Sayfalar

Çin, Türkiye’nin örnek aldığı ekonomi modelini neden değiştirmek istiyor?

Özge Özdemir

BBC Türkçe

              

 

Türkiye’nin değer kaybeden para birimi yüzünden ağır darbe alan ekonomisine yeni reçete, Çin modeli olarak gösteriliyor. 

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TL’nin değer kaybıyla rekabetçi bir para birimine dönüştüğünü, bu sayede Çin gibi Türkiye’nin de ihracatını ve istihdamını artırarak dış piyasaya üretim yapan bir ekonomi olacağını aktardı. 

 

Ancak Türkiye’nin Çin’e dönüşmesi için sadece rekabetçi bir kura sahip olması yetmiyor. 

 

İki ülkenin tarihi dinamiklerinin ve ekonomilerinin yapısı o kadar farklı ki kıyas yapmak çok zor.

 

Bu konuyla ilgili görüşlerini sorduğumuz ABD’deki Carnegie Endowment Asya Programı’nın kıdemli araştırmacısı ve Çin ekonomisi uzmanı Yukon Huang, “Çin'in geçmişinin ve ekonomik tecrübesinin Türkiye ile hiçbir ilgisi olmaması dolayısıyla bu modelin başarı şansı olmadığını” söyleyerek sorularımızı yanıtlamayı reddetti.

 

Diğer yandan bu model ile ilgili bir diğer sorun da Çin’in de aslında ihracata dayanan ekonomi modelini değiştirmeyi amaçlaması.

 

Her ne kadar Türkiye radarını iç tüketime dayanarak büyüyen bir ekonomi olmaktan dış ticarete çevirse de, Çin tam tersini hedefleyerek ihracata dayanan ekonomisini iç pazarın güç kazandığı bir modele dönüştürmeyi hedefliyor. 

 

Devlet güdümünde ancak kapitalizme de yer veren bir ekonomi

 

Çin, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi. 

 

İlk başta pandeminin etkilerinden olumsuz etkileneceği beklense de bu yıl Çin ekonomisi yine hatırı sayılır bir büyüme gösterdi. 

 

Çin ile ilgili en kabul gören tanımlardan biri, devlet güdümünde ancak kapitalizme de yer veren bir ekonomik modeli olduğuna dair. 

 

Carnegie Endowment’dan Çin ekonomisi uzmanı Yukon Huang, Çin ekonomisinin, kaynakların ve ekonomik aktivitelerin devlet kontrolünde olduğu, ancak özel sektör girişimlerine de olanak veren bir yapısı olduğunu aktarıyor. 

 

PBS’in Frontline programının bir haberine göre devlet, enerji kaynaklarını ve mali sistemi kontrol altında tutsa da ülke GSYH’sının yüzde 60’ı özel sektörden geliyor. 

 

‘İhracata odaklı olması dünya ekonomisindeki gelgitler karşısında kırılgan yapar’ 

 

Çin, aynı zamanda dünyanın en büyük ihracatçısı.

 

2020 yılında ihracatının büyüklüğü 2,6 trilyon dolara vardı. 

 

Ancak ekonominin ihracata dayalı olması ekonomi için her zaman sağlıklı bir görünüm ortaya çıkarmayabiliyor. 

 

Danimarka merkezli Danske Bank’ın gelişmekte olan piyasalar müdürü Jakob Ekholdt Christensen, “Bir ekonomi ne kadar ihracata odaklı olursa dünya ekonomisindeki gelgitler karşısında da bir o kadar kırılgan olur” diyor. 

 

Çin’in pandemiden en çok etkilenen ülkelerden biri olmasının en büyük sebeplerinden biri de bu. 

 

BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Christensen, “Sadece büyük bir ihracat sektörü yaratmaya odaklanmak güçlü bir yerel ekonomi yaratmanın altını oyabilir” açıklamasında bulunuyor. 

 

‘Gerçek olmayan büyüme’

 

Çin çok uzun zamandır ihracat ve yatırım odaklı bir ekonomi olmaktan iç tüketim ile büyüyen bir modele dönüşmeyi konuşuyor. 

 

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in deyimiyle tüketim ile beslenmeyen bir büyüme ‘gerçek’ bir niteliğe kavuşamıyor. 

 

London School of Economics’ten küresel ekonomi uzmanı Stephen Paduano, bir makalesinde Çin ekonomisinin daha çok iç tüketime odaklanmasıyla daha güçlü ve istikrarlı bir büyüme sağlayacağını, dış tüketime daha az bağımlı olacağı için küresel siyasi gelişmelerden daha az etkileneceğini kaleme alıyor. 

 

Çin’in borç krizi 

 

Çin ekonomisinin en büyük sorunlarından biri borç. 

 

Çin’in borcu GSYH’sının yüzde 250’sine varmış durumda. Bu ABD’nin borcundan daha yüksek, dünyanın borç oranı en yüksek gelişmiş ülkesi Japonya’dan daha düşük bir oran. 

 

Bu borcun büyümesinin en büyük nedenlerinden biri 2008’deki küresel ekonomik krizin ardından devlet kurumlarına akan kredi. 

 

Kimilerine göre bu borç hem Çin ekonomisini hem de küresel ekonomiyi tehdit ederken kimilerine göre borcun çoğunluğu kamuya ait olduğu için döndürülebilir bir durumda. 

 

Ancak kamunun borcu tablodan çıkarıldığında hanehalklarının ve özel şirketlerin borçluluğunun da yüksekliği endişe yaratan bir unsur. 

 

Çin’in gayrimenkul devi Evergrande şirketinin temerrüde düşmesiyle içine girdiği borç krizi, bu durumun bir yansıması. 

 

Eşitsizliği ve borçluluğu azaltacak politika: Ortak refah

 

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ülke ekonomisini dönüştürerek borç sarmalının önüne geçmek niyetinde. 

 

Kredi sistemi artık daha sıkı bir şekilde kontrol edilecek; mali genişleme ve kredi kolaylığı geride kaldı. 

 

Şi’nin bu yıl tanıttığı “ortak refah” ismindeki politikası hem ülkedeki borçluluğu azaltmayı hedefliyor hem de Çin’in yıllardır sarf ettiği yüksek büyümeyle oluşan eşitsizliği ortadan kaldırmak niyetinde. 

