Sayfalar

İstanbul Sözleşmesi: Danıştay kararı ve sonrası

Rıza Türmen

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi kadınların şiddete karşı korunmasında büyük bir gedik yaratıp korumanın eşiğini düşürmüş ve bir yaşam hakkı sorunu doğurmuştur. Bu durumda Danıştay kararı kesinleştikten sonra AYM ve AİHM’e bireysel başvuruda bulunulması kapısı açılmıştır

Kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi konusundaki İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilmesine ilişkin Cumhurbaşkanı Kararı’nın iptali için açılan davayı Danıştay 10. Dairesi reddetti. Hiç şaşırmadım. Bunun tersine karar vermek kimin haddine? Karar Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nda temyiz edilebilir. Ancak sonucunun değişmesi beklenmemeli.

Danıştay kararının anlamı şu: TBMM’nin kabul ettiği bir yasayla yürürlüğe giren bir uluslararası andlaşmadan Türkiye, Cumhurbaşkanı’nın tek yanlı bir kararıyla çekilebilir. Meclis’in iradesini hiçe sayarak. Çekilme kararının hukuksal dayanağı, kararın metninde belirtildiği gibi 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi. Buna göre, “Milletlerarası andlaşmaların … hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve ve bunları sona erdirme Cumhurbaşkanı kararı ile olur.” Buna karşılık Anayasa'nın 90. maddesi, Cumhurbaşkanı’nın uluslararası andlaşmaları onaylamasını TBMM’nin bir kanunla uygun bulmasına bağlamakta.

Fotoğraf: Emre Orman / csgorselarsiv.org

Danıştay kararına göre “9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi ile bir milletlerarası andlaşmayı onaylama veya sona erdirme konusunda Cumhurbaşkanı'na tam bir yetki tanınarak bu işlemler Cumhurbaşkanı’nın takdirine bırakılmıştır.”

Burada sorun, Sözleşme’den çekilmenin Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle düzenlenip düzenlenemeyeceği. Danıştay kararına muhalefet oyu veren iki üyenin de görüşlerinde belirttiği gibi, Anayasa'nın 104/17 maddesi uyarınca, “Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.” TBMM'nin kabul ettiği uygun bulma kanununa bağlı olarak onaylanan uluslararası andlaşmalar kanun hükmünde. Anayasa 90/5 maddesi bu konuda açık. “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.” der bu madde. Ortada bir yasa olduğuna göre bu konu Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisi dışında kalır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesine de konu olmaz.

Kaldı ki, gene Anayasa 104. madde gereğince temel haklar, kişi haklarına ilişkin konular Cumhurbaşkanı kararnamesi ile düzenlenemez. Kadınların şiddete karşı korunmasının bir temel insan hakkı olduğu kuşkusuz. Bu nedenle de bu hak Cumhurbaşkanı kararnamesiyle düzenlenemez.

Ayrıca Anayasa’nın 13. maddesi var. Bu maddeye göre temel hak ve özgürlükler ancak kanunla sınırlanabilir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, kadınları şiddetten koruyan uluslararası kalkanı ortadan kaldırmakta ve sonuçları bakımından temel bir insan hakkına sınırlama getirmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin Danıştay tarafından iptali kapısı kapanmak üzere olduğuna göre, AYM’e ve AİHM’e bireysel başvuru yapılabilir mi? Sözleşmeden çekilmek bir insan hakkı ihlali doğurur mu?

Her şeyden önce böyle bir başvurunun şiddet mağduru kişi ya da kişiler tarafından yapılması gerekir. Böyle bir konuda AİHM’in ilk inceleyeceği konu, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin, başvurucuların yaşama hakkına, kötü muamele yasağına müdahale olup olmadığı, dolayısıyla başvurucuların mağdur sıfatını taşıyıp taşımadıkları olacak. Davanın en önemli yanı da bu.

Olayımızda sorun mevcut bir yasadan değil, bir yasa hükmünde olan uluslararası andlaşmanın yürürlükten kaldırılarak kadınların bu andlaşmanın korumasından yoksun bırakılmasından kaynaklanıyor. Türkiye gibi kadına şiddetin böylesine yaygın olduğu bir ülkede, İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği korumadan vazgeçilmesi yaşam hakkı ve kötü muamele yasağı, bakımından bir müdahaledir ve şiddet gören kadınlar ya da LGBTİ+’ler, korumanın kaldırılmasından etkilenen mağdur sıfatına sahiptir.

Hükümetin görüşü, Türkiye’de kadınları şiddete karşı koruyan yasal önlemlerin ve buna dayanan düzenlemelerin yeterli olduğu, İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü önlemlerin ek bir koruma getirmediği yolunda. Aynı görüş Danıştay tarafından da paylaşılmakta. Oysa 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile İstanbul Sözleşmesi’ni karşılaştırdığımızda İstanbul Sözleşmesi’nin çok daha etkili bir koruma getirdiğini görüyoruz. Zaten 6284 sayılı yasa da 1. maddesinde İstanbul Sözleşmesi’ni esas aldığını belirtiyor. İstanbul Sözleşmesi Türkiye bakımından ortadan kaldırıldığına göre, 6284 sayılı yasanın dayandığı temel de artık yok.

İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasadan çok daha geniş kapsamlı. Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi, bununla mücadele edilmesi yanında mağdurların korunması ve suçluların adalet karşısına çıkarılmasını öngören ayrıntılı hükümler içeriyor. Ayrıca, erken ve zorla evlendirmeleri yasaklıyor, eğitim ve bilinçlendirmeye ilişkin hükümlere yer veriyor. Namus cinayetlerine karşı önlem alınmasını istiyor. Kadına karşı şiddet suçlarını şikâyete bağlı olmaktan çıkarıyor. Nihayet, Sözleşme’nin devletlerce uygulanmasını denetlemekte görevli, uzmanlardan oluşan bir denetim mekanizması kuruyor. 6284 sayılı yasa kadını şiddete karşı koruyacak önlemlerle sınırlı kalırken, İstanbul Sözleşmesi bunun çok ötesine geçiyor. Kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik önlemleri içeriyor.

Hükümet, Danıştay savunmasında Sözleşme’den çekilme gerekçesini açıklamıyor. Sadece “iç hukukumuzda kadınlara yönelik şiddetle mücadele konusunda gerekli düzenlemelerin bulunduğu, sözleşmeden çekilmenin uygulama bakımından bir eksikliğe yol açmayacağı”nı belirtmekle yetiniyor. AYM ya da AİHM’e verilecek savunmada bu yeterli değil. Hükümet çekilme nedenlerini açıklamak zorunda. Ne diyecek Hükümet? “Sözleşme’de ‘cinsel yönelim’ sözcükleri var. Bu LGBTİ+’ları de kapsar. O yüzden çekildim.” Ya da “Sözleşme’deki ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ sözcükleri Türk aile yapısına uymuyor.” mu diyecek? Bu tür gerekçeleri okuyan AİHM yargıçlarının yüzlerinde belirecek gülümsemeyi şimdiden görür gibiyim.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf devletler yetki alanları içinde yaşayanların yaşam hakkını koruyarak önlemleri almakla yükümlüdür. Devletlerin bu pozitif yükümlülüğü sadece kadınları şiddete karşı korumayı değil, herkesin, LGBTİ+’lerin de, yaşam hakkını kapsar. Bu amaçla devletin caydırıcı bir yasal ve idari çerçeveye sahip olması gerekir. Bu yasal çerçeve hem önleyici, hem etkili bir biçimde cezalandırıcı nitelikte olmalıdır. İstanbul Sözleşmesi böyle bir yasal çerçeve oluşturuyordu.

Türkiye’de kadına karşı şiddeti önlemekte 6284 sayılı yasanın yeterli olmadığı somut verilerle ortada. Bir kere, yasada kadın-erkek eşitliği kavramına yer verilmiyor. Hükümet tarafından hazırlanan eylem planlarında da eşitlik kavramı yok. Oysa kadın-erkek eşitliğiyle şiddetin önlenmesi arasında yakın bir ilişki var. Eşitlik sağlanmadan şiddet önlenemez. Kadın-erkek eşitliğinin davranışlarla içselleştirilmesi, ancak küçük yaşta verilen eğitimle olabilir. O nedenle, kadına karşı şiddetin önlenmesi için eşitliği, eğitimi, bilinçlendirmeyi kapsayan bütüncül bir çerçeveye ihtiyaç var. İstanbul Sözleşmesi böyle bir çerçeve sunuyordu.

İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı suç işleyenlerin soruşturulmasına, cezalandırılmasına ilişkin ayrıntılı hükümler içeriyor. 6284 sayılı yasa, bu konuları TCK’nın genel hükümlerine bırakmış. Oysa TCK kadına karşı şiddetin her şeklini kapsamıyor. Örneğin, erken ve zorla evlendirmeler, psikolojik şiddet gibi şiddet türleri TCK’da suç olarak düzenlenmiyor. Ayrıca, ev içi şiddetin kapsamı 6284 sayılı yasada, İstanbul Sözleşmesi’ne kıyasla çok daha dar. TCK’da kadına karşı şiddet suçlarının soruşturulmasının şikâyete bağlı olması da mevcut hukuksal çerçevenin yetersizliğini gösteriyor.

Her şeyin ötesinde en önemli sorun, Opuz/Türkiye davasında olduğu gibi, ilgili makamların kadına karşı şiddeti bir aile için anlaşmazlık olarak görmeleri ve mağduru şikâyetten vazgeçirmeye çalışmaları. Başka bir sorun da suçluya haksız tahrik hükümleri uygulanarak en az ceza verilmesi. Oysa İstanbul Sözleşmesi, şiddet failinin namus, gelenek, görenek, onur, kültür gibi nedenlerle cezada indirim yapılamayacağını garanti altına alıyor. 6284 sayılı yasada böyle bir sınırlama yok. Ayrıca, İstanbul Sözleşmesi, aile uyuşmazlıklarında arabulucuğu yasaklarken Türkiye’de arabuluculuk kurumu aile içi uyuşmazlıklarda da geçerli.

Bu genel manzara karşısında hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmakla, yetki alanı içindeki kişilerin (buna mülteciler de dahil) yaşamını uluslararası standartlara uygun bir biçimde korumaktan vazgeçtiği sonucu çıkmakta.

