Sayfalar

Ters ilişkicezası başbakan yaptı

Kayahan Uygur yazdı… 

 

 

“Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız” diyordu eski bir reklam. Brezilya’nın devrik başkanı Bolsonaro’nun kendi iktidarı altında yapılan seçimlerin hileli olduğunu iddia etmesi bana bu sloganı anımsattı. Başkanlık seçimlerinde “Cumhuriyetçi ittifakın” adayı olan aşırı sağcı Bolsonaro kendi atadığı yargıçlar tarafından denetlenen sayım işlemlerinde büyük yanlışlıklar yapıldığını söyleyerek sonucun iptalini istedi ve taraftarlarına eylem çağrısı yaptı!

Bolsonaro’nun Evangelist taraftar yığınları kışlalar ve askeri binalar önünde toplanarak lastik yakmaya ve dualar etmeye, milli marş söylemeye başladılar.  Ordunun dini ve devleti komünistlerden korumak için darbe yapmasını istiyorlar. 

MADE İN TÜRKİYE 

ABD’nin devrik başkanı Trump da 2020 Kasım ayında kendi başkanlığı döneminde yapılan seçimleri tanımamış hatta yandaşları 6 Ocak 2021’de ABD Kongresini basmıştı. Bu olayla ilgili yargı süreci hâlâ devam ediyor. Anlaşılıyor ki Brezilya’nın popülist sağ lideri Bolsonaro, yakın arkadaşı olan Trump’ın yolundan gitmekte. Ancak dünya popülist sağında bu akımı başlatan elbette ne o ne de ötekisi. Türkiye’nin son başbakanı Binali Yıldırım 2019 yılında İstanbul Belediye Başkanlığı seçimini kaybedince “çünkü çaldılar”  demiş ve partisinin yöneticileri bu sözü bir slogan haline getirmişlerdi. Sonunda seçimi kabul edip mazbatayı vermek zorunda kaldılar ama yenilgiyi halen dahi hazmedebilmiş değiller.

Son yazılarımda Japonya’da Moon cemaatinin, Brezilya ve ABD’deki Evangelistlerin sağ iktidarları desteklemek için nasıl sızma, nüfuz ve yayılma faaliyetleri yürüttüklerini anlatmış ve bu örgütler ile Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar arasındaki benzerliğe dikkat çekmiştim. Anlaşılan Türkiye bir cins laboratuvar ve dünyadaki değişik ülkelerin iç politikaları incelendiğinde aralarındaki paralellikler hemen göze çarpıyor. 


MALEZYA’DA İSLAMCILIK DÖNEMİ KAPANDI 


Bu benzer ülkelerden biri olan Malezya’da geçen hafta seçim sonrası pazarlıklar bitti ve 20 yıldır ana muhalefet liderliği yapan Enver İbrahim Başbakan oldu. Bir kumpasla onu içeri attırmış olan ve yıllardır ülke politikasında önemli bir rol oynayan Mahathir Mohamad adlı siyasal İslamcı lider ise vekil bile seçilemedi. 


Kendisi de gençliğinde sıkı bir İslamcı olarak o partinin gençlik kollarını yöneten Enver İbrahim bir zamanlar halk arasındaki Doktor M. denilen Mahathir’in sağ koluydu ve onun yerine geçeceği varsayılıyordu. Ancak Enver ülkedeki Malay etnik grubu lehinde yapılan ayrımcılıklara karşı çıktığı ve devlet yönetiminde liyakat istediği için 1998 yılında tasfiye edildi ve İslamcılıktan uzaklaştı.

Reform isteyen ve yeni bir parti kuran Enver, İslamcıların düzenlediği bir kumpasla ve gizli tanık ifadeleriyle  “eşcinsel ilişki” suçlamasından yargılandı ve 5 yıl hapis yattı. Malezya’da “ters ilişki” başlığı altında bir suç sayılan eşcinsellikten hapis yatmak için parayla satın alınmış iki tanığın ifadesi yetiyordu. Siyasal İslamcı kültürü kumpası, şantajı, montajı, sahte belgeyi, yargıç ve savcı kullanmayı çok seviyordu. Zaten devlet kadroları açık ve gizli İslamcılarla doluydu.

Malezya’da halk tabiriyle “keser döndü, sap döndü” ve sonunda Malezyalılar bir zamanlar adi bir iftirayla yaftalayıp hapse attıkları Enver İbrahim’i Başbakan yapmak zorunda kaldılar.  Malezya Türkiye’deki siyasal İslamcı akım üzerinde çok etkili olmuş bir ülkedir ve Mahathir de birçok ünlü İslamcımızın ideoloğu sayılır. Yıllarca örnek alınan Malezya’daki gelişmelerden çıkarılacak çok ders olduğu muhakkak. 

MALEZYA İSLAMI VE TÜRKİYE 

Malezya’da ekonomik kalkınmayı ülkedeki Çinli azınlık, bir miktar da Hindistan kökenliler gerçekleştirmiştir. Malezya’da çoğunluğu oluşturan Müslümanlar ise İslam geleneklerine uygun olarak onlara  “zimmi” muamelesi yapmışlardır. Tarihte birçok İslam devleti ekonomide, bilimde, sanatta, kültürde kısacası uygarlıkta gayrimüslim ya da gayrimüslim kökenlilerden çok yararlandıkları halde onları yüksek vergi ve baskılarla ezmekten geri kalmamışlardı. Malezya’da da durum farklı değildi. İşte Enver İbrahim bu ayrımcılığa karşı çıkıp eşit yurttaşlık ilkesine ve devlet kadrolarında bilgi ve uzmanlığa önem vermesi nedeniyle İslamcılar tarafından düşman ilan edilmişti. Ne kadar tanıdık değil mi? İslamcılar bazen hatta kendi Müslüman vatandaşlarına da “zimmi” muamelesi yapıyorlar.