 

Çin ekonomisinin bir diğer büyük sorunu da bir yanda çok eğitimli ve gelir düzeyi yüksek bir nüfusu varken diğer yanda yoksulluğun artmış olması. 

 

Gelir seviyesinin ve para birimi yuanın değerinin düşük olması, ülke içi tüketimin gelişmesini kısıtladı. 

 

Aynı zamanda gelir seviyesi düşük olan hanehalklarının borçluluğunun da artmasına yol açtı. 

 

Çin Devlet Başkanı Şi ise Alibaba’nın başındaki Jack Ma gibi elitlerin gücünü kırarak, Evergrande gibi şirketlerin gözünün yaşına bakmayarak, sendikaların güçlenmesini, işçilerin yüksek maaş almasını, kırsalda yaşayan göçmenlerin daha iyi sosyal haklara sahip olmasının önünü açarak bu sorunları aşmayı hedefliyor.

 

Çin’in para birimi dolara karşı değer kazanıyor 

 

Türkiye’nin her ne kadar değer kaybeden para birimi yüzünden ihracatını Çin gibi artırabileceği düşünülse de Çin’in para birimi yuan son birkaç yıldır dolara karşı değer kazanıyor. 

 

Çin Merkez Bankası, ekonomik politika hedefinin dışa üretimden iç tüketime dönmesi dolayısıyla değer kazanan para biriminin enflasyonla mücadelede işe yaradığını gördü. 

 

Merkez bankacılığı, ekonomi politikası ve kamu yatırımı konularında bağımsız bir düşünce kuruluşu olan OMFIF’e göre Çin Merkez Bankası, Asya’nın en güçlü merkez bankası olma hedefini taşıdığı için 2005’ten beri daha çok piyasa dinamiklerine yönelik kararlar alıyor. 

 

Financial Times’a göre yuan yıllar boyunca Çin Merkez Bankası’nın kontrolü altında dolara karşı sabitlendiği ya da çok sıkı kontrol edildiği için piyasalar adına önemli bir para birimi değildi. 

 

Ancak 2015 yılında bu durum değişti. 

 

Merkez Bankası yuanın daha serbest bir şekilde hareket etmesine izin verdi. 

 

IMF, 2016 yılında ise yuanı rezerv para birimleri arasına ekledi. 

 

Yuanın bu yılın başından beri dolara karşı değer kazancı ise yüzde 2,5 seviyesinde.

 

‘Ciddi bir gelir transferi demek’

 

İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan, Türkiye’nin ekonomi politikasını ihracata yönlendirmesini çok sert bir değişim olarak değerlendiriyor.

 

Yazgan’a göre bu durumun yaratabileceği en büyük tehlike Çin’de de olduğu gibi eşitsizliği artırması: 

 

“Yıllardır iç piyasaya çalışan insanlar, dış piyasaya yönelik sektörlerde çalışan insanlardan daha fazla. Bu bir yerden bir yere ciddi bir gelir transferi demek. 

 

Bu gelir transferi, enflasyon ve kur hızla yukarıya gittiği için toplumun en dar gelirli kesimlerini vuruyor.” 

 

Danske Bank’ın gelişmekte olan piyasalar müdürü Christensen, Türkiye’nin Çin’den çok daha küçük ve açık bir ekonomi olduğuna vurgu yapıyor. 

 

Bu yüzden Christensen’a göre yatırımcıların makroekonomi ile ilgili kaygı duymaları durumunda sermayenin kaçması ihtimali Türkiye için Çin’e kıyasla çok daha yüksek: 

 

“Bu aynı zamanda Merkez Bankası sıkı bir para politika izlemezse Çin’den daha hızlı bir şekilde zayıf kurun enflasyona dönüşmesine yol açıyor.” 

 

Christensen’a göre Türkiye’nin ihracat potansiyelini ve büyümesini güçlendirmesi için makroekonomik istikrardan daha önce hayata geçirmesi gereken unsurlar var. 

 

Bunların başında insan kaynağına ve teknolojiye yatırım yapması geliyor; ki Türkiye bu göstergeler açısından OECD ülkeleri arasında çok geride. 

 

Bir diğeri de girişimciliği canlandıracak yapısal ve yasal reformları hayata geçirmesi.

 

10 Aralık 2021

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-59601815

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in ‘ortak refah’ politikası dünyayı nasıl etkileyebilir?

Karishma Vaswani

BBC


 

Çin, ekonomik gelişiminin bu aşamasında, artan gelir adaletsizliğini azaltmaya dair politikalar izleyeceğini açıkladı. Fakat bu adımı eleştirenler, iş dünyası ve toplum üzerindeki kontrolün artacağını söylüyor. 

 

Bu “ortak refah” hamlesi ülke içine yönelik olsa da dünyanın geri kalanını da derinden etkileme ihtimali taşıyor. 

 

Bunun en görünür sonuçlarından biri, Çin’deki şirketlerin odağını iç pazarın ihtiyaçlarına yöneltmek. 

 

Son yıllarda küresel kârı artan teknoloji devi Alibaba, Çin’deki ortak refah girişimlerine 15,5 milyar dolar ayırma sözü verdi ve patronu Daniel Zhang’ın tabiyle buna odaklanacak bir görev gücü kurdu. 

 

Şirket Çin’in ekonomik ilerleyişinden fayda gördüklerini söyledi ve “Toplum ve ekonomi iyi durumda olursa Alibaba da iyi olur” açıklamasında bulundu.

 

Rakipleri Tencent de 7,75 milyar dolarlık bir söz verdi. 

 

Çinli şirketler Çin Komünist Partisi’nin kurallarını kabul ettiklerini göstermekte istekli gözüküyor. 

 

Fakat konuştuğum büyük bir Çinli şirketin yöneticisi, Şi Jinping’in yeni vizyonu duyurulduğunda daha fazla şirketin bunu desteklediğini açıklaması için yapılan baskı karşısında “biraz şok olduklarını” söyledi: 

 

“Ama sonra bu fikre alıştık. Mesele zenginleri soymak değil, toplumu yeniden yapılandırıp bir orta sınıf yaratmak. 