6284 sayılı kanun tasarısının 2012 yılında TBMM’de görüşülmesi sırasında Genel Kurul’da yaptığım konuşmada şöyle demiştim:

“Ailenin korunması” başlığını taşımaktadır kanun. Ailenin korunması ile kadının şiddetten korunması aynı şey değildir, farklı şeylerdir hatta bazen çelişkili şeyler olabilir. Çünkü birçok durumda görüyoruz ki -Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’nin mahkûm edildiği kararda da bu vardı- kadın şiddet dolayısıyla şikâyete gittiği zaman ilgili makamlar “Bu aile işidir, ailenin iç işlerine biz karışmayalım.” gibi bir tutum sergilemektedirler. Bu tutum yüzünden kadın, işte, şikâyeti dikkate alınmamakta, koruma verilmemekte, sonunda da öldürülmektedir. Onun için ailenin korunması aslında kadının korunması anlamına gelmemektedir. Tam tersine, belki de, yani ilgili makamların ailenin işlerine karışabilmesi gerekir ki kadının korunması mümkün olabilsin… Bir de tabii ki, şiddet sadece kadına karşı değil, her türlü cinsel eğilime yöneliktir. Yasanın kapsamında cinsel eğilimler nedeniyle şiddetin önlenmesini dilerdik.” 

Bu sözler 10 yıl sonra da geçerliliğini korumakta.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 2020 Aralık ayında yani İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeden önce, yaptığı toplantıda, AİHM’in ihlal kararı verdiği kadına karşı şiddetle ilgili, İstanbul Sözleşmesi’ne yol açan Opuz kararıyla benzer üç Türkiye kararının uygulama durumunu görüştü. Toplantı sonunda yayımlanan belgede, Türkiye’nin bu konudaki eksikliklerine ve ihmallerine dikkat çekiliyor ve 2022 Aralık toplantısında konunun yeniden ele alınacağı belirtiliyor. Bakanlar Komitesi belgesinde Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nin denetim organı olan GREVIO’nun çalışmalarına yer veriliyor. Aynı eksikliklerin GREVIO çerçevesinde Türk hükümeti ile görüşüldüğünü, İstanbul Sözleşmesi’nin kadına karşı şiddetle ilgili sorunların çözümü için önemli bir sistematik ve yapısal bir araç olduğu vurgulanıyor. Bundan da anlaşılacağı gibi, kadına karşı şiddetle ilgili AİHM kararlarının uygulanması için alınacak genel önlemleri Bakanlar Komitesi büyük ölçüde İstanbul Sözleşmesi mekanizmalarına bırakıyor. İstanbul Sözleşmesi Türkiye bakımından artık yürürlükte olmadığından 2022 Aralık toplantısında Bakanlar Komitesi’nin tutumunda değişiklik yapması ve Türkiye’yi daha çok sıkıştırması beklenir.

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi kadınların şiddete karşı korunmasında büyük bir gedik yaratıp korumanın eşiğini düşürmüş ve bir yaşam hakkı sorunu doğurmuştur. Bu durumda Danıştay kararı kesinleştikten sonra AYM ve AİHM’e bireysel başvuruda bulunulması kapısı açılmıştır.

 

Rıza Türmen kimdir?

Türkiye’nin önde gelen insan hakları hukukçularından ve diplomatlarından olan Rıza Türmen İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

Kanada Montreal McGill Üniversitesi’nden hukuk yüksek lisansı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Siyasal Bilimler doktorası aldı.

Avukatlık stajını yaptıktan sonra, 1966 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli görevlerde bulundu.

1985’de Singapur’a ilk Türk Büyükelçisi olarak atandı.

1993 Birleşmiş Milletler Dünya İnsan Hakları Konferansı’nda ve AGİT, İnsani Boyut Toplantıları’nda Türk Heyeti Başkanlığı’nı yaptı.

1994’te İsviçre’ye Büyükelçi olarak atandı. 1996’da Türkiye’nin Avrupa Konseyi Daimi Temsilcisi oldu.

1998 yılında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığına seçildi. 2008 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

2008’de Türkiye’ye döndükten sonra 10 yıl Milliyet gazetesinde köşe yazıları yazdı.

2011 seçimlerinde CHP İzmir Milletvekili olarak parlamentoya girdi. TBMM Adalet Komisyonu ile Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda görev yaptı.

2009 yılında Türkiye Barolar Birliği Yılın Hukukçusu Ödülü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Üstün Hizmet Ödülü, 2010 yılında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Cumhuriyet Ödülü Rıza Türmen’e verildi.

İnsan Hakları ve hukuk konularında yerli ve yabancı dergilerde yayınlanmış çok sayıda makale ile kitap bölümleri kaleme aldı. “Güçsüzlerin Gücü – Türkiye’de İnsan Hakları” ve “Türkiye’de Demokrasi Arayışı” adlı iki kitabı yayımlandı.

Halen demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarında çalışmalarını sürdüren Rıza Türmen, Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi’nin eş sözcülüğünü yapıyor.

