Sayfalar

Faiz-enflasyon-kur arasında nasıl bir ilişki var?

 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkan Yardımcıları Prof. Dr. Semih Tümen ve Dr. Uğur Namık Küçük ile Para Politikası Kurulu (PPK) Üyesi Prof. Dr. Abdullah Yavaş görevden alındı. Resmi Gazete'de yayımlanan karara göre Başkan Yardımcılığına Taha Çakmak, PPK Üyeliğine Prof. Dr. Yusuf Tuna atandı. 

 

Dolar/TL kuru, son gelişmeler sonrası 9,18'i aşarak rekor kırdı. Euro/TL kuru da 10,64'le rekor tazeledi. 

 

PPK, 23 Eylül'deki toplantısında politika faizini sürpriz bir biçimde 100 baz puan indirerek yüzde 18'e çekmişti. 

 

TCMB, böylece Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu'nun başkanlık döneminde ilk kez faiz indirimine gitmişti. 

 

Kavcıoğlu, Mart ayında göreve gelmesi sonrası "Politika faizini güçlü dezenflasyonist etkiyi muhafaza edecek şekilde enflasyonun üzerinde bir düzeyde oluşturmaya devam edeceğiz" demişti.

 

Ancak Kavcıoğlu'nun geçen ay yıllık enflasyonun yüzde 19,25'e yükselerek politika faizini aşması sonrası "Çekirdek enflasyonu esas alacağız" ifadelerini kullanması, Türkiye'de bazı ekonomistlerce faiz indirimi hazırlığının sinyali olarak yorumlanmıştı, 

 

Merkez Bankası politika faizini yüzde 18'e indirdi

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Haziran ayı başında enflasyonu düşürmek için faiz indirilmesi gerektiği yönündeki görüşlerini tekrarlamasının ardından da Dolar/TL kuru 8,80'i aşmıştı. 

 

Analistler o dönem, Erdoğan'ın sözlerinin Dr. Şahap Kavcıoğlu üzerindeki siyasi baskının bir tezahürü olduğunu ve bunun da liraya satış getirdiğini söylemişlerdi. 

 

Türkiye'de bir süredir faiz oranlarının seyri ve bunun enflasyon ile döviz kuru üzerindeki etkilerine dair tartışmalar yapılıyor. 

 

Geleneksel ekonomi teorisinde, faizlerin yüksek tutulmasının enflasyonu aşağı çekme ve ilgili ülkenin para birimini de güçlendirme yönünde bir etkisi olacağı düşünülüyor. 

 

Türkiye'de ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, enflasyonu düşürmek için faizlerin indirilmesi görüşünü savunuyor. 

 

Uluslararası yatırımcılar, Türkiye'nin Kasım ayında ekonomi yönetiminde değişikliklerin yapıldığı döneme kadar uyguladığı para politikasının bu temele dayandığını öne sürüyor ve bunu da Türk Lirası'nda görülen değer kaybının en önemli nedenleri arasında gösteriyor.

 

 

Faiz ve enflasyon arasında nasıl bir ilişki var? 

 

Enflasyon ve faiz oranları arasında yakın bir ilişki bulunuyor. Faiz ayrıca döviz kurunu da etkileyen unsurlar arasında yer alıyor. 

 

Uygulanan politikalarla bunlar arasında bir denge kurulmaya çalışılıyor. 

 

Merkez Bankası'nın piyasadaki para arzını yönetebilmek için sahip olduğu araçlardan birisi politika faiz oranları. 

 

Politika faiz oranlarında yapılan değişiklikler piyasadaki oyuncuların borç alma ve verme maliyetlerini değiştirdiğinden hem bankaların uyguladığı faizleri hem de tahvil, hisse senedi gibi varlıkların değerini etkiliyor. 

 

Faiz oranlarının düzeyi, bireylerin ve kurumların kaynaklarını tasarrufa ya da harcamaya yöneltmesinde belirleyici oluyor. 

 

Örneğin, faiz oranlarının düşük olduğu bir ortamda tasarruf üzerinden elde edilecek gelir de düşük olduğundan harcama eğilimi artıyor.

 

 

Dolayısıyla faiz oranlarının düşürülmesinin tüketim harcamalarını artırması ve ekonomik büyümeyi desteklemesi bekleniyor. 