 

Sonuçta biz de tüketime bağlı bir işletmeyiz, bu yüzden bizim de işimize gelir.” 

 

Lüks tüketim zarar görebilir 

 

Ortak refah büyümekte olan Çin orta sınıfına odaklanmak anlamına gelecekse bu durum, bu gruba hizmet satan küresel şirketlerin işine yarayabilir. 

 

BBC’ye konuşan Avrupa Birliği’nin Çin Ticaret Odası Başkanı Joerg Wuttke “Gençlerin istihdam edilmesine odaklanılması iyi bir şey” diyor ve ekliyor: 

 

“Ülkelerinde bir süredir yavaşlamakta olan sosyal hareketliliğin bir parçası olarak hissederlerse bu bizim için de iyi olur. 

 

Çünkü orta sınıfın büyüdüğü yerde daha fazla fırsat vardır.”

 

Fakat lüks tüketim sektörü bu durumdan olumsuz etkilenebilir. 

 

Wuttke, “Küresel lüks tüketiminin yüzde 50’ye yakını Çin’de. Çin daha az İsviçre saati, İtalya kravatı ve Avrupa malı lüks araba almaya karar verirse lüks markalar bundan etkilenecektir” diyor. 

 

Wuttke Çin ekonomisinin ortalama bir Çinlinin gelirini artırmak için kritik reformlara ihtiyaç duyduğunu kabul etse de, ortak refah politikasının bunun için en etkili adım olduğundan şüpheli. 

 

Çin’deki Britanya Ticaret Odası’ndan Steven Lynch de ortak refah politikasının, orta sınıfın son 40 yılki ivmeyle büyümeye devam edeceğinin garantisi olmadığı görüşünde. 

 

Çin ekonomisinin son 40 yılda nasıl değiştiğini şöyle anlatıyor: 

 

“30 yıl önce bir Çinli aile ayda bir kere Çin mantısı yiyebilirdi. 

 

20 yıl önce haftada bir yiyebilir oldular. 

 

10 yıl önce her gün yiyebilir hâle geldiler. 

 

Bugün ise araba satın alabiliyorlar.” 

 

Lynch, ortak refah hamlesinin, Alibaba ve Tencent gibi şirketlerin kurumsal sosyal sorumluluk politikaları dışında somut bir sonuca yol açmadığını söylüyor ve ekliyor: 

 

“Ayrıca pek çok sektörde ansızın yeni denetim mekanizmaları oluşturuluyor. 

 

Bu da belirsizlik yaratıyor ve sorulara yol açıyor. 

 

İç pazara dönmeye karar verdilerse, dünyanın geri kalanına gerçekten ihtiyaçları kaldı mı?”

 

‘Yeni sosyalizm’

 

Komünist Parti’ye göre ortak refah hamlesinin merkezinde Çin toplumunu daha eşitlikçi kılma amacı var. Ve bu da küresel ölçekte sosyalizme dair düşünceleri değiştirme potansiyeli taşıyor. 

 

Pekin’deki Çin ve Küreselleşme Merkezi’nden Wang Huiyao “Parti artık ortalama işçilere, taksi şoförleri, kuryeler ve göçmen işçilere odaklanıyor” diyor ve ekliyor: 

 

“Çin bazı Batı ülkelerindeki gibi kutuplaşmış bir toplum istemiyor. Çünkü bu ulusalcılığın ve küreselleşme karşıtlığının yükselişine yol açıyor.” 

 

Uzun zamandır Çin üzerine çalışan uzmanlar ise eğer Komünist Parti sosyalizmi (Çin yorumuyla) dönüştürerek, bunu dünyanın geri kalanı için ilgi duyulan bir model haline getirmek istiyorsa, ortak refah hamlesinin bu yolda doğru bir adım olmadığı görüşünde. 

 

Oxford Üniversitesi’ndeki Çin Merkezi’nden George Magnus, “Bu sola doğru atılan bir adım ve Şi Jinping göreve başladığından beri artan kontrol isteğinin bir parçası” diyor. 

 

Magnus, ortak refahın Avrupa tipi sosyal refah modeline benzemediğini de söylüyor: 

 

“Parti’nin hedefleriyle uyumlu hareket edilmesi için örtük bir baskı var. 

 

Yüksek ve aşırı gelirler vergilendirilecek, şirketlerin Parti’nin ekonomik hedefleri doğrultusunda bağış yapması için baskı artacak. 

 

Fakat kademeli vergilendirme olmayacak.” 

 

Tepeden aşağı Çin ütopyası 

 

Ortak refahın, Şi Jingpin’in Çin’i yönetim tarzının önemli bir parçası olacağı aşikar. 

 

Bu daha eşitlikçi, daha büyük ve zengin bir orta sınıfa sahip, şirketlerin yalnızca almadığı aynı zamanda verdiği bir toplum vaadi anlamına geliyor. 

 

Komünist Parti tepeden aşağı bir Çin ütopyasının dünyaya, Batı’nın sunduğundan daha güvenilir bir model sunacağını umuyor. 

 

Fakat bunun bir handikabı var: Komünist Parti’ye daha fazla güç ve kontrol verilmesi. 

 

Çin yabancı şirketler için her zaman zor bir pazar olmuştu fakat dünyanın en büyük ikinci ekonomisi artık daha da zorlu olacak.

 

7 Ekim 2021

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-58824897

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

BAE 10 milyar da İsrail’e ayırmış

Orta Doğu’da Soğuk Barış

 

Namık Tan

(E) Büyükelçi

 

 

Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Türkiye’ye 10 milyar dolar fon kullandırma sözü veren 

BAE Veliaht Prensi’nin daha önce İsrail’e da aynı miktarda fon sözü verdiği anlaşılıyor. 

Anlaşmalar Orta Doğu’da İngiltere-ABD girişimiyle bir “Soğuk Barış” kurgusuna işaret ediyor. 

(Foto: Cumhurbaşkanlığı)

 

Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayed El Nahyan’ın (MBZ) 24 Kasım’da Türkiye’ye yaptığı resmî ziyaret, Türkiye’de daha çok ticari ve ekonomik perspektiften değerlendirildi. Ziyaretin, siyasi anlamı pek irdelenmedi. Orta Doğu’da bir nevi karşılıklı nefret ilişkisi içinde olan Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) neden birden barışma kararına vardıkları sorgulanmadı. 