Sanata yakın ilgi duyan ve yaklaşık 40 yıldır çello (viyolonsel) çalan Rıza Türmen, T24’te 2013 yılından beri, ağırlıklı olarak temel haklar, insan hakları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, genel hukuk ve politika konularında yazılar yazıyor.

https://t24.com.tr/yazarlar/riza-turmen/istanbul-sozlesmesi-danistay-karari-ve-sonrasi,36106

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Dunyanın en zengin 10 erkeğinin serveti pandemide iki katına çıktı

17 Ocak 2022

 


Jeff Bezos servetinin çoğunu Blue Origin adlı uzay seyahati projesi için harcadı

 

Yardım kuruluşu Oxfam’a göre, pandemi dünyanın en zenginlerini çok daha zengin ederken daha fazla insanın yoksulluğa itilmesine neden oldu. Dünyanın en zengin 10 erkeğinin toplam servetleri  Mart 2020’den  bu yana iki katına çıktı.

 

Oxfam’ın, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nun açılışında düzenli olarak yayımladığı küresel eşitsizlik odaklı “Eşitsizlik Öldürür” raporuna göre, dünyanın en yoksullarının gelirindeki düşüş, her gün 21 bin kişinin ölümüne sebep oldu.

 

Oxfam CEO’su Danny Sriskandarajah, yardım kuruluşunun ekonomik, ticari ve siyasi elitlerin dikkatini çekmek için raporu her yıl Davos ile aynı zamana denk gelecek şekilde paylaştığını söyledi.

 

Sriskandarajah, bu yılki bulgularla ilgili şunları söyledi:

 

“Bu yıl olanlar ölçeğin dışında. Pandemi sırasında neredeyse her gün yeni bir milyarder yaratıldı. Bu sırada dünya nüfusunun yüzde 99’unun durumu karantinalar, uluslararası ticaretteki düşüş ve uluslararası turizmdeki yavaşlama gibi nedenlerle daha da kötüleşti ve bunun sonucunda 160 milyon insan daha yoksulluğa itildi. Ekonomik sistemimizde derin çatlaklar var.”

 

Yardım kuruluşunun aktardığı Forbes verilerine göre dünyanın en zengin 10 erkeği; Elon Musk, Jeff Bezos, Bernard Arnault ve ailesi, Bill Gates, Larry Ellison, Larry Page, Sergey Brin, Mark Zuckerberg, Steve Ballmer ve Warren Buffet.

 

10 erkeğin servetleri pandemi döneminde 700 milyar dolardan 1,5 trilyon dolara yükseldi ancak servetlerin artış oranları kişiden kişiye değişiyor. Örneğin Musk’ın serveti aynı sürede, yüzde 1000’den fazla büyürken, Gates’in serveti yaklaşık yüzde 30 arttı.

 

‘Covid'den en çok etnik azınlıklar etkilendi’

 

Oxfam’ın raporunda, sağlık hizmetlerine erişim eksikliği, açlık, toplumsal cinsiyet temelli şiddet ve iklim krizinin her dört saniyede bir ölüme katkıda bulunduğu belirtiliyor.

 

Rapora göre pandemi döneminde günlük 5,50 dolardan az gelir kazanan kişi sayısı 160 milyon arttı.

 

Dünya Bankası, üst ve orta gelirli ülkelerde yoksulluk ölçüsü olarak günde 5,50 dolar gelir seviyesini kullanıyor.

 

Raporda öne çıkan diğer bazı notlar şöyle:

 

Salgın, gelişmekte olan ülkeleri, ulusal borçları arttıkça sosyal harcamalarını kısmaya zorluyor

 

Cinsiyet eşitlsizliği pandemi sırasında derinleşti: Çalışan kadınların sayısını 2019’a kıyasla 13 milyon azaldı ve bir daha okula dönmeme riskiyle karşı karşıya kalan kız çocuklarının sayısı 20 milyona çıktı.

 

İngiltere’de yaşayan Bangladeşliler ve ABD’nin siyah nüfusu da dahil olmak üzere, Covid’den en çok etnik azınlık grupları etkilendi

 

Sriskandarajah, “Küresel bir kriz sırasında bile, adil olmayan ekonomik sistemimiz en zenginler için göz kamaştırıcı derecede beklenmedik fırsatlar sunmayı başarıyor ancak en yoksulları koruyamıyor” dedi.

 


Oxfam’a göre pandemiden sonra çok sayıda kız çocuğu okula dönemeyecek.

 

Sriskandarajah, sermaye ve servete daha yüksek vergiler getirilmesini, bu vergi gelirlerinin “kaliteli evrensel sağlık ve herkes için sosyal korumaya” harcanması gerektiğini söylüyor.

 

Oxfam ayrıca, daha geniş üretim ve daha hızlı dağıtım sağlamak için Covid-19 aşılarının fikri mülkiyet haklarından feragat edilmesi çağrısında bulunuyor.

 

Dünya Bankası Başkanı David Malpass, artan küresel eşitsizlik konusundaki endişelerini dile getirerek, enflasyonun etkisini ve bununla mücadeleye yönelik tedbirlerin daha fakir ülkelere daha fazla zarar vereceğini savunmuştu. Malpass, “Daha zayıf ülkelerin görünümü daha da gerileyecek” demişti.

 

Oxfam bu verileri nasıl elde ediyor?

 

Oxfam’ın raporu, Forbes Milyarderler Listesi’nden ve 2000 yılından bu yana küresel servetin dağılımını gösteren yıllık Credit Suisse Global Wealth raporundan alınan verilere dayanıyor.