 

Ancak tüketim harcamalarının artması beraberinde enflasyonun yükselmesi riskini getiriyor. 

 

Bir diğer konu da faizlerin düşük olduğu bir ortamda kredi alma ve verme eğiliminin artmasının piyasadaki yerel para birimi miktarının yükselmesine neden olması. Bu da enflasyon riski yaratan bir başka unsur olarak ortaya çıkıyor. 

 

Bu nedenle genel kabul gören ekonomi teorisinde, faiz oranlarının düşük tutulmasının enflasyon yaratacağı ve enflasyonun arttığı bir dönemde de fiyat artışlarını dizginlemek için faiz artırımına gidilmesi gerektiği görüşü bulunuyor.

 

 

Faiz indirilirse enflasyonun düşeceği görüşü neye dayanıyor? 

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, faizlerin düşürülmesi halinde enflasyonun da düşeceği yönündeki geleneksel kalıpların ötesine geçen ve sıra dışı kabul edilen ekonomi görüşünü destekleyen isimler arasında yer alıyor. 

 

Erdoğan, Ocak ayında İstanbul'da ekonomiyle ilgili yaptığı bir konuşmada, "Bana yatırım lazım, istihdam lazım, üretim lazım, ihracat lazım. Eğer bu dört başlık yoksa hiçbir şey yok, biz bununla övüneceğiz. Asıl iş faizi düşürmek suretiyle enflasyonu aşağıya çekmektir" dedi. 

 

Erdoğan'ın da savunduğu bu görüş, 19'uncu yüzyılın sonları ve 20'nci yüzyılın başlarında yaşamış olan ekonomist Irving Fisher'ın geliştirdiği bir teoriye dayanıyor. 

 

Fisher'ın geliştirdiği teori, nominal faiz, reel faiz ve enflasyon beklentisini hesaba katan bir formüle dayanıyor.

 

 

   Nominal Faiz: Piyasada uygulanan ve paranın değer kaybı finansal hareketlerden arındırılmamış faiz oranı. 

 

       Reel Faiz: Nominal faizin enflasyonun etkisine göre ayarlanmış hali 

 

      Beklenen enflasyon: Fiyat hareketlerine göre, ilerideki belirli bir dönem için hesaplanan fiyat artış oranı. 

 

       Reel faiz = (1 + Net Nominal Faiz) / (1 + Beklenen Enflasyon) -1

 

 

Bu formüle göre, reel faiz oranı ile beklenen enflasyon oranı toplamının nominal faiz oranına eşit olduğu varsayılıyor. 

 

Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikalarından Sorumlu Başdanışmanı Cemil Ertem, Erdoğan'ın yaklaşımının ardındaki nedenlerle ilgili yazdığı bir makalede, Fisher'ın geliştirdiği formül baz alındığında enflasyon ile faiz oranları arasında ters değil, doğru bir korelasyonun görüldüğünü belirtti. 

 

Ertem, Mayıs 2018'de Daily Sabah gazetesine yazdığı yazıda, "Buna göre, reel faiz oranının uzun vadede sabit kalacağı varsayımıyla nominal faiz oranında yapılacak bir artış, enflasyon beklentisinde de bir artış olacağı anlamına geliyor. Özetle Fisher formülüne göre, faiz oranları ile enflasyon arasında uzun vadede doğru bir korelasyon olduğu açıkça görülüyor" dedi.

 

 

Fisher formülü nedir? 

 

              i ≡ r* + π

              nominal faiz oranı = reel faiz oranı + enflasyon

 

 

Ertem, aynı makalesinde 2008 yılında yaşanan krizin geleneksel görüşün doğru olmadığını ortaya koyduğunu savundu. 

 

Ertem makalesinde ayrıca, son dönemde dünyanın farklı yerlerinde Fisher denklemini savunan görüş ve akademik çalışmaların yapıldığı "Neo-Fischercı" bir akımın doğduğunu aktardı. 

 

Özellikle 2008 krizinin ardından Fisher'ın yaklaşımını savunan ve para politikalarının buna göre düzenlenmesi gerektiğini söyleyen, aralarında ABD Merkez Bankası yetkililerinin bulunduğu bazı ekonomistler oldu. 