 

Bunu anlayabilmek için Orta Doğu yaşanmakta olan değişime göz atmamız gerekiyor. Özellikle, Arap Baharı sonrasında bölgede köklü değişiklikler oldu; kartlar adeta yeniden karılıp, dağıtılmaya başlandı. 

 

Örneğin, bölgedeki Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkileri dramatik değişikliğe uğradı. İsrail, önceki yıl ABD öncülüğünde BAE ile imzalanan İbrahim Anlaşmasının yarattığı ivme sayesinde, neredeyse yarım düzine Arap ülkesiyle diplomatik ilişki kurdu. 

 

İsrail, geçen hafta Fas ile istihbarat ve savunma sanayii alanlarında işbirliğini, ortak tatbikat ve silah alımını öngören bir anlaşma imzaladı. İsrail’in, 1993 Oslo anlaşmalarından bu yana Fas ile resmî ilişkileri mevcuttu. Ancak, ilk defa bir Arap ülkesiyle böylesine kapsamlı bir anlaşma imzalıyordu. 

 

BAE İsrail’e de 10 milyar dolar fon ayırdı 

 

Fas’ın yanı sıra, anlaşmanın imzacıları BAE ve Bahreyn’in İsrail ile ilişkileri de önemli ölçüde gelişme kaydetti. Abu Dhabi ve Dubai’den iş insanları, özellikle yüksek teknoloji alanında, İsrailli girişimcilerin projelerine önemli yatırımda bulunmaya başladılar. İsrailliler için, şimdilerde, Dubai ve Abu Dhabi turizm cennetine dönüşmüş bulunuyor. BAE, İsrail’e yönelik yatırımlar için, aynı Türkiye’ye yaptığı gibi, 10 milyar dolarlık bir fon ayırdı. Bahreyn ve İsrail, aralarındaki ticari engelleri bütünüyle kaldırdı. 

 

En önemlisi, kısa bir zaman önce, İsrail, BAE ve Bahreyn deniz kuvvetleri, ABD’nin 5 inci filo unsurların da katılımıyla Kızıldeniz’de bir ortak tatbikat icra ettiler. Bu tatbikatın, bölge ülkelerinin İran tehdidinden duydukları endişe çerçevesinde düzenlendiği aşikârdı. 

 

İsrail’in, İbrahim Anlaşması bağlamında, BAE ve Bahreyn ile geliştirdiği işbirliğini (Hindistan’ı da katarak) Orta Doğu QUAD’ı olarak adlandıralar var. ABD’nin Çin’i çevreleme siyaseti çerçevesinde Hindistan, Avusturalya ve Japonya ile uzak Asya’da oluşturduğu QUAD’ın bir benzeri bu defa İran’ı çevrelemek üzere Orta Doğu’da şekillenmeye başladı. 

 

Mutfakta biri mi var? 

 

İsrail’in, Ürdün ve Mısır ile eskilere dayanan ilişkileri de düşünüldüğünde, bölgedeki Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerinin ABD öncülüğünde yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını söylemek yanlış görülmemeli. 

 

BAE ve Bahreyn’i izleyebilecek en az üç bölge ülkesinin olduğu konuşulmakta. Bunlardan birinin Umman olması şaşırtıcı olmaz. Suudi Arabistan (SA) ise biraz daha beklemek istiyor gibi görünüyor. Ancak İsrail’e karşı eskisine göre çok daha ılımlı davranıyor. Suudi Arabistan’daki liderliğini tam anlamıyla kabul ettirememiş olan Veliaht Prens Muhammed bin Salman (MBS), önümüzdeki dönemde, ABD ve İngiltere’nin de baskılarıyla İsrail ile ilişki tesis etmek konusunda adım atabilir.

 

Bütün bu gelişmeler, kendiliğinden olmuyor, elbette. Küresel güçler arasında Orta Doğu’da nüfuz alanlarını genişletmek amacıyla sürdürülen kıyasıya rekabetin de bu gelişmelerde belirleyici rolü var.

 

Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılan İngiltere’nin, Orta Doğu’da oluşturulmaya çalışılan yeni düzenin şekillenmesine öncülük ettiği anlaşılıyor. İngiltere-Amerika stratejik yakınlaşmasının da bu hususta önemli rol oynadığı görülüyor. 

 

İngiltere, Müslüman Kardeşler ve Türkiye

 

Öyle ki, Çin-Rusya aksına karşı yürütülen küresel rekabeti öncelemesi sebebiyle bir süredir Orta Doğu’ya ilgisini kaybetmiş görünen ABD’nin Orta Doğu siyasetini de İngiltere’nin yönlendirdiği yorumları yapılıyor. Bu da, ABD’de Demokratların sol kanadının baskısı sebebiyle İsrail konusunda ön planda gözükmek istemeyen Biden yönetiminin işine geliyor. 

 

İngiltere’nin, özellikle Körfez ülkeleri üzerindeki tarihi ağırlığını ve bu çerçevede kurmuş olduğu sağlam ilişkileri de not etmekte yarar var. İngiltere, bölgedeki siyasi etki gücünü daha da artırmak amacıyla geçen hafta Hamas’ı resmen terörist örgüt olarak kabul etti. Böylece, Hamas ve muadili Müslüman Kardeşler ile ilişkilerini tamamen sona erdirdi. Bu da, hem İsrail’i hem Müslüman Kardeşler’den rahatsızlık duyan Körfez ülkelerini ziyadesiyle memnun etti. Orta Doğu’da ağırlıklı role sahip, Mısır ve Ürdün, hatta Suriye yönetimince olumlu karşılandı.