Malezya’da kullanılan daha tanıdık bir kavram var: “Yerli ve milli”. Yerli ve milli olmak, hegemonyacı büyük güçlere karşı ulusal bağımsızlığı savunmak tüm dünya halkları gibi biz Türklerin de en değer verdiğimiz kavramlardan biridir. Ancak Malezyalı İslamcılar bunu da çarpıtıyor ve perdeleyerek anlatıyorlar.

Malezya’da “Bumiputras” yani yerli, o yerin insanı olmak diye bir kavram var.  İslamcılığın o ülkedeki kurucusu Mahathir Mohamad, bu yerlilik kavramını ataları Malezya’da belki de Hristiyan olarak doğmuş olan Malay ırkına mensup mafya-iş insanlarına ve menfaat çetelerine ayrıcalık tanımak amacıyla kullandı. “Milli” kavramı da Arap-İslam kültüründe olduğu gibi Malezya’da da “İslam milletinden olmak” şeklinde anlaşıldı. Kısacası Malezya İslamcıları “yerli ve milli” kavramıyla ataları o topraklarda doğmuş olup da sonradan fetihler nedeniyle bir şekilde Müslüman olmuş avdeti yani dönme gruplara avantaj sağlamak için uydurdular. Şimdi Enver İbrahim bu durumu “her Malezyalı eşittir”, “Malezya’da ayrım olmayacaktır” sloganlarıyla değiştirmeye çalışıyor. Bu reformcu yaklaşımda elbette ki Malezya’ya bir süredir sıcak bakmayan Çin ve Çinli diaspora sermayesini tekrar kazanma arzusu da rol oynuyor. 

PAKİSTAN ORDUSUNDA NÖBET DEĞİŞİMİ 

“Yok aslında birbirimizden farkımız” reklam sloganını anımsatan geçen haftanın gelişmelerinden biri de Perşembe günü Pakistan’da yaşandı.  Pakistan’ın ABD politikalarıyla ters düşen popülist Başbakanı İmran Han Nisan ayında mecliste oluşan bir koalisyon tarafından düşürülmüştü. Tahrik-i İnsaf Partisi başkanı İmran Han kendisine haksızlık yapıldığı iddiasıyla Ekim ayında taraftarlarını toplamış ve Lahor’dan başkent İslamabad’a kadar sürecek bir yürüyüş başlatmıştı.

Yürüyüş sırasında 3 Kasım günü İmran Han’a yönelik bir suikast girişimi oldu ve bu eylem yarıda kesildi. Suikastçı Faysal Butt yakalandı ve kendisini İmran Han’dan nefret eden bir “yalnız kurt” olarak tanımladı. Bu coğrafyada kurtların asla yalnız olmadıkları iyi bilinirken, görev süresi 29 Kasım’da bitecek olan Genelkurmay Başkanı Cevat Bajva’ya yeni bir 3 yıllık uzatma dönemi tanınmayacağı anlaşıldı.  İki olay arasında ne ilgi var diyecekseniz ama “genişletilip esnetilmiş” Ortadoğu’da her şey birbirine geçmiştir.

2016’dan beri Genelkurmay Başkanlığı yapan Bajva’nın yerine de eski İstihbarat Başkanı Orgeneral Asım Münir’in geleceği anlaşıldı. Münir, bir dönem ünlü Pakistan istihbarat örgütü İSİ ile askeri istihbaratın başkanlığını birlikte yapmıştı. Hem de özel kuvvetler komutanıydı. Pakistan Cumhurbaşkanı Arif Alvi, Asım Münir’in Genelkurmay Başkanlığı ile ilgili kararnameyi Perşembe akşamı imzaladı. Böylece Bajva da emekliye ayrıldı.

YENİ DÖNEM YENİ İSİMLER 

Burada Türkleri hiç şaşırtmayacak bir siyasal incelik var. Yeni Genelkurmay Başkanı Asım Münir istihbaratın başında iken eski Başbakan İmran Han onu görevden almış ve böylece sadece 8 ay süren istihbarat başkanlığı kariyerine son vermişti. Bu görevden almaya İmran Han’ın tarikatçı eşi Büşra Bibi’ye bir iş insanı tarafından hediye edilen milyon dolarlık elmas konusunun yol açtığı iddia edilmiş olsa da işin içinde görüş ayrılıkları olduğu anlaşılıyor. Asım Münir’in siyasal İslam’ın popülist politikacılar tarafından hem de çok aşırı biçimde araç olarak kullanılmasına artık son verilmesini isteyen çevrelere yakın olduğu şeklinde yorumlar var. Nitekim Arap medyası kendisini Suudi Arabistan’ın son yıllarda almış olduğu İhvan karşıtı çizgiye yakın olduğunu ima eden yorumlara yer veriyor.  Münir, uzun bir süre de orada görev yapmış ve bazı ilişkiler kurmuş.

Öte yandan ABD’yi rahatsız eden Pakistan-Çin yakınlaşması konusunda Münir’in tavrını bilmek de oldukça ilginç olurdu. Her ne kadar Pakistanlı yorumcular Münir için “siyasetin tamamen dışında ve buna çok karşı” deseler de haklarında bu konuda yeminler edilenlerin çok değişik davrandıkları da görülmemiş olaylardan değildir.

Kesin olan bir nokta var, sınırda görev yaptığı dönemde görüldüğü gibi yeni Pakistan Genelkurmay Başkanı Münir, Afganistan Taliban destekli Peştun teröristlerine yani Taliban’ın Pakistan koluna eskisinden çok daha sert davranacaktır. Bu da dünya barışı için olumlu bir gelişmedir.