 

Ancak şu ana kadar bu formülün hayata geçirilmesi halinde geçerli olduğunu ortaya koyan somut bir örnek olmadığına dikkat çekilirken faiz ve enflasyon ilişkisine dair geleneksel görüş hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde para politikalarına yön vermeyi sürdürüyor.

 

 

Döviz kuru bu denkleme nasıl giriyor? 

 

Döviz kuru, enflasyon ve faizle birlikte üçgenin diğer bacağını oluşturuyor. Bu bacak, özellikle Türkiye gibi üretimin büyük oranda ithal girdilere bağlı olduğu ülkeler açısından büyük önem taşıyor. 

 

Kurdaki artışlar, üreticilerin maliyetlerini artırdığı için satış fiyatlarına da yansıyor ve bu da enflasyonun yükselmesine neden oluyor. 

 

Ekonomist Ege Cansen, 2006 yılında Hürriyet gazetesine yazdığı bir yazıda, Türkiye gibi ülkeler için arz-talep dengesinin ötesinde döviz kurunun da enflasyon üzerinde önemli bir etkisi olduğuna dikkat çekmişti. 

 

Cansen, "Türkiye gibi parası yumuşak yani döviz olmayan ülkelerde, enflasyon 'devalüasyon-enflasyon' sarmalı yüzünden yapışkan hale gelir. Kur artışlarını yavaşlatmadan, fiyat artışları yavaşlamaz. Dolayısıyla bu ülkeler, ekonomiyi soğutarak değil, döviz kurunu düşürerek enflasyonu yavaşlatır. Bunun için ulusal paralarına yüksek faiz verip, sıcak parayı ülkelerine çeker. Artan döviz arzı yüzünden düşen kurla, döviz fiyatına endekslenmiş fiyat artışları yavaşlar" diye yazmıştı. 

 

Genel kabul gören görüşlere göre, bir ülkede döviz kurunun seyrinde yatırımcıların o ülkenin para birimine "yatırım yapma ve elinde tutma arzusu" belirleyici rol oynuyor. 

 

Yatırımcıların bu algısında da o ülkenin makroekonomik dengelerinin güçlü olması gibi ekonomik etkenlerin yanı sıra siyasi istikrar gibi güven ve risk unsurunu etkileyen faktörler de büyük önem taşıyor. 

 

Ayrıca bir ülkenin para birimine yatırım yapanların bundan bir getiri elde etmek istedikleri kabul ediliyor. 

 

Bu noktada da piyasadaki belirlenmiş "nominal faiz" ile enflasyon oranı arasındaki farkı gösteren reel faiz önemli bir kavram olarak ortaya çıkıyor. 

 

Örneğin, kendi para birimine yatırımcı çekmek isteyen ülkelerin enflasyon oranının üzerinde faiz vererek, yatırımı cazip kılması gerekiyor.

 

 

Merkez Bankası'nın görevi ne? 

 

Finans sistemi içerisinde merkez bankaları, ellerindeki faiz, para basma ve döviz rezervi gibi araçlarla piyasadaki para arzını belirleyerek ekonomik dengelerin korunmasında kritik bir rol oynuyor. 

 

TCMB'nin internet sitesinde kurumun temel amacı "fiyat istikrarını sağlamak" olarak tanımlanıyor ve bu ifade ile "ekonomik kararlarda dikkate almayı gerektirmeyecek ölçüde düşük bir enflasyon oranının" kastedildiği belirtiliyor. 

 

TCMB'nin diğer görev ve sorumlulukları finansal istikrar, döviz kuru rejimi, banknot basma ve ihraç imtiyazı ve ödeme sistemleri olarak sıralanıyor. 

 

Türkiye'de 2006 yılından bu yana enflasyon hedeflemesi rejimi uygulanıyor. 

 

TCMB'nin konuyla ilgili hazırladığı kitapçıkta, bu rejim, sayısal bir enflasyon hedefinin belirlenip bunun kamuoyuyla paylaşıldığı ve Merkez Bankası'nın da tüm para politikası araçlarını bu hedefe ulaşmak amacıyla kullandığı bir rejim olarak tanımlanıyor. 

