiz ülkenin dinî azınlıkları soy olarak azınlık kabul etmesinden sonra, Birleşmiş Milletler’in de bu değişikliği oy çokluğu ile kabul etmesi gerekir.

Koşullar bilindiği halde, Adalet ve Kalkınma Partisi günümüzde dinci siyaseti uygularken niçin söylemde ırkçı milliyetçiliği öne çıkarmaktadır?

Mevcut durum, dinciliğin ırkçı milliyetçilikle 2016 Anayasa referandumu öncesinde yaptığı ittifakın sonucudur. Takiyye sloganı olarak “yerli ve millî” kavramı üretilmiştir. Sloganın “yerli” bölümü, ırkçı milliyetçiliği ifade etmektedir. “Millî” bölümü 1. Meşrutiyet öncesinden bu yana “dinî” demektir. Günümüzde ise, “millî” kelimesi ulusal anlamına gelmektedir. Ulusal olan yerliyi de kavrar. 

Adalet ve Kalkınma Partisi daha evvel içtiği Cemaat zehirini şimdi kusmaktadır. Oluşan boşluğu ırkçı milliyetçilik zehiri ile doldurmuştur. Lakin, bu zehiri kusamaz. İçtiği zehir arseniktir.

Son söz: Kendi içinde demokrasi olmayan parti, demokrasinin temel unsuru olamaz. Gericiliğin odağı olmuş parti, yurduna yurttaşına yararlı iş yapamaz. Nokta!.. 





Sınıfsız Toplum Platformu