Pakistan, komşusu Afganistan’da cihatçı terörü desteklemenin bedelini çok kayıplar yaşayarak öğrendi. Hem göçten kaynaklanan ekonomik sorunlarla karşılaştı, hem de ülkede önemli iç güvenlik riskleri oluştu. Çok iyi ve profesyonel bir asker olan Orgeneral Münir umarım Pakistan uyanışının sembolü olur. Darısı komşu ülkelerdeki cihatçı teröre destek vermiş ve göçmen istilasına uğramış diğer ülkelerin başına. 

Kayahan Uygur
Odatv.com

https://www.odatv4.com/analiz/ters-iliski-cezasi-basbakan-yapti-260033

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

İstanbul Sözleşmesi: Danıştay kararı ve sonrası

Rıza Türmen

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi kadınların şiddete karşı korunmasında büyük bir gedik yaratıp korumanın eşiğini düşürmüş ve bir yaşam hakkı sorunu doğurmuştur. Bu durumda Danıştay kararı kesinleştikten sonra AYM ve AİHM’e bireysel başvuruda bulunulması kapısı açılmıştır

Kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi konusundaki İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilmesine ilişkin Cumhurbaşkanı Kararı’nın iptali için açılan davayı Danıştay 10. Dairesi reddetti. Hiç şaşırmadım. Bunun tersine karar vermek kimin haddine? Karar Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nda temyiz edilebilir. Ancak sonucunun değişmesi beklenmemeli.

Danıştay kararının anlamı şu: TBMM’nin kabul ettiği bir yasayla yürürlüğe giren bir uluslararası andlaşmadan Türkiye, Cumhurbaşkanı’nın tek yanlı bir kararıyla çekilebilir. Meclis’in iradesini hiçe sayarak. Çekilme kararının hukuksal dayanağı, kararın metninde belirtildiği gibi 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi. Buna göre, “Milletlerarası andlaşmaların … hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve ve bunları sona erdirme Cumhurbaşkanı kararı ile olur.” Buna karşılık Anayasa'nın 90. maddesi, Cumhurbaşkanı’nın uluslararası andlaşmaları onaylamasını TBMM’nin bir kanunla uygun bulmasına bağlamakta.

Fotoğraf: Emre Orman / csgorselarsiv.org

Danıştay kararına göre “9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi ile bir milletlerarası andlaşmayı onaylama veya sona erdirme konusunda Cumhurbaşkanı'na tam bir yetki tanınarak bu işlemler Cumhurbaşkanı’nın takdirine bırakılmıştır.”

Burada sorun, Sözleşme’den çekilmenin Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle düzenlenip düzenlenemeyeceği. Danıştay kararına muhalefet oyu veren iki üyenin de görüşlerinde belirttiği gibi, Anayasa'nın 104/17 maddesi uyarınca, “Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.” TBMM'nin kabul ettiği uygun bulma kanununa bağlı olarak onaylanan uluslararası andlaşmalar kanun hükmünde. Anayasa 90/5 maddesi bu konuda açık. “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.” der bu madde. Ortada bir yasa olduğuna göre bu konu Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisi dışında kalır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesine de konu olmaz.

Kaldı ki, gene Anayasa 104. madde gereğince temel haklar, kişi haklarına ilişkin konular Cumhurbaşkanı kararnamesi ile düzenlenemez. Kadınların şiddete karşı korunmasının bir temel insan hakkı olduğu kuşkusuz. Bu nedenle de bu hak Cumhurbaşkanı kararnamesiyle düzenlenemez.

Ayrıca Anayasa’nın 13. maddesi var. Bu maddeye göre temel hak ve özgürlükler ancak kanunla sınırlanabilir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, kadınları şiddetten koruyan uluslararası kalkanı ortadan kaldırmakta ve sonuçları bakımından temel bir insan hakkına sınırlama getirmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin Danıştay tarafından iptali kapısı kapanmak üzere olduğuna göre, AYM’e ve AİHM’e bireysel başvuru yapılabilir mi? Sözleşmeden çekilmek bir insan hakkı ihlali doğurur mu?

Her şeyden önce böyle bir başvurunun şiddet mağduru kişi ya da kişiler tarafından yapılması gerekir. Böyle bir konuda AİHM’in ilk inceleyeceği konu, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin, başvurucuların yaşama hakkına, kötü muamele yasağına müdahale olup olmadığı, dolayısıyla başvurucuların mağdur sıfatını taşıyıp taşımadıkları olacak. Davanın en önemli yanı da bu.

Olayımızda sorun mevcut bir yasadan değil, bir yasa hükmünde olan uluslararası andlaşmanın yürürlükten kaldırılarak kadınların bu andlaşmanın korumasından yoksun bırakılmasından kaynaklanıyor. Türkiye gibi kadına şiddetin böylesine yaygın olduğu bir ülkede, İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği korumadan vazgeçilmesi yaşam hakkı ve kötü muamele yasağı, bakımından bir müdahaledir ve şiddet gören kadınlar ya da LGBTİ+’ler, korumanın kaldırılmasından etkilenen mağdur sıfatına sahiptir.

Hükümetin görüşü, Türkiye’de kadınları şiddete karşı koruyan yasal önlemlerin ve buna dayanan düzenlemelerin yeterli olduğu, İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü önlemlerin ek bir koruma getirmediği yolunda. Aynı görüş Danıştay tarafından da paylaşılmakta. Oysa 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile İstanbul Sözleşmesi’ni karşılaştırdığımızda İstanbul Sözleşmesi’nin çok daha etkili bir koruma getirdiğini görüyoruz. Zaten 6284 sayılı yasa da 1. maddesinde İstanbul Sözleşmesi’ni esas aldığını belirtiyor. İstanbul Sözleşmesi Türkiye bakımından ortadan kaldırıldığına göre, 6284 sayılı yasanın dayandığı temel de artık yok.

İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasadan çok daha geniş kapsamlı. Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi, bununla mücadele edilmesi yanında mağdurların korunması ve suçluların adalet karşısına çıkarılmasını öngören ayrıntılı hükümler içeriyor. Ayrıca, erken ve zorla evlendirmeleri yasaklıyor, eğitim ve bilinçlendirmeye ilişkin hükümlere yer veriyor. Namus cinayetlerine karşı önlem alınmasını istiyor. Kadına karşı şiddet suçlarını şikâyete bağlı olmaktan çıkarıyor. Nihayet, Sözleşme’nin devletlerce uygulanmasını denetlemekte görevli, uzmanlardan oluşan bir denetim mekanizması kuruyor. 6284 sayılı yasa kadını şiddete karşı koruyacak önlemlerle sınırlı kalırken, İstanbul Sözleşmesi bunun çok ötesine geçiyor. Kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik önlemleri içeriyor.

Hükümet, Danıştay savunmasında Sözleşme’den çekilme gerekçesini açıklamıyor. Sadece “iç hukukumuzda kadınlara yönelik şiddetle mücadele konusunda gerekli düzenlemelerin bulunduğu, sözleşmeden çekilmenin uygulama bakımından bir eksikliğe yol açmayacağı”nı belirtmekle yetiniyor. AYM ya da AİHM’e verilecek savunmada bu yeterli değil. Hükümet çekilme nedenlerini açıklamak zorunda. Ne diyecek Hükümet? “Sözleşme’de ‘cinsel yönelim’ sözcükleri var. Bu LGBTİ+’ları de kapsar. O yüzden çekildim.” Ya da “Sözleşme’deki ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ sözcükleri Türk aile yapısına uymuyor.” mu diyecek? Bu tür gerekçeleri okuyan AİHM yargıçlarının yüzlerinde belirecek gülümsemeyi şimdiden görür gibiyim.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf devletler yetki alanları içinde yaşayanların yaşam hakkını koruyarak önlemleri almakla yükümlüdür. Devletlerin bu pozitif yükümlülüğü sadece kadınları şiddete karşı korumayı değil, herkesin, LGBTİ+’lerin de, yaşam hakkını kapsar. Bu amaçla devletin caydırıcı bir yasal ve idari çerçeveye sahip olması gerekir. Bu yasal çerçeve hem önleyici, hem etkili bir biçimde cezalandırıcı nitelikte olmalıdır. İstanbul Sözleşmesi böyle bir yasal çerçeve oluşturuyordu.

Türkiye’de kadına karşı şiddeti önlemekte 6284 sayılı yasanın yeterli olmadığı somut verilerle ortada. Bir kere, yasada kadın-erkek eşitliği kavramına yer verilmiyor. Hükümet tarafından hazırlanan eylem planlarında da eşitlik kavramı yok. Oysa kadın-erkek eşitliğiyle şiddetin önlenmesi arasında yakın bir ilişki var. Eşitlik sağlanmadan şiddet önlenemez. Kadın-erkek eşitliğinin davranışlarla içselleştirilmesi, ancak küçük yaşta verilen eğitimle olabilir. O nedenle, kadına karşı şiddetin önlenmesi için eşitliği, eğitimi, bilinçlendirmeyi kapsayan bütüncül bir çerçeveye ihtiyaç var. İstanbul Sözleşmesi böyle bir çerçeve sunuyordu.

İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı suç işleyenlerin soruşturulmasına, cezalandırılmasına ilişkin ayrıntılı hükümler içeriyor. 6284 sayılı yasa, bu konuları TCK’nın genel hükümlerine bırakmış. Oysa TCK kadına karşı şiddetin her şeklini kapsamıyor. Örneğin, erken ve zorla evlendirmeler, psikolojik şiddet gibi şiddet türleri TCK’da suç olarak düzenlenmiyor. Ayrıca, ev içi şiddetin kapsamı 6284 sayılı yasada, İstanbul Sözleşmesi’ne kıyasla çok daha dar. TCK’da kadına karşı şiddet suçlarının soruşturulmasının şikâyete bağlı olması da mevcut hukuksal çerçevenin yetersizliğini gösteriyor.

Her şeyin ötesinde en önemli sorun, Opuz/Türkiye davasında olduğu gibi, ilgili makamların kadına karşı şiddeti bir aile için anlaşmazlık olarak görmeleri ve mağduru şikâyetten vazgeçirmeye çalışmaları. Başka bir sorun da suçluya haksız tahrik hükümleri uygulanarak en az ceza verilmesi. Oysa İstanbul Sözleşmesi, şiddet failinin namus, gelenek, görenek, onur, kültür gibi nedenlerle cezada indirim yapılamayacağını garanti altına alıyor. 6284 sayılı yasada böyle bir sınırlama yok. Ayrıca, İstanbul Sözleşmesi, aile uyuşmazlıklarında arabulucuğu yasaklarken Türkiye’de arabuluculuk kurumu aile içi uyuşmazlıklarda da geçerli.

Bu genel manzara karşısında hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmakla, yetki alanı içindeki kişilerin (buna mülteciler de dahil) yaşamını uluslararası standartlara uygun bir biçimde korumaktan vazgeçtiği sonucu çıkmakta.