 

Özetle Türkiye'de TCMB'nin ana görevini enflasyonu elindeki araçları da kullanarak belirlediği hedefi tutturmak oluşturuyor. 

 

Ekonomist Mahfi Eğilmez, 2018 yılında yazdığı bir yazıda, TCMB'nin belirlediği hedeflere ulaşabilmesi için bağımsızlığının sağlanmasının ve şeffaflığının da artırılması gerektiğini belirtmişti. 

 

Eğilmez, TCMB'nin elindeki araçları kullanarak faiz, enflasyon ve kur dengesini yönetebileceğini ifade ederek, "Örneğin kurların hızla yükseldiği ve bunun enflasyonu artırdığı bir ortamda Merkez Bankası para politikasının en önemli aracı olan borç verme faizini artırarak piyasa faizlerini yukarı iter ve bu yolla kuru ve enflasyonu denetim altına alabilir" yazmıştı. 

 

Ancak Eğilmez, Türkiye'de her ne kadar enflasyonla mücadele en önemli hedef gibi gösterilse de "gizli hedefin" büyüme olduğunu ve bunun da para politikaları ile maliye politikaları arasında çelişki yarattığına dikkat çekmişti. 

 

NOT: Bu haber BBC Türkçe'de ilk kez 15 Nisan 2021'de yayımlanmıştı

 

15 Nisan 2021

Güncelleme 14 Ekim 2021

 

>> https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-56743887

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

AYM Başkanı’ndan iktidara “Anayasa'yı ihlal” uyarısı

AYM Başkanı Zühtü Arslan, hükümete hukuk devleti uyarısı yaparak Anayasa’ya aykırılık kararlarının uygulanmamasının “Anayasa’nın kasten ihlali” anlamına geleceğini vurguladı. 

 


Anayasa Mahkemesi, mahkeme kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını bağladığına işaret ederek, “Mahkeme kararlarının icrasının hakkıyla sağlanmadığı bir yerde hukuk devletinden bahsedilemez. Anayasa Mahkemesi, anayasaya aykırılık konusunda bir karar verdikten sonra bu aykırılıkta ısrar, anayasanın kasten ihlalidir” dedi. 

 

“Anayasa Mahkemesinin Temel Haklar Alanındaki Kararlarının Etkili Şekilde Uygulanmasının Desteklenmesi” projesinin açılış töreni Ankara’da bir otelde gerçekleştirildi. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi tarafından finanse edilen ve ana yararlanıcısı Anayasa Mahkemesi olan projenin açılış töreninde Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Avrupa Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Bjorn Berge, Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Avrupa Birliği Başkanı (Büyükelçi) Faruk Kaymakçı ve Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Nikolaus Meyer-Landrut birer konuşma yaptı. 

 

Bakan Gül: AYM kararlarına uyulmalı 

 

Adalet Bakanı Gül, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları için bağlayıcı olduğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu: 

 

“Herkesin Anayasa Mahkemesi kararlarına uyması hukukun emredici hükmüdür ve hukuk devletinin bir gereğidir. Bu konuda yaptığımız çalışmalarla bu kuralı tahkim ediyoruz. Bununla birlikte, mahkeme kararlarının bağlayıcılığı, kararların hiçbir koşulda eleştirilmeyeceği anlamına da gelmeyecektir. Eleştiri özgürlüğü de demokrasinin bir unsurudur. Demokrasilerde yargı kararları eleştirilebilir, hukukun sınırları içerisinde tartışılabilir. Yargı kararlarına getirilecek bilimsel, hukuksal, makul eleştiriler esas itibarıyla yargının gelişimine de katkı sağlar. Yargı kurumları, kamuoyundan gelen yansımaları adeta bir geri bildirim olarak değerlendirmelidir, kamusal tartışmaya katkı sunan her türlü eleştiriye açık olmalıdır.” 