 

              Dünyadaki en zengin 2153 kişinin serveti '4,6 milyar kişinin servetinden fazla'

 

Forbes anketi, bir kişinin “sahip olduğu” serveti belirlemek için kişinin varlıklarının, özellikle mülk ve arazisinin, eksi borçlarının değerini kullanıyor. Veriler ücretleri veya gelirleri içermiyor.

 

Oxfam metodolojisi geçmişte eleştirilmişti çünkü yüksek borcu olan ancak örneğin gelecekte yüksek kazanç potansiyeli olan bir öğrenci, kullanılan kriterlere göre yoksul olarak kabul ediliyordu.

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60021543

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Davos'ta milyonerlerin aykırı sesi: 'Bizden daha çok vergi alın'

Lucy Hooker

BBC İş Dünyası Muhabiri



Milyonerler Marlene Engelhorn ve Phil White Davos’ta zenginlerden daha fazla vergi kesilmesini talep edenlerin protesto gösterilerine katıldılar

 

İsviçre’deki kayak tatili merkezi Davos’da yapılan Dünya Ekonomik Forumu'na katılan bazı milyoner iş insanları, siyasi liderlere; fiyat artışlarıyla ortaya çıkan geçim krizine karşı, kendileri gibi zenginlerden daha çok vergi alınması çağrısı yaptı. İş insanları, Pazar günü sol görüşlü eylemcilerin yaptığı protesto gösterisine katılarak dünya çapında daha adil vergi politikaları izlenmesi talebini seslendirdiler. 

 

Covid-19 salgınının başlamasından bu yana ilk kez yüz yüze yapılabilen Dünya Ekonomik Forumu, bu yıl Davos’da siyaset ve iş dünyasının önde gelen isimlerini bir araya getirdi. 

 

Fakat son iki yılın sıkıntılı süreçlerinde zenginlerin kârlarını daha da artırması giderek büyüyen eleştirilere yol açıyor. 

 

İngiltere'den milyoner iş insanı Phil White “Dünyanın geri kalanı ekonomik krizin ağırlığı altında ezilirken milyarderler ve dünya liderleri bu kapalı tesiste tarihin dönüm noktalarını tartışmaya geliyor. Siyasi liderlerimizin, en varlıklı, krizin ekonomik etkisini en az hisseden ve bir çoğunun çok az vergi verdiği bilinen bu insanları dinlemeye gelmesi inanılmaz bir şey” dedi ve ekledi: 

 

“Bu konferanstan çıkabilecek tek makul karar zenginleri vergilendirmek olur. Vergilendirin bizi!” 

 

‘Yurtsever milyonerler’

 

Kendilerini Yurtsever Milyonerler diye adlandıran bir iş insanları grubunu temsil eden Phil White servetini ekonomi danışmanlığı yaparak elde etmiş. Mevcut ekonomik sistemin çökmekte olduğunu düşündüğü için Dünya Ekonomik Forumu'na geldiğini ve burada değişim talep eden solcular ve yoksullukla mücadeleyi hedefleyen gruplarla birlikte hareket ettiğini anlatıyor. 

 

Son 10 yıl içerisinde ABD ve Avrupa'da giderek artan sayıda milyoner ve milyarder hükümetleri daha yüksek vergilendirme ve en zenginlerden özel varlık vergisi kesmeye çağırıyorlar. 

 

Davos’taki protesto gösterilerine katılan milyonerlerin sayısı çok değilse de, Forum’a katılan bütün delegelere zenginlere yüksek vergilendirme talebini dile getiren açık mektupta farklı ülkelerden milyonerlerin de imzası var. 

 

Protestolara katılan milyonerlerden Marlene Engelhorn, “Hayatı boyunca zenginliğin avantajlarından yararlanmış biri olarak, ekonominin ne kadar çarpık olduğunun farkındayım ve bir kenarda oturup birilerinin bir yerlerde bir şeyler yapmasını bekleyemeyeceğim” diyor. 

 

Engelhorn, “Bu yıl 250 milyon insan daha aşırı yoksulluk sınırının altına itildiğinde yolun sonuna geldik” diye ekliyor. 

 

Her yıl Davos Forumu sırasında dünyada ekonomik eşitsizliği sergileyen bir rapor yayımlayan İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, son iki yıldır her 30 saatte bir milyoner daha doğduğunu söylüyor. 

 

Oxfam’ın uluslararası örgütlenmesinin başkanı Gabriela Bucher, gelir yelpazesinin diğer ucunda ise bu yıl her 33 saatte bir, 1 milyon kişinin aşırı yoksulluk sınırının altına düştüğünü kaydediyor. 

 

“Ülkeler arasındaki eşitsizlikler son yirmi yıldır azalmaktaydı. Ama pandemi sırasında arttı ve öyle büyük oranlarda arttı ki, iki aşırı zıt yöne doğru giderek yıkıcı sonuçlar yaratıyor ve bu da insanların hayatlarına yansıyor” diyor.

 

Enerji fiyatları geçen yılın sonuna doğru tırmanmaya başlamıştı ama Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra daha da hızlı artmaya başladı. Gıda ve diğer ihtiyaç maddelerinin fiyatları da çok hızlı yükseliyor. 

 

Jeopolitik gerilimler, ticaretle ilgili sorunları çözmeyi de güçleştiriyor ve dünyanın büyük bir kısmında ekonomik büyüme yavaşladı. 