 

Bölgesel güç olan Türkiye, bilhassa son on yılda izlediği yanlış politikalar sebebiyle, Orta Doğu’da çok ciddi bir zemin kaybı yaşadı. Bu çerçevede Suriye, İsrail ve Mısır başta olmak üzere birçok bölge ülkesiyle diplomatik ilişkileri sekteye uğradı. Bu, Türkiye’nin, yeniden şekillenmekte olan Orta Doğu’da ve Doğu Akdeniz’de oyun kurucu ve yönlendirici olarak rol almasına engel oldu. Ayrıca, hesap hatası yaparak, İbrahim Anlaşmalarına baştan karşı çıkmasıyla hem Orta Doğu’da hem Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı cepheler oluştu. 

 

Orta Doğu’da İngiltere ağırlığı

 

Türkiye’nin, inişli çıkışlı ve öngörülebilir olmaktan uzak politikalarıyla adeta bir oyun bozucu olarak görülmeye başlanması, bölgede İran etkisini dengelemeye çalışan ABD ve İngiltere ikilisini de rahatsız etti. Diğer taraftan, küresel planda ABD ile Çin arasında başlamış olan, AB’nin ABD’yi, Rusya’nın da Çin’i desteklediği yeni nesil soğuk savaşta Türkiye’nin tutumunun ne olacağı da büyük önem taşıyor. 

 

ABD ve İngiltere, sert gücünü kullanmakta tereddüt etmeyen Türkiye’nin, bölgeye iyice yerleşen Rusya ile daha çok yakınlaşmasının önüne geçmek istiyor. Türkiye’nin batı aksının içinde yer alması, Çin ve Rusya ile ABD ve AB cepheleşmesi bakımından da çok önem taşıyor. Bu çerçevede, ABD ve AB, Türkiye’nin bir süredir izlediği özerk politikalara göz yummaya, hatta uyum sağlamaya başladılar. Nitekim, ABD ve İngiltere, demokrasi ve insan hakları konularındaki iletişimi AB üzerinden yürütmeye tercih ettiler.

 

ABD, Orta Doğu’da yumuşamanın konsolide edilmesi sürecini yönetmek hususundaki sorumluluğu tamamen İngiltere’ye bıraktı. Bölgeye ilişkin tarihi birikimi ve tecrübesi çerçevesinde, İngiltere, bence üstlendiği görevi başarıyla yerine getiriyor. 

 

Soğuk Barışı oluşturan koşullar

 

BAE’nin, devlet kapasitesinin çok üstünde rollere soyunması üzerine, bölgenin ağırlıklı ülkeleri İran, Mısır ve Suudi Arabistan’ın yanı sıra Türkiye ve diğer bazı Arap ülkelerinde yarattığı rahatsızlık, İngiltere’nin kurguladığı bölgeye ilişkin yeni düzeni tehdit etmeye başladı. BAE’nin, Suudi Arabistan ile ilişkileri de belli ölçüde gerginleşti. MBZ ile MBS arasındaki işbirliği yara aldı. BAE, son zamanlarda Körfezde sahip olduğu ağırlığı kaybetmeye, bir anlamda yalnızlaşmaya başladı. 

 

Erdoğan yönetimi, bölgede bir süredir yaşamakta olduğu, hatta bir zamanlar övündüğü yalnızlığı kırmak istiyor. Ancak, Mısır, İsrail gibi arasının bozuk olduğu bölge ülkeleriyle ilişkilerini düzeltme girişimleri bir türlü istenen sonucu vermiyor. Buna, bir de giderek derinleşen ekonomik kriz ve dış kaynak arayışı eklendi. Dolayısıyla, bölge ülkeleriyle ilişkileri yeniden kurma ihtiyacı öne çıktı. 

 

Bu durumu fırsat olarak değerlendiren İngiltere, ABD’nin de desteğiyle, iki ülke arasında yaptığı arabuluculuğu başarıyla sonlandırdı. İki ülkeyi “soğuk barış” için ikna etti. İçinde bulundukları siyasi yalnızlıktan kurtulmaları için alan açtı. Artık, top Türkiye ve BAE ikilisinin sahasında. Bu hayli kırılgan yakınlaşmanın içini doldurarak, sıcak ve verimli bir işbirliğine dönüştürmek iki ülke yönetimlerinin elinde. Bunu başarıp, başaramayacaklarını zaman gösterecek.

 

29 Kasım 2021 – https://yetkinreport.com/2021/11/29/bae-10-milyar-da-israile-ayirmis-orta-doguda-soguk-baris

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

İngilizce sözcüklerin yarısı Türkçe

 

Kisamov söyleşide “Günlük İngilizcede konuşulan sözcüklerin yaklaşık yarısı Türkçedir. Avrupa dillerinin pek çok kökü Türkçedir” ifadelerini kullandı...

 

Avrupalı akademisyenler kullandıkları pek çok sözcüğün kaynağını bulamıyor. Avrupalı bilim adamları kökleri ve anlamsal evrimi izlemeden bir fonetik yeniden yapılandırma tekniği geliştirdiler. Başlangıçta genel terim “Hint-Germen” idi, Dünya Savaşı’ndan sonra “Hint-Avrupa” olarak yeniden adlandırıldı. İlk araştırma, içtenlikle bilgiyi arayan bilginlerce yürütüldü. Ancak bu, sürekli biçimde söz konusu doktrinin partizan ve milliyetçi onaylarını aramaya indirgendi. Binlerce “bilimsel” kuruluşu besleyen kendi kendini idame ettiren bir endüstri haline geldi. 

 

Hint-Avrupa dil teorisi düzmecedir. Bu yükü kaldıramaz. İki ana Avrupa dili, İngilizce ve Rusça, temel sözlüklerinin yarısından fazlası, morfoloji dahil olmak üzere Türki sözlüğüne dayanmaktadır. Ne yazık ki Hint-Avrupa etimologları ne Türk dillerinin dilbilimsel incelemesini ne de Avrupa dilleriyle karışmasını araştırmıştır. Bu etimoloji bir bilim değildir. Uyumlu kanıtların araştırılması ve üretilmesiyle uğraşan bir dogmadır. 

 

BİR E-POSTA ALDIM 

 

Kasım ayının başında Norm Kisamov adında bir yazardan e-posta aldım. 