 

Zühtü Arslan: Kararlar uygulanmıyorsa hukuk devleti olmaz 

 

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan ise konuşmasının önemli bölümünde metin dışına çıkarak, AYM kararlarının uygulanmamasını eleştirdi. Bir mahkemenin verdiği kararın uygulanmaması halinde, orada yargılama yapmanın da mahkemenin karar vermesinin de bir anlamı kalmayacağını belirten Arslan, şu değerlendirmeyi yaptı: 

 

“O yüzden mahkemeye erişim hakkının olmazsa olmaz unsurlarından birisi, yargılama sonucunda verilen kararın hakkıyla icra edilmesidir. Diğer yandan, bir ülkede mahkeme kararlarının etkili bir şekilde uygulanması, icra edilmesi, o ülkede hukuk devletinin varlığının da ön şartıdır. Anayasa Mahkemesi kararlarında sıklıkla vurgulandığı gibi, mahkeme kararlarının icrasının hakkıyla sağlanmadığı bir yerde hukuk devletinden bahsedilemez. Çünkü hukuk devleti bir söylemden ibaret değildir. Mahkeme kararlarının icrası, Anayasa Mahkemesi kararlarının özelde icrası, bir ülkede hukukun üstünlüğünün olduğunun da temel işaretlerinden biridir.”

 

“Anayasanın kasten ihlali” 

 

AYM kararlarının uygulanması gerektiğinin altını çizen Arslan, “Anayasa Mahkemesi, anayasaya aykırılık konusunda bir karar verdikten sonra bu aykırılıkta ısrar, anayasanın kasten ihlalidir. Bu bilinçle Anayasa Mahkemesinin gerek norm denetiminde gerekse bireysel başvuruda tespit ettiği anayasaya aykırılıktan sonra bu aykırılığın giderilmesi, tüm kurum ve kuruluşların temel vazifelerinden biridir” ifadelerini kullandı. 

 

“AYM kararlarında kimsenin takdir yetkisi yok” 

 

3K kuralına işaret eden Arslan, bunun kurallar, kurumlar ve kişiler olduğunu, buna kalitenin de eklenebileceğini kaydetti. Yargı kararlarının etkili şekilde uygulanmasının, bağlayıcı anayasal ve yasal kuralların varlığına ve kuralları uygulayacak kurumsal ve kişisel iradeye bağlı olduğunu söyleyen Arslan, başarının da kurallar, kurumlar, kişiler ve kalite ile bağlantılı olduğunu belirtti. 

 

Anayasa’nın 138 ve 153. maddelerine göre mahkeme kararlarının tüm devlet kurum ve kuruluşlarını bağladığını belirten Arslan, anayasanın kararların icrası konusunda hiçbir kimseye takdir yetkisi tanımadığını kaydetti. Arslan, “AYM kararları yasama, yürütme ve yargı kurumlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri, bir ülkede bulunan tüm kuruluşları bağlar” dedi. 

 

Yargı kararlarının etkili şekilde icrası konusunda devletin farklı organları arasında iş birliğine en fazla temel hak ve özgürlüklerin korunması noktasında ihtiyaç duyulduğunu aktaran Arslan, “Anayasa Mahkemesinin temel haklar alanında verdiği kararların etkili şekilde icrası, her şeyden evvel bu kararların ilgili kurum, kuruluş ve kişiler tarafından çok iyi anlaşılmasını, kabullenilmesini ve nihayet yerine getirilmesini gerektirmektedir. Bu da son tahlilde kurumlar arasındaki iletişimi ve iş birliğini gerekli kılmaktadır” ifadelerini kullandı. 

 

Bireysel başvuruda iş yükü sorunu 

 

23 Eylül tarihinin Türkiye’de bireysel başvuru hakkının getirilmesinin 9. yıldönümü olduğunu anımsatan Arslan, bireysel başvuruda iş yükü gibi bazı sorunlar olduğuna işaret etti. Bireysel başvuruya ilişkin İspanya ve Almanya’da yıllık 5-6 bin başvuru olduğunu aktaran Arslan, Türkiye’de ise bu başvuru sayısının bir ayda yapıldığını kaydetti. Arslan, AİHM’e taraf olan 47 ülkeden yapılan başvuru sayısından daha fazla başvurunun Türkiye’de AYM’ye yapıldığına da işaret etti. 

 

“Amaç sivrisinekleri değil bataklığı kurutmak” 

 

Arslan, bireysel başvurunun objektif etkisinin anlaşılmasının önemli olduğunu dile getirerek “İhlal kararlarının gereği gibi yerine getirilmesi ve yeni ihlallerin engellenmesi hayati derecede önemlidir” dedi. 