 

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) verilerine göre daha varlıklı ülkeler bu yılın ilk üç ayında ortalama yüzde 0,1 büyüdü. ABD, İtalya ve Japonya ekonomileri bu dönemde küçülürken, Fransa’da büyüme oranı sıfır oldu. İngiltere ekonomisi son 3 ay ortalama yüzde 0.8 büyüyebildi, Mart ayında ise küçüldü. 

 

Dünya Ekonomik Forumu 2022’de daha geç yapılıyor. Bu nedenle Forum’a katılacak 2 bine yakın lider, uzman ve iş insanı, toplantılardan artan zamanlarında İsviçre'nin dağlık kasabasında, alıştıkları kayak kaçamaklarını yapamayacak. 

 

Forum’un ana gündem maddeleri ise Ukrayna’daki savaş, pandemiden çıkış ve iklim krizi var. 

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-61548954

 

 

 

 


https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

 

1 Mayıs mitinginde Gezi tutuklularıyla dayanışma

İstanbul’da 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde on binlerce kişi Maltepe'deki miting alanında toplandı. Mitingde, Gezi Davası tutuklularıyla dayanışma gösterildi.

 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türk Dişhekimleri Birliği’nin (TDB) çağrısıyla Maltepe Meydanı'nda düzenlenen 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Mitingi’ne  on binlerce kişi katıldı. 

 

Sendikalar, emek örgütleri, siyasi partiler ve işçilerin kortej hâlinde geldiği mitingde Gezi davası tutuklularından Mücella Yapıcı ile Can Atalay ve Tayfun Kahraman’ın mesajı okundu. 

 

Sunuculuğunu gazeteci Özlem Gürses ile aktör Bülent Emrah Parlak’ın yaptığı mitingde konuşan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, Gezi Davası’nda verilen cezaları hatırlatarak “Evet Mücella Abla, biz de seninle gurur duyuyoruz. 1 Mayıs Meydanı’nda söz veriyorum. Mücella Abla’nın sözü, Tayfun’un Vera’sı, Can’ın inadı bize emanettir. Onların sözleri 1 Mayıs meydanında emanettir” dedi. 

 

Çerkezoğlu, “Başka bir düzen, tek adamın değil, üretenlerin yönettiği bir düzendir. Bugün 1 Mayıs meydanlarından başlattığımız bu yürüyüşle birlikte ülkemizin aydınlık geleceğini hep birlikte kuracağız. Gelin hep beraber söz verelim. ‘Dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle, tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet.’ Hep birlikte değiştireceğiz. Yeni bir toplumsal düzeni kendi ellerimizle kuracağız. Yolumuz açık olsun. Yaşasın 1 Mayıs” ifadesini kullandı.

 

Maltepe’de düzenlenen 1 Mayıs mitinginden

 

KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik de “Bu hukuksuzluğun, adaletsizliğin hesabını soracağımıza söz veriyoruz. Bu baskıcı, otoriter iktidarı uyarmaya çalışıyoruz. Zamlara, adaletsizliğe hep birlikte ‘dur’ diyoruz. Aylardır ülkenin dört bir yanında kamu emekçisi, işçisi, emeklisi ‘geçinemiyoruz’ diyerek sesini duyurmaya çalışıyor. Savaşa, sömürüye, adaletsizliğe hep birlikte ‘dur’ diyoruz. Bugün ülkemizde genç işsizlik aldı başını gidiyor. İşçi cinayetlerinde katliam yaşanıyor” diye konuştu.

 

Taksim Meydanı’na giriş yasağı: 164 gözaltı

 

1 Mayıs etkinliklerine izin verilmeyen Taksim Meydanı’na ise sadece sendika temsilcilerinin girişine izin verildi.

 

İstanbul Valiliği tarafından 1 Mayıs nedeniyle kapatılan Taksim Meydanı’na çıkmak isteyen 164 kişiyse gözaltına alındı. İzinsiz grupların Taksim’e çıkmak istediğini belirten İstanbul Valiliği, “Beyoğlu, Beşiktaş ve Şişli kaymakamlıklarımızca 2911 Sayılı Kanun uyarınca alınan kararlara aykırı olarak; izinsiz toplantı ve gösteri yapmak amacıyla yürüyüş yapan ve slogan atan, güvenlik güçlerimizin uyarılarına rağmen dağılmayan ve mukavemetle karşılık veren toplam 164 kişi yakalanmış ve haklarında işlem başlatılmıştır” bilgisini kamuoyuyla paylaştı. Valiliğin açıklamasında, “İstanbul'da ‘1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ kapsamında bugün Taksim Cumhuriyet Anıtı'na çelenk sunmak, Kazancı Yokuşu'na karanfil bırakmak ve basın açıklaması yapmak, Maltepe Etkinlik Alanında miting yapmak amacıyla talepte bulunan sendika ve sivil toplum kuruluşlarına, valiliğimizce gerekli izinler verilmiştir” denildi. 

 

DHA’nın haberine göre, İstanbul Valiliği tarafından verilen izin doğrultusunda sırayla Taksim Meydanı’na giren DİSK, Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Hak-İş), Sivil Memurlar Sendikası (SİME-SEN), Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu ve Savunma Büro ve Destek Hizmetleri Sendikası (SAVDES-SEN) Cumhuriyet Anıtı’na 1 Mayıs çelengi koydu. Sendikalar, Kazancı Yokuşu’na da karanfil bıraktı.