6284 sayılı kanun tasarısının 2012 yılında TBMM’de görüşülmesi sırasında Genel Kurul’da yaptığım konuşmada şöyle demiştim:

“Ailenin korunması” başlığını taşımaktadır kanun. Ailenin korunması ile kadının şiddetten korunması aynı şey değildir, farklı şeylerdir hatta bazen çelişkili şeyler olabilir. Çünkü birçok durumda görüyoruz ki -Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’nin mahkûm edildiği kararda da bu vardı- kadın şiddet dolayısıyla şikâyete gittiği zaman ilgili makamlar “Bu aile işidir, ailenin iç işlerine biz karışmayalım.” gibi bir tutum sergilemektedirler. Bu tutum yüzünden kadın, işte, şikâyeti dikkate alınmamakta, koruma verilmemekte, sonunda da öldürülmektedir. Onun için ailenin korunması aslında kadının korunması anlamına gelmemektedir. Tam tersine, belki de, yani ilgili makamların ailenin işlerine karışabilmesi gerekir ki kadının korunması mümkün olabilsin… Bir de tabii ki, şiddet sadece kadına karşı değil, her türlü cinsel eğilime yöneliktir. Yasanın kapsamında cinsel eğilimler nedeniyle şiddetin önlenmesini dilerdik.” 

Bu sözler 10 yıl sonra da geçerliliğini korumakta.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 2020 Aralık ayında yani İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeden önce, yaptığı toplantıda, AİHM’in ihlal kararı verdiği kadına karşı şiddetle ilgili, İstanbul Sözleşmesi’ne yol açan Opuz kararıyla benzer üç Türkiye kararının uygulama durumunu görüştü. Toplantı sonunda yayımlanan belgede, Türkiye’nin bu konudaki eksikliklerine ve ihmallerine dikkat çekiliyor ve 2022 Aralık toplantısında konunun yeniden ele alınacağı belirtiliyor. Bakanlar Komitesi belgesinde Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nin denetim organı olan GREVIO’nun çalışmalarına yer veriliyor. Aynı eksikliklerin GREVIO çerçevesinde Türk hükümeti ile görüşüldüğünü, İstanbul Sözleşmesi’nin kadına karşı şiddetle ilgili sorunların çözümü için önemli bir sistematik ve yapısal bir araç olduğu vurgulanıyor. Bundan da anlaşılacağı gibi, kadına karşı şiddetle ilgili AİHM kararlarının uygulanması için alınacak genel önlemleri Bakanlar Komitesi büyük ölçüde İstanbul Sözleşmesi mekanizmalarına bırakıyor. İstanbul Sözleşmesi Türkiye bakımından artık yürürlükte olmadığından 2022 Aralık toplantısında Bakanlar Komitesi’nin tutumunda değişiklik yapması ve Türkiye’yi daha çok sıkıştırması beklenir.

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi kadınların şiddete karşı korunmasında büyük bir gedik yaratıp korumanın eşiğini düşürmüş ve bir yaşam hakkı sorunu doğurmuştur. Bu durumda Danıştay kararı kesinleştikten sonra AYM ve AİHM’e bireysel başvuruda bulunulması kapısı açılmıştır.

 

Rıza Türmen kimdir?

Türkiye’nin önde gelen insan hakları hukukçularından ve diplomatlarından olan Rıza Türmen İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

Kanada Montreal McGill Üniversitesi’nden hukuk yüksek lisansı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Siyasal Bilimler doktorası aldı.

Avukatlık stajını yaptıktan sonra, 1966 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli görevlerde bulundu.

1985’de Singapur’a ilk Türk Büyükelçisi olarak atandı.

1993 Birleşmiş Milletler Dünya İnsan Hakları Konferansı’nda ve AGİT, İnsani Boyut Toplantıları’nda Türk Heyeti Başkanlığı’nı yaptı.

1994’te İsviçre’ye Büyükelçi olarak atandı. 1996’da Türkiye’nin Avrupa Konseyi Daimi Temsilcisi oldu.

1998 yılında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığına seçildi. 2008 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

2008’de Türkiye’ye döndükten sonra 10 yıl Milliyet gazetesinde köşe yazıları yazdı.

2011 seçimlerinde CHP İzmir Milletvekili olarak parlamentoya girdi. TBMM Adalet Komisyonu ile Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda görev yaptı.

2009 yılında Türkiye Barolar Birliği Yılın Hukukçusu Ödülü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Üstün Hizmet Ödülü, 2010 yılında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Cumhuriyet Ödülü Rıza Türmen’e verildi.

İnsan Hakları ve hukuk konularında yerli ve yabancı dergilerde yayınlanmış çok sayıda makale ile kitap bölümleri kaleme aldı. “Güçsüzlerin Gücü – Türkiye’de İnsan Hakları” ve “Türkiye’de Demokrasi Arayışı” adlı iki kitabı yayımlandı.

Halen demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarında çalışmalarını sürdüren Rıza Türmen, Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi’nin eş sözcülüğünü yapıyor.

Sanata yakın ilgi duyan ve yaklaşık 40 yıldır çello (viyolonsel) çalan Rıza Türmen, T24’te 2013 yılından beri, ağırlıklı olarak temel haklar, insan hakları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, genel hukuk ve politika konularında yazılar yazıyor.

https://t24.com.tr/yazarlar/riza-turmen/istanbul-sozlesmesi-danistay-karari-ve-sonrasi,36106

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Dunyanın en zengin 10 erkeğinin serveti pandemide iki katına çıktı

17 Ocak 2022

 


Jeff Bezos servetinin çoğunu Blue Origin adlı uzay seyahati projesi için harcadı

 

Yardım kuruluşu Oxfam’a göre, pandemi dünyanın en zenginlerini çok daha zengin ederken daha fazla insanın yoksulluğa itilmesine neden oldu. Dünyanın en zengin 10 erkeğinin toplam servetleri  Mart 2020’den  bu yana iki katına çıktı.