 

“Radloff Sözlüğünden Çıkan Bulgulara Göre Batı Dillerinin Kökündeki Güçlü Türkçe” adlı kitabımla ilgilendiğini ve bu kitabın bazı bölümlerini çevirip yayınlamak istediğini belirtti. Uzun süredir Türkoloji üzerine çalıştığını, bir web sitesi kurduğunu ve dünya dilleri üstünde Türkçe baskınlığı üzerine kapsamlı bir çalışması bulunduğunu ifade etti. Hemen siteye girdim, orada kendisinin ve birçok yazarın makaleleriyle karşılaştım. 

 

Kisamov’un asıl çalışması ise gerçekten heyecan vericiydi. Pek çok okumaya, genetik ve arkeolojik bulgulara, kültürel araştırmalara dayanan zengin bir teorik bölüm ve binlerce yıl önce İngilizceye geçmiş yaklaşık 1200 kelime örneğinin incelenmesi… Çok geniş bir eser. 

 

Kitabımın tercümesine hemen ve seve seve izin verdim. Ve onunla bu röportajı yaptım. Bu röportaj, birçok e-posta yazışması dışında, esas olarak onunla Skype’ta yaptığım iki saatlik bir sohbete dayanıyor. 

 

Norm Kisamov, eski Sovyetler Birliği kökenli bir yazar, çok uzun yıllardır ABD’de yaşıyor. Hiçbir siyasi amacı ve milliyetçi eğilimi yok. Rusça ve İngilizce okuyup konuşuyor ve ne yazık Türkçeyi veya herhangi bir Türki dili bilmiyor. 

 

PEKİ, NEDEN ODATV 

 

Çünkü en çok okunan yazarlar arasında bu alandaki çalışmalarımıza bugüne kadar destek veren tek kişi Soner Yalçın’dır. Ahmet Yıldız’ı da unutmamalı. Soner Yalçın’ın gizlenen gerçeklerin ortaya çıkması için katkı sağlayacağı açıktı. Ki bu gerçeklerin üstü yüzyıllardır süre giden çok iyi örgütlenmiş bilinçli bir uğraşla örtülmektedir. - Gerçeğin ise en kötü özelliği, bir gün mutlaka ortaya çıkacak olmasıdır. İroni bir tarafa işin daha da kötü yanı, çoğunun çok geç açığa çıkması... 

 

İşte o röportaj: 

 

Kaan Arslanoğlu: Türkçeye ve özellikle Batı ve Dünya dillerine olan güçlü etkisine nasıl ilgi duydunuz, çalışmaya nasıl başladınız? “Bununla ilgili hikâyem ilginç” demiştiniz. Bize anlatır mısınız? 

 

Norm Kisamov: Hikâyem şöyle başlıyor: Yıllar önce, 40’lı yaşlarımdaydım,  ABD’de yaşıyordum. Kızımın arabası bozuldu. Uzakça bir yerdeydi okulu, bir üniversitede okuyordu. Dönerken yolda kalmış. Akşam çok geç vakitte yardıma gittim. Bir tamirci bulduk, o da sorunu çözdü. Tamirciye problemin ne olduğunu sorduğumda su soğutma sisteminden kaynaklandığını söyledi. Adam bir Filistinliydi ve o ara suyu adlandırmak için birçok kelime kullandı. Almanca, Farsça, Arapça vs. Sözcüklerden biri bana “aba” gibi geldi. Moldovca “su” “apa”dır. Moldova’yla bağlantım var, oradan biliyorum. Ondan sonra merak etmeye başladım, Farslar nasıl oluyor da Moldovca bir kelime kullanıyorlar, birbirlerinden bu kadar uzaklar... 

 

Moldova tarihini okumaya başladım. Bu beni Sarmat tarihine götürdü. Sarmatlar hakkında çok iyi bir kitap okudum. Bir Sulimirsky kitabıydı ve çok ilginçti, o kitaba göre Sarmatlar Perslerdi. Ama her bölümdeki tüm örnekler Türkleri tarif ediyordu. Persler göçebeydi, işte Türk örneği... Atlılardı, işte Türk örneği... Vs. Merakım arttı. Gumilev’in eski Türkler hakkındaki kitaplarına döndüm. Detaylar, detaylar… Sonunda Gumilev ile tarihi bir tablo görmeye başladım. Persler göçebe değil, yerleşik çiftçilerdi. Atları yoktu ya da bilmiyorlardı, atlardan korkuyorlardı. Posta hizmetlerini yürütmek için etnik Türkleri tutuyorlardı… 

 

Moldova veya Rus okullarında öğretilen tarih bir tarih değil, bir propagandaydı. Bunu herkes bilirdi ama kimse dile getirmezdi. Türklerden ya hiç bahsedilmiyordu bu tarihte ya da onlardan bahsedildiğinde sadece olumsuz yönleriyle, düşman olarak söz ediliyordu. Böylece merakım arttı. Birkaç yıl sonra Samara şehrinde bir işe atandığımda, oradaki müzeleri sık sık ziyaret ettim.

 

SOVYET DÖNEMİNDE ESERLERİ 50-100 NÜSHA OLARAK BASILIYORDU 

 

Arkeologlar, antropologlar ve tarihçilerle görüştüm. Bana birçok tarihi kitap bağışlandı. Mirfatih Zakiev ve kitaplarıyla da böyle tanıştım. Sovyet döneminde eserleri 50-100 nüsha olarak basılıyordu, yasadışıydı bu yayınlar. Sovyet döneminin sona ermesinden sonra birkaç yıl boyunca Türk tarihi yasağı kaldırıldı. Bana birçok kitap gönderdiler ve onları İngilizceye çevirip en ilginç materyalleri yayınlayabildim. Benim sitem genellikle iki dilli, İngilizce ve Rusçadır. Her iki taraf da Türk tarihi ve onun tarihlerindeki rolü konusunda oldukça cahildi. Ve her zaman olduğu gibi, şeytan ayrıntıdaydı. 

 

K.A. - Size göre özellikle Almanca ve İngilizce başta olmak üzere Batı dillerinde Türk etkisi oldukça baskındır. Ve diğerleri, Latince, İskandinav dilleri vb. Bugün konuşulan İngilizce kelimelerin neredeyse yarısının Türkçe kökenli olduğunu söylüyorsunuz. Eklerde ise bu oran yüzde 63’e çıkıyor. Buna rağmen, batılı dilbilimciler ve etimologlar bunu reddediyor. Sözcüklerin kaynağı belli değilse, “bilinmeyen köken” diyorlar veya saçma ya da yanlış açıklamalara girişiyorlar. Niye? 