 

DiSK Başkanı Çerkezoğlu, burada yaptığı açıklamada, “1 Mayıs meydanı, Taksim Meydanı’dır. Yıllarca 1 Mayıs’ın ve Taksim’in özgürleştirilmesi için uzun mücadeleler verdik. 2010, 2011 ve 2012 yıllarında sadece Türkiye’nin değil dünyanın en büyük 1 Mayısını yaptık bu meydanda” dedi. 

 

1977 yılındaki 1 Mayıs kutlamalarında Kazancı Yokuşu’nda hayatını kaybedenleri andıktan sonra Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakan Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan, “1 Mayıs’ı barışçıl şekilde yapmak ve ülkemizde 1 Mayıs’ı kaos günü olmaktan kurtarmak için büyük çaba sarf ettik. Bugün bazı örgütlerin bu meydanda ısrar etmemeleri, bunun yerine başka meydanlarda kutlamalarını saygıyla ve takdirle karşılıyorum. Evet Taksim’in bizim için anlamı çok büyük ama aynı zamanda Türkiye’nin bütün meydanları 1 Mayıs meydanıdır” açıklamasında bulundu. 

 

22 binden fazla polis görevli

 

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 1 Mayıs önlemleri kapsamında il genelinde 22 bin 171 polisin görev yaptığını açıkladı. Yapılan açıklamada, “Etkinliklerin güvenli ve huzurlu bir şekilde gerçekleştirilebilmesi amacıyla Beyoğlu, Taksim, Şişli’de alınan tedbirler kapsamında ve Maltepe miting alanında toplam 10 bin 196, ilimiz genelinde 1 Mayısla ilgili alınan tedbirler kapsamında ise 22 bin 171 polis görevlendirilmiştir” denildi.

DW, ANKA/CÖ,HT

 

https://www.dw.com/tr/maltepedeki-1-mayıs-mitinginde-gezi-tutuklularıyla-dayanışma/a-61650797

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

 

 

 

Erdoğan’ın AiHM hesabı yanlış mı?

Alican Uludağ

 

Kavala’nın ağırlaştırılmış müebbete çarptırıldığı Gezi davası kararıyla ilgili “Artık AİHM’lik iş kalmadı, bitti o iş” diyen Erdoğan yanılıyor mu? Hukukçular mahkûmiyet kararının ihlal sürecini etkilemeyeceği görüşünde. 

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gezi davasına ilişkin “Osman Kavala hüküm giydiği için bu işin artık AİHM’le alakası yok. AİHM hüküm giydi diyecek. Bu işi artık masadan kaldıracak” şeklindeki sözlerine hukukçulardan itiraz geldi. 

 

İnsan hakları hukukçuları, AİHM’in verdiği ihlal kararının Osman Kavala’nın ilk tutuklama kararıyla ilgili olduğunu belirterek, mahkûmiyet kararının AİHM Büyük Daire’deki ihlal sürecini etkilemeyeceğini, buradan ağır bir ihlal kararı çıkacağını öngörüyor. Hukukçular, Erdoğan’ın sözlerinin de ileride AİHM’de adil yargılanma hakkı ihlali ile ilgili açılacak yeni davanın delili olacağına işaret ediyor. 

 

AİHM, Osman Kavala’nın tutuklanmasının kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlali olduğuna 10 Aralık 2019’da karar vermiş, Kavala’nın tutuklanmasının siyasi saiklerle gerçekleştirildiğini belirterek serbest bırakılmasını istemişti. Ancak yerel mahkeme kararı uygulamamıştı. Bunun üzerine Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi, Türkiye aleyhinde 2 Aralık 2021’de ihlal prosedürü başlatmış ve dosyayı 2 Şubat 2022’de AİHM Büyük Daire’ye havale etmişti. AİHM de taraflara görüşlerini göndermeleri için 11 Mayıs’a kadar süre verdi.

 

Kavala 4,5 yıl hakkında hüküm olmadan cezaevinde tutulduktan sonra 

ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırıldı.

 

Altıparmak: Çok ağır bir karar çıkacak

 

Peki, Erdoğan’ın iddia ettiği gibi mahkûmiyet kararı, Kavala’nın bu dosyasını ortadan kaldırır mı? DW Türkçe, sorunun yanıtını konunun uzmanı insan hakları hukukçularına sordu.

 

İnsan hakları hukukçusu, avukat Kerem Altıparmak, Erdoğan’ın ya beraber çalıştığı uzmanlarının konudan habersiz olduğu ya da yanlış bilgilendirildiği görüşünde. AİHM’in 10 Aralık 2019’daki ihlal kararında Türkiye’den Kavala’yı serbest bırakmasını istediğini anımsatan Altıparmak, şunları kaydetti:

 

“Türkiye, Kavala’yı serbest bıraktı mı? Hayır. O dosyaya Kavala’nın suçlu olduğunu gösteren ve dosyada olmayan yeni bir delil girdi mi? Hayır. Peki, AİHS’nin 18. madde ihlali, yani yargı sürecine siyasi müdahale yapıldığına dair iddiaları ortadan kaldıracak herhangi bir şey yapıldı mı? Yapılmadığı gibi daha fazlası oldu. Onun için bırakınız, AİHM’in ‘bu kararı artık ben bakamam’ demesini, bu ihlal prosedüründe çok ağır bir karar verecek.”