 

Oxfam’ın, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nun açılışında düzenli olarak yayımladığı küresel eşitsizlik odaklı “Eşitsizlik Öldürür” raporuna göre, dünyanın en yoksullarının gelirindeki düşüş, her gün 21 bin kişinin ölümüne sebep oldu.

 

Oxfam CEO’su Danny Sriskandarajah, yardım kuruluşunun ekonomik, ticari ve siyasi elitlerin dikkatini çekmek için raporu her yıl Davos ile aynı zamana denk gelecek şekilde paylaştığını söyledi.

 

Sriskandarajah, bu yılki bulgularla ilgili şunları söyledi:

 

“Bu yıl olanlar ölçeğin dışında. Pandemi sırasında neredeyse her gün yeni bir milyarder yaratıldı. Bu sırada dünya nüfusunun yüzde 99’unun durumu karantinalar, uluslararası ticaretteki düşüş ve uluslararası turizmdeki yavaşlama gibi nedenlerle daha da kötüleşti ve bunun sonucunda 160 milyon insan daha yoksulluğa itildi. Ekonomik sistemimizde derin çatlaklar var.”

 

Yardım kuruluşunun aktardığı Forbes verilerine göre dünyanın en zengin 10 erkeği; Elon Musk, Jeff Bezos, Bernard Arnault ve ailesi, Bill Gates, Larry Ellison, Larry Page, Sergey Brin, Mark Zuckerberg, Steve Ballmer ve Warren Buffet.

 

10 erkeğin servetleri pandemi döneminde 700 milyar dolardan 1,5 trilyon dolara yükseldi ancak servetlerin artış oranları kişiden kişiye değişiyor. Örneğin Musk’ın serveti aynı sürede, yüzde 1000’den fazla büyürken, Gates’in serveti yaklaşık yüzde 30 arttı.

 

‘Covid'den en çok etnik azınlıklar etkilendi’

 

Oxfam’ın raporunda, sağlık hizmetlerine erişim eksikliği, açlık, toplumsal cinsiyet temelli şiddet ve iklim krizinin her dört saniyede bir ölüme katkıda bulunduğu belirtiliyor.

 

Rapora göre pandemi döneminde günlük 5,50 dolardan az gelir kazanan kişi sayısı 160 milyon arttı.

 

Dünya Bankası, üst ve orta gelirli ülkelerde yoksulluk ölçüsü olarak günde 5,50 dolar gelir seviyesini kullanıyor.

 

Raporda öne çıkan diğer bazı notlar şöyle:

 

Salgın, gelişmekte olan ülkeleri, ulusal borçları arttıkça sosyal harcamalarını kısmaya zorluyor

 

Cinsiyet eşitlsizliği pandemi sırasında derinleşti: Çalışan kadınların sayısını 2019’a kıyasla 13 milyon azaldı ve bir daha okula dönmeme riskiyle karşı karşıya kalan kız çocuklarının sayısı 20 milyona çıktı.

 

İngiltere’de yaşayan Bangladeşliler ve ABD’nin siyah nüfusu da dahil olmak üzere, Covid’den en çok etnik azınlık grupları etkilendi

 

Sriskandarajah, “Küresel bir kriz sırasında bile, adil olmayan ekonomik sistemimiz en zenginler için göz kamaştırıcı derecede beklenmedik fırsatlar sunmayı başarıyor ancak en yoksulları koruyamıyor” dedi.

 


Oxfam’a göre pandemiden sonra çok sayıda kız çocuğu okula dönemeyecek.

 

Sriskandarajah, sermaye ve servete daha yüksek vergiler getirilmesini, bu vergi gelirlerinin “kaliteli evrensel sağlık ve herkes için sosyal korumaya” harcanması gerektiğini söylüyor.

 

Oxfam ayrıca, daha geniş üretim ve daha hızlı dağıtım sağlamak için Covid-19 aşılarının fikri mülkiyet haklarından feragat edilmesi çağrısında bulunuyor.

 

Dünya Bankası Başkanı David Malpass, artan küresel eşitsizlik konusundaki endişelerini dile getirerek, enflasyonun etkisini ve bununla mücadeleye yönelik tedbirlerin daha fakir ülkelere daha fazla zarar vereceğini savunmuştu. Malpass, “Daha zayıf ülkelerin görünümü daha da gerileyecek” demişti.

 

Oxfam bu verileri nasıl elde ediyor?

 

Oxfam’ın raporu, Forbes Milyarderler Listesi’nden ve 2000 yılından bu yana küresel servetin dağılımını gösteren yıllık Credit Suisse Global Wealth raporundan alınan verilere dayanıyor.

 

              Dünyadaki en zengin 2153 kişinin serveti '4,6 milyar kişinin servetinden fazla'

 

Forbes anketi, bir kişinin “sahip olduğu” serveti belirlemek için kişinin varlıklarının, özellikle mülk ve arazisinin, eksi borçlarının değerini kullanıyor. Veriler ücretleri veya gelirleri içermiyor.

 

Oxfam metodolojisi geçmişte eleştirilmişti çünkü yüksek borcu olan ancak örneğin gelecekte yüksek kazanç potansiyeli olan bir öğrenci, kullanılan kriterlere göre yoksul olarak kabul ediliyordu.

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60021543

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Davos'ta milyonerlerin aykırı sesi: 'Bizden daha çok vergi alın'

Lucy Hooker

BBC İş Dünyası Muhabiri



Milyonerler Marlene Engelhorn ve Phil White Davos’ta zenginlerden daha fazla vergi kesilmesini talep edenlerin protesto gösterilerine katıldılar

 

İsviçre’deki kayak tatili merkezi Davos’da yapılan Dünya Ekonomik Forumu'na katılan bazı milyoner iş insanları, siyasi liderlere; fiyat artışlarıyla ortaya çıkan geçim krizine karşı, kendileri gibi zenginlerden daha çok vergi alınması çağrısı yaptı. İş insanları, Pazar günü sol görüşlü eylemcilerin yaptığı protesto gösterisine katılarak dünya çapında daha adil vergi politikaları izlenmesi talebini seslendirdiler. 