 

N.K. - İlk cevabım: Bilmek umurlarında değil. İkinci cevabım: Umursamamalarının sebebi Attila. Attila onları iliklerine kadar korkutmuş. Kültürel olarak o korkudan kurtulamazlar, psikolojik bir engel yatar altında. Ortaçağ Avrupa toplumları dinsel bağnaz, cahil ve önyargılı hale getirilmiş. Onlara göre Attila ve Türkler şeytandı. Onlar her türlü kötülüğü yapabilecek şeylerdi. Türklerden sadece kötülük gelirdi. O zihniyet devam ediyor. Kültürleri bu gelenek üzerine inşa edilmiştir. Dogmalarına bir kaynak bulamıyorlar. Etimolojik olarak açıklayamadıkları hemen her şey Proto-Germanic olarak etiketlenir. Proto-Germen dedikleri şeyin büyük bir kısmı Türkçedir. Kök bulamayınca icatlara başvuruyorlar. Bazı yönlerden Hitler ve Stalin geleneği bu dünyada hâlâ yaşıyor. 

 

Sovyetler Birliği’nde yaşadığımda, genetik çalışmalar yoktu. Ancak son 20 yıldır genetik çalışmalar çok şey söylüyor. Eskiden kimin Türki, kimin olmadığı bilinmiyordu. Genetik araştırmalar bunu ortaya koyuyor. Almanya, İngiltere vb.’deki nüfusun çoğu kendi eski dillerini bile bilmiyor. Ancak bu dillerin kalıntıları yaşıyor. Genetik araştırmalar bunu gösteriyor. Avrupalı bilim adamları bunu anlamadı. Henüz. Böylece, hoşa giden dilsel, biyolojik, ikame edilmiş tarihsel çeşitlemeler çoğaltılıyor. Ama iki ve iki toplanmadı henüz. Y-DNA izleme ve tarihleme gibi bazı araçlar, bilgi vermeyen, ilgili ve yabancı bileşenlerden oluşan bir çorba olan bütün bir genom çalışmaları lehine küçümseniyor. İnsan genomları ve insan bağırsağının bakteri genomları aynı çorbada karıştırılıyor. Bu bir astronomi olsaydı, evrende tek tek yıldızları, gezegenleri ve etkileşimlerini değil, yalnızca sisli bulutları görürdük. 

 

K.A. - Kurgan teorisinin mantığıyla da Türk dilinin Avrupa dilleri üzerindeki etkisini kanıtlıyorsunuz. Kurgan hipotezi, Hint-Avrupa ailesi teorisyenlerinin açıklamalarından biridir. MÖ 3000 yıllarında Avrupa’da Türk dillerinin belirleyici olduğunu söylüyorsunuz. Bunu bize biraz açıklayabilir misiniz?

 

HEPSİ BU İŞ İÇİN PARA ALIYOR, STATÜKOYU SÜRDÜRMEKTE ÇIKARLARI VAR 

 

N.K. - Kurgan teorisi diye bir şey yoktur. Kurgan mezar demektir, bir mezar teorisidir. Kurgan kelimesi Türkçedir. “Grave” kelimesi de Türkçedir. Doğudan Avrupa’ya kitlesel göçler oldu. Bu göçmenler hangi dilleri konuşuyordu? Genetik araştırmalar bunu gösteriyor. Arkeolojik çalışmalar bunu gösteriyor. “Tengri”ci mezarlar bunu gösteriyor. Dil çalışmalarımız da aynı şeyi gösteriyor. Bu konularda Londra’yı dolduracak kadar büyük bir akademisyenler ordusu var. 

 

Hepsi bu iş için para alıyor, statükoyu sürdürmekte çıkarları var. Gösteriyi yürütürler ve istenmeyen yöntemleri ve sonuçları idari düzeyde engellerler. 

 

2015 yılına kadar, eşanlamlı bir terim olan höyük altındaki kurganlar, Türki mezar geleneğinin arkeolojik bir işareti, Tengriizm’in bir kanıtı ve reenkarnasyon inancının göstergesiydi. 2015’te Doğu Ural kurganlarının önemli bir genetik çalışması, ölen kişinin R1a/b Y-DNA’sını açığa çıkardı. Yani, Avrupalıların çoğunluğunun haplo grubunu. Hemen hemen tüm Avrupa bağlantılı genetikçiler, raporlarında merhumu Hint-Avrupa dilinin bir kanıtı gibi gösterdiler. Dünün Türkleri sihirli bir şekilde dilsel Avrupalılara dönüştürüldü. Ama bu sadece bugün için geçerlidir. Dün, Batı Avrupa’ya göç etmeden önce Türkçe konuşuyorlardı ve Türkçe gömülüydüler. Hatta bazılarında Türk runik alfabesiyle yazılmış mezar taşları var. Kurgan teorisi sahtedir. “Kurgan, Grave, Coffin, Mound, Tumulus” vb. sözcükler de Türkçedir. Türkçe, çok sayıda Avrupa diliyle kaynaşmıştır. Birleşme (alaşım) süreci, ilk R1a göçmenlerinin yaklaşık 9 bin yıl önce gelmesiyle başladı ve sürekli devam etti. Bunun da ötesinde, “derrick” gibi bazı kelimeler İngiltere’den Amerika’ya kadar sayısız dilbilimcinin radarından görünmeden geçti ve beklenmedik bir şekilde Amerikan topraklarında ortaya çıktı. 

 

K.A. - Batı dillerinde Farsça kökenli kelimeler çok. Hint-Avrupalı teorisyenler kendi anlayışlarıyla bunu doğal buluyorlar. Çünkü aile aynı ailedir. Bu görüş Türkiye’de de ezici bir çoğunlukla hakim. İngilizcede Türkçeye benzer bir kelime görülürse, bu hemen Türkçedeki Fars etkisine atfedilir. Oysa örneğin 10. yüzyılda Türkçe üzerindeki Fars etkisinin, Farsça üzerindeki Türkçe etkisinden daha az olduğunu söylüyorsunuz. Farsça kökenli olduğu düşünülen kelimelerin birçoğunun Türkçe olup olmadığını merak ediyorum. 