 

“Türkiye yeni delil olduğuna inandıramayacak”

 

AİHM’in Kavala dosyasına ilişkin ihlal prosedüründe vereceği karar sonrasında Türkiye’nin inadının devam etmesi ve karara uymaması halinde, ihraca giden başka hukuki süreçlerin açılıp açılmayacağına bakacağını ifade eden Altıparmak, “O nedenle hüküm giydi, artık bu defteri kapattık, geçmişte kaldı demek doğru değil. Tutuklama kararı verilen kararla hüküm verilen karar aynı. Aynı ölçüde siyasi etki olmuş bir cezai süreç ve Türkiye Bakanlar Komitesini yeni bir delil olduğuna inandıramayacak. Çünkü yok, olsaydı biz görürdük” dedi. 

 

Altıparmak, benzer bir davaya işaret ederek AİHM’in Azerbaycan’da tutuklanan Ilgar Mammadov’un mahkûmiyetinin bitmesiyle serbest bırakılmasından sonra ihlal kararı verdiğine dikkat çekti. AİHM’in bu serbest kalmayı bile yeterli görmediğinin altını çizen Altıparmak, AİHM’in bu davada “benim bu davadaki saptamam, bu kişinin keyfi olarak tutuklandığı ve sizin bunu siyasi amaçla yaptığınıza dairdir. Burada yapmanız gereken bu kişi hakkında cezai süreci bitirmek ve koşulsuz ve şartsız bir şekilde serbest bırakmaktır. Bunu yapmadığınız takdirde sözleşmeyi ihlal etmeye devam olursunuz ve bu nedenle kararı tatbik etmelisiniz” dediğini aktardı. 

 

“Türkiye kumar oynuyor” 

 

“Ben Türkiye’nin bunun sonuçlarını öngördüğünü ama bir kumar oynadığını düşünüyorum” diyen Kerem Altıparmak, Türkiye’nin Ukrayna savaşı nedeniyle “Stratejik önemim arttı, artık daha ileri adım atılmaz” diye düşündüğünü, bu konunun Türkiye’den çok Avrupa’nın ortak meselesi haline geldiğini kaydetti. 

 

Hukukçu Köksal: İki olay birbiriyle karıştırılmamalı

 

AİHM’de 4 yıl raportör hukukçu olarak görev yapan İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanı, avukat Tuğçe Duygu Köksal da mahkûmiyet kararının AİHM’deki tutuklulukla ilgili ihlal sürecini etkilemeyeceğini, iki olayı birbirine karıştırmamak gerektiğini söyledi.

 

Köksal, “Yani ihlal prosedürü ile ilgili Büyük Daire karar verirken, sadece Osman Kavala’nın 10 Aralık 2019 tarihinde verilen ihlal kararının gereğinin yerine getirilip getirilmediği, Türkiye’nin 46. maddenin birinci fıkrası gereğince bağlayıcı bir AİHM kararına uyup uymadığı ve bu çerçevede yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği ile alakalı bir karar verecek. Dolayısıyla da bu süreç içerisinde bu yükümlülükler yerine getirilmediği için zaten Büyük Daire’nin vereceği karar aslında önceden tahmin edilebilir bir karar” dedi.

 

Osman Kavala hakkında bir mahkûmiyet kararı verilmesinin, 2019 tarihli ihlal kararıyla ilgili Büyük Daire’de yapılacak değerlendirmeyi değiştirmeyeceğini vurgulayan Köksal, “O davadaki değerlendirmelere mahkûmiyet kararının bir katkısı olmayacak. Çünkü mahkûmiyet kararı verilmiş olması, sadece ve sadece Kavala’nın tutukluluğunun hukuka aykırı olması ve tutukluluğunun kanunda öngörülen amaç dışında gerçekleştirildiği noktasındaki AİHM tespitini ortadan kaldırmıyor” değerlendirmesini yaptı. Köksal, bunu öngörebilmesinin nedeninin Azerbaycan aleyhinde verilen Ilgar Mammadov kararı olduğunu söyledi.

 

“Erdoğan’ın sözleri de hak ihlali”

 

Avukat Köksal, Erdoğan’ın davaya ilişkin sözlerini de şöyle eleştirdi:

 

“Bir mahkûmiyet kararı sonrasında üst düzey devlet yetkilileri tarafından da bir değerlendirme yapılmaması gerekir. Çünkü biliyoruz ki tutuklama ile alakalı verilmiş olan ihlal kararında bu tip söylemler nedeniyle de bir ihlal kararı vardı. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte üst düzey görevlilerin bu tip söylemlerden kaçınması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü adil yargılanma hakkıyla alakalı da bir bireysel başvuru yapıldığında yine bu tip söylemler muhakkaktır ki değerlendirmeye alınacaktır.”

 

Öte yandan mahkemenin Gezi davasında verdiği mahkûmiyet kararlarıyla ilgili sanıkların ayrıca AİHM’e başvurma hakları bulunuyor. Bunun için de davanın istinaf, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi süreçlerinin tamamlanması, yani iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekiyor. 

 

29 Nisan 2022

 

https://www.dw.com/tr/erdoğanın-ai̇hm-hesabı-yanlış-mı/a-61641871

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com