 

Covid-19 salgınının başlamasından bu yana ilk kez yüz yüze yapılabilen Dünya Ekonomik Forumu, bu yıl Davos’da siyaset ve iş dünyasının önde gelen isimlerini bir araya getirdi. 

 

Fakat son iki yılın sıkıntılı süreçlerinde zenginlerin kârlarını daha da artırması giderek büyüyen eleştirilere yol açıyor. 

 

İngiltere'den milyoner iş insanı Phil White “Dünyanın geri kalanı ekonomik krizin ağırlığı altında ezilirken milyarderler ve dünya liderleri bu kapalı tesiste tarihin dönüm noktalarını tartışmaya geliyor. Siyasi liderlerimizin, en varlıklı, krizin ekonomik etkisini en az hisseden ve bir çoğunun çok az vergi verdiği bilinen bu insanları dinlemeye gelmesi inanılmaz bir şey” dedi ve ekledi: 

 

“Bu konferanstan çıkabilecek tek makul karar zenginleri vergilendirmek olur. Vergilendirin bizi!” 

 

‘Yurtsever milyonerler’

 

Kendilerini Yurtsever Milyonerler diye adlandıran bir iş insanları grubunu temsil eden Phil White servetini ekonomi danışmanlığı yaparak elde etmiş. Mevcut ekonomik sistemin çökmekte olduğunu düşündüğü için Dünya Ekonomik Forumu'na geldiğini ve burada değişim talep eden solcular ve yoksullukla mücadeleyi hedefleyen gruplarla birlikte hareket ettiğini anlatıyor. 

 

Son 10 yıl içerisinde ABD ve Avrupa'da giderek artan sayıda milyoner ve milyarder hükümetleri daha yüksek vergilendirme ve en zenginlerden özel varlık vergisi kesmeye çağırıyorlar. 

 

Davos’taki protesto gösterilerine katılan milyonerlerin sayısı çok değilse de, Forum’a katılan bütün delegelere zenginlere yüksek vergilendirme talebini dile getiren açık mektupta farklı ülkelerden milyonerlerin de imzası var. 

 

Protestolara katılan milyonerlerden Marlene Engelhorn, “Hayatı boyunca zenginliğin avantajlarından yararlanmış biri olarak, ekonominin ne kadar çarpık olduğunun farkındayım ve bir kenarda oturup birilerinin bir yerlerde bir şeyler yapmasını bekleyemeyeceğim” diyor. 

 

Engelhorn, “Bu yıl 250 milyon insan daha aşırı yoksulluk sınırının altına itildiğinde yolun sonuna geldik” diye ekliyor. 

 

Her yıl Davos Forumu sırasında dünyada ekonomik eşitsizliği sergileyen bir rapor yayımlayan İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, son iki yıldır her 30 saatte bir milyoner daha doğduğunu söylüyor. 

 

Oxfam’ın uluslararası örgütlenmesinin başkanı Gabriela Bucher, gelir yelpazesinin diğer ucunda ise bu yıl her 33 saatte bir, 1 milyon kişinin aşırı yoksulluk sınırının altına düştüğünü kaydediyor. 

 

“Ülkeler arasındaki eşitsizlikler son yirmi yıldır azalmaktaydı. Ama pandemi sırasında arttı ve öyle büyük oranlarda arttı ki, iki aşırı zıt yöne doğru giderek yıkıcı sonuçlar yaratıyor ve bu da insanların hayatlarına yansıyor” diyor.

 

Enerji fiyatları geçen yılın sonuna doğru tırmanmaya başlamıştı ama Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra daha da hızlı artmaya başladı. Gıda ve diğer ihtiyaç maddelerinin fiyatları da çok hızlı yükseliyor. 

 

Jeopolitik gerilimler, ticaretle ilgili sorunları çözmeyi de güçleştiriyor ve dünyanın büyük bir kısmında ekonomik büyüme yavaşladı. 

 

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) verilerine göre daha varlıklı ülkeler bu yılın ilk üç ayında ortalama yüzde 0,1 büyüdü. ABD, İtalya ve Japonya ekonomileri bu dönemde küçülürken, Fransa’da büyüme oranı sıfır oldu. İngiltere ekonomisi son 3 ay ortalama yüzde 0.8 büyüyebildi, Mart ayında ise küçüldü. 

 

Dünya Ekonomik Forumu 2022’de daha geç yapılıyor. Bu nedenle Forum’a katılacak 2 bine yakın lider, uzman ve iş insanı, toplantılardan artan zamanlarında İsviçre'nin dağlık kasabasında, alıştıkları kayak kaçamaklarını yapamayacak. 

 

Forum’un ana gündem maddeleri ise Ukrayna’daki savaş, pandemiden çıkış ve iklim krizi var. 

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-61548954

 

 

 

 


https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

 

1 Mayıs mitinginde Gezi tutuklularıyla dayanışma

İstanbul’da 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde on binlerce kişi Maltepe'deki miting alanında toplandı. Mitingde, Gezi Davası tutuklularıyla dayanışma gösterildi.

 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türk Dişhekimleri Birliği’nin (TDB) çağrısıyla Maltepe Meydanı'nda düzenlenen 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Mitingi’ne  on binlerce kişi katıldı. 

 

Sendikalar, emek örgütleri, siyasi partiler ve işçilerin kortej hâlinde geldiği mitingde Gezi davası tutuklularından Mücella Yapıcı ile Can Atalay ve Tayfun Kahraman’ın mesajı okundu. 