 

BU ÇOK KATMANLI BİR UYDURMACA 

 

N.K. - Yine bir uydurmacayla karşı karşıyayız. Ve bu çok katmanlı bir uydurmaca. Tarihsel boyutları da olan çok katmanlı bir yalan. Başlangıç olarak Hint-Aryan nedir? Ar, Ir, Er, Arian Türkçe’de “savaşçı adam (Sözlük: AR koca, erkek, savaşçı, eş, erkek, kişi, tanımlayıcı cinsiyet tanımı) ve İngilizcede (teacher, div-er) anlamına gelir ve Almanca (Herr). Erkek savaşçılar tebaa köylülerini Hindistan’a ve (gelecekteki) İran’a sürdüler. Onlar göçmenlerin bir azınlığıydı, tebaası çoğunluktu. Atları ve insanları kontrol etmek arasında hiçbir fark yoktur, yöntemler aynıdır. Savaşçıların torunları şimdi Hindistan’da yönetici bir Brahman sınıfını oluşturuyor. Denetimi elinde tuttuğun sürece savaş ya da din önemli değil. Din savaştan iyidir, çünkü sonunda insanlar gönüllü olarak boyun eğerler. Yabancıları yönetmek için yabancı bir dile geçmelisin. Böylece yabancılar biraz Türkçe öğrendi ve göçebe Türkler yerel dillere geçti. Bu asimilasyon Sanskritçe ve Hintçede çok görünür. En iyi Türk geleneklerinde görülür, 3600 yıl sonra İngilizler de aynısını yaptı. İngilizce Hint dilleri arasına girdi. Benzer bir gelişme İran’da da yaşandı. Yerli Dravid dilleri, (Hint-Arian) göçmenlerin dilleriyle birleşerek bir lingua-franca geliştirdi. Behistun yazıtı her dili ayrı ayrı gösterir, ancak zaman onları birbirine karıştırıyordu. Pers tarihi, Hintlilerden çok daha çalkantılı bir geçmişe sahiptir, ancak son krala kadar her zaman Türkler önemli bir rol oynamıştır. Dravid dünyası çoktan gitti, Med dünyası çoktan gitti, İskender - Makedon dünyası çoktan gitti, Part dünyası çoktan gitti, Halifelikler çoktan gitti vb. Partlar Türki atlı göçebelerdi, yerel dilleri öğrenmekle ilgilenmeyen özel Türkilerdi. 

 

Mevcut durum da gelmiş geçmiş olacak, zamanı hiçbir şey durduramaz. Fars tarihi yeniden yazılacak, sözlükler düzeltilecek ve tahminen kuzenler arasındaki dini nefret, hava durumuna göre birbirini görmezden gelen veya kucaklayan Katolik ve Ortodoks kiliselerinin örneğini takip edecektir. 

 

BİLSEK DE BİLMESEK DE HEPİMİZ KISMEN TÜRKÜZ 

 

Genel olarak Türkçe üzerindeki Farsça etkisi ve özellikle Türkçenin Farsça üzerindeki etkisi sidik yarıştırmaya kalkmadan halledilmesi gereken ve hâlâ zamanını bekleyen özel bir araştırma meselesidir. Avrupalı ataların yarısı bir zamanlar Türkçe konuşuyordu. Çeşitli Türki dilleri Avrupa’ya yaya olarak ya da at arabasıyla göçen çiftçiler tarafından getirildi. Çiftçiler savaşçı değildi. Kendi dillerini taşıyarak savaşçılar tarafından Batı’ya göçe zorlandılar. Perslere gelince: Bilsek de bilmesek de hepimiz kısmen Türküz. Y-DNA’nın erkek çizgisi izlenebilir; mt-DNA’nın dişi çizgisi izlenemez. Türki anneler, Fars, Ermeni, Germen veya başka bir öz olsun, çocuk üretmeyi asla bırakmadı. Bunu asla bilemeyeceğiz. 

 

K.A. - Dillerin benzerliklerini ve farklılıklarını karşılaştırmak için bir Swadesh listesi var. 207 temel kelimeden oluşur. Hem buradaki mantığı eleştiriyorsunuz hem de bu listeye göre Türkçe ile İngilizceyi karşılaştırıyorsunuz. Bulduğunuz özdeş kelimelerin sayısı 207’de 64. Bu çok büyük bir oran. Listeyi gözden geçirdim. 44 tanesine katılıyorum. Yaklaşık 20 tanesini incelemem gerekiyor. Ben de aynı listeye göre bir çalışma yaptım ve 207’de 78 tane eşleşen kelime buldum. Bazıları doğru olmayabilir. Tekrarları düşüp bulgularımızı toplarsak 99 olur. 15 şüpheliyi eleyelim: 84 çıkıyor. Bu çok muazzam bir oran. Aynı şeyi bu açıdan da soralım. 

 

N.K. – Siz bir liste yaparsanız, başka biri başka bir liste yapar. O kadar önemli değil. Swadesh listesindeki birçok kelime Türkçe kökenlidir. Siz yenilerini ekleyin, ben yenilerini. Oran değişebilir, ancak gerçeğin yığını ortada. Swadesh listesi iyice arındırılmalıdır. Bu da bizi Eski Avrupa dillerinden oluşan kümeye götürecektir. 

 

K.A. - Bir sonraki çalışma hedefleriniz neler? Birlikte daha hızlı yol alabilir miyiz? Türkiye Türkçesini iyi bilen bizler ve özellikle Rusya ve Batı’da konuyla ilgili literatüre hakim olan siz? 

 

N.K. - İletişimi güçlendirmeliyiz. Ve en önemli şey, üretken olmamız gerektiğidir. Birlikte çalışacağız ve sonuç alacağız. Bunun üstesinden geleceğiz. 

 

Kaan Arslanoğlu

Odatv.com / 29 Kasım 2021


https://odatv4.com/kultur-sanat/amerikali-turkolog-norm-kisamov-ingilizce-sozcuklerin-yarisi-turkce-222662

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com