 

Sunuculuğunu gazeteci Özlem Gürses ile aktör Bülent Emrah Parlak’ın yaptığı mitingde konuşan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, Gezi Davası’nda verilen cezaları hatırlatarak “Evet Mücella Abla, biz de seninle gurur duyuyoruz. 1 Mayıs Meydanı’nda söz veriyorum. Mücella Abla’nın sözü, Tayfun’un Vera’sı, Can’ın inadı bize emanettir. Onların sözleri 1 Mayıs meydanında emanettir” dedi. 

 

Çerkezoğlu, “Başka bir düzen, tek adamın değil, üretenlerin yönettiği bir düzendir. Bugün 1 Mayıs meydanlarından başlattığımız bu yürüyüşle birlikte ülkemizin aydınlık geleceğini hep birlikte kuracağız. Gelin hep beraber söz verelim. ‘Dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle, tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet.’ Hep birlikte değiştireceğiz. Yeni bir toplumsal düzeni kendi ellerimizle kuracağız. Yolumuz açık olsun. Yaşasın 1 Mayıs” ifadesini kullandı.

 

Maltepe’de düzenlenen 1 Mayıs mitinginden

 

KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik de “Bu hukuksuzluğun, adaletsizliğin hesabını soracağımıza söz veriyoruz. Bu baskıcı, otoriter iktidarı uyarmaya çalışıyoruz. Zamlara, adaletsizliğe hep birlikte ‘dur’ diyoruz. Aylardır ülkenin dört bir yanında kamu emekçisi, işçisi, emeklisi ‘geçinemiyoruz’ diyerek sesini duyurmaya çalışıyor. Savaşa, sömürüye, adaletsizliğe hep birlikte ‘dur’ diyoruz. Bugün ülkemizde genç işsizlik aldı başını gidiyor. İşçi cinayetlerinde katliam yaşanıyor” diye konuştu.

 

Taksim Meydanı’na giriş yasağı: 164 gözaltı

 

1 Mayıs etkinliklerine izin verilmeyen Taksim Meydanı’na ise sadece sendika temsilcilerinin girişine izin verildi.

 

İstanbul Valiliği tarafından 1 Mayıs nedeniyle kapatılan Taksim Meydanı’na çıkmak isteyen 164 kişiyse gözaltına alındı. İzinsiz grupların Taksim’e çıkmak istediğini belirten İstanbul Valiliği, “Beyoğlu, Beşiktaş ve Şişli kaymakamlıklarımızca 2911 Sayılı Kanun uyarınca alınan kararlara aykırı olarak; izinsiz toplantı ve gösteri yapmak amacıyla yürüyüş yapan ve slogan atan, güvenlik güçlerimizin uyarılarına rağmen dağılmayan ve mukavemetle karşılık veren toplam 164 kişi yakalanmış ve haklarında işlem başlatılmıştır” bilgisini kamuoyuyla paylaştı. Valiliğin açıklamasında, “İstanbul'da ‘1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ kapsamında bugün Taksim Cumhuriyet Anıtı'na çelenk sunmak, Kazancı Yokuşu'na karanfil bırakmak ve basın açıklaması yapmak, Maltepe Etkinlik Alanında miting yapmak amacıyla talepte bulunan sendika ve sivil toplum kuruluşlarına, valiliğimizce gerekli izinler verilmiştir” denildi. 

 

DHA’nın haberine göre, İstanbul Valiliği tarafından verilen izin doğrultusunda sırayla Taksim Meydanı’na giren DİSK, Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Hak-İş), Sivil Memurlar Sendikası (SİME-SEN), Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu ve Savunma Büro ve Destek Hizmetleri Sendikası (SAVDES-SEN) Cumhuriyet Anıtı’na 1 Mayıs çelengi koydu. Sendikalar, Kazancı Yokuşu’na da karanfil bıraktı.

 

DiSK Başkanı Çerkezoğlu, burada yaptığı açıklamada, “1 Mayıs meydanı, Taksim Meydanı’dır. Yıllarca 1 Mayıs’ın ve Taksim’in özgürleştirilmesi için uzun mücadeleler verdik. 2010, 2011 ve 2012 yıllarında sadece Türkiye’nin değil dünyanın en büyük 1 Mayısını yaptık bu meydanda” dedi. 

 

1977 yılındaki 1 Mayıs kutlamalarında Kazancı Yokuşu’nda hayatını kaybedenleri andıktan sonra Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakan Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan, “1 Mayıs’ı barışçıl şekilde yapmak ve ülkemizde 1 Mayıs’ı kaos günü olmaktan kurtarmak için büyük çaba sarf ettik. Bugün bazı örgütlerin bu meydanda ısrar etmemeleri, bunun yerine başka meydanlarda kutlamalarını saygıyla ve takdirle karşılıyorum. Evet Taksim’in bizim için anlamı çok büyük ama aynı zamanda Türkiye’nin bütün meydanları 1 Mayıs meydanıdır” açıklamasında bulundu. 

 

22 binden fazla polis görevli

 

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 1 Mayıs önlemleri kapsamında il genelinde 22 bin 171 polisin görev yaptığını açıkladı. Yapılan açıklamada, “Etkinliklerin güvenli ve huzurlu bir şekilde gerçekleştirilebilmesi amacıyla Beyoğlu, Taksim, Şişli’de alınan tedbirler kapsamında ve Maltepe miting alanında toplam 10 bin 196, ilimiz genelinde 1 Mayısla ilgili alınan tedbirler kapsamında ise 22 bin 171 polis görevlendirilmiştir” denildi.

DW, ANKA/CÖ,HT

 

https://www.dw.com/tr/maltepedeki-1-mayıs-mitinginde-gezi-tutuklularıyla-dayanışma/a-61650797

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com