 

AYM’nin bir amacının da yeni ihlallerin ortaya çıkmasını önlemek olduğunu ifade eden Arslan, “Bireysel başvurunun amacı tek tek sivrisinekleri yok etmek değildir, bireysel başvurunun amacı bataklığı kurutmaktır” diye konuştu. 

 

Arslan, şu mesajı verdi: “O nedenle bu objektif etkinin çok iyi anlaşılması ve ihlal kararlarından sonra bu kararlarda belirttiği esasları, kararlarda belirttiği ilkeleri uygulayarak yeni başvuruların yapılmasını beklemeden idare makamlarının ve yargı mercilerinin kararlarını o yönde vermesi hayati derecede önemlidir.” 

 

Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararlarında mahkemelerin yargılamanın yenilenmesini başlatma, yapma noktasında herhangi bir takdir yetkisi bulunmadığına işaret eden Arslan, bunun anayasanın ve yasanın zorunlu kıldığı bir durum olduğunu kaydetti. Arslan, yapılması gerekenin de önce somut ihlale sebep olan yargı kararının kaldırılması ardından ihlali de ortadan kaldıracak şekilde yeni bir kararın verilmesi olduğunu vurguladı. 

 

Alican Uludağ

© Deutsche Welle Türkçe


https://www.dw.com/tr/aym-başkanından-iktidara-anayasayı-ihlal-uyarısı/a-59284059

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

11 Eylül saldırıları : Kronoloji


11 Eylül 2001 Salı günü, saldırganlar Amerikan yolcu uçaklarını kaçırmış ve New York'taki iki gökdelene çarparak binlerce kişinin ölümüne neden olmuştu. 

 

Bu saldırılar sadece Amerika için değil, tüm dünya için yüzyılın en travmatik olaylarından biri oldu. 

 

ABD'nin doğu kıyısında uçmakta olan dört uçak, birbiriyle bağlantılı kişilerden oluşan küçük bir ekip tarafından aynı anda kaçırıldı. 

 

Saldırının saniye saniye kronolojisini çıkardık.

 

 

11 Eylül 2001 Salı yerel saatle 7:59'da American Airlines 11 nolu uçuşu gerçekleştiren uçak sabahı Boston Uluslararası Logan Havaalanı'nından Los Angeles'a doğru havalandı.

 

Uçakta 11 mürettebat ve 81 yolcu vardı. 

 

Yolculardan 5'i hava korsanıydı ve liderleri de Muhammed Atta'ydı. 

 

Kalkıştan 15 dakika sonra, saat 8:14'te Atta ve adamları Boeing 767'nin kontrolünü ele geçirdiler. 

 

Uçağın yönünü kuzeye, New York'a doğru çevirdiler.

 

 

American Airlines 11 sefer sayılı uçağın kontrolü korsanların eline geçtiği sıralarda Boston'daki aynı havalimanından bir uçak daha kalktı. 

 

United Havayolu şirketinin 175 sefer sayılı uçağının modeli de boeing 767'ydi. 

 

Varış noktası da aynıydı. 

 

Kabinde 9 mürettebat, 56 yolcu vardı. İçlerinden 5'i hava korsanıydı.

 

 

6 dakika sonra, Washington'dan bir uçak daha kalktı: American Airlines 77 sefer sayılı uçuşu. 

 

Boeing 757'nin içinde 6 mürettebat ve 58 yolcu vardı. Yolculardan beşi hava korsanıydı. 

 

Uçağın varış noktası Los Angeles'tı. 

 

Saldırganlar, ABD'nin diğer yakasına yanı batı tarafına giden uçakları seçmişti. 

 

Böylece uçakların yakıt sorunu olmayacaktı. 

 

Ve saat 8:24 

 

Havada içinde saldırganların bulunduğu 3 uçak vardı, ama bunlardan sadece biri korsanların elindeydi. 

 

Muhammed Atta, yolculara seslenmek istedi, 

 

ama yanlış düğmeye basınca telsiz mesajı gönderdi.

 

 

İlk uçaktaki saldırganlar "Havaalanına geri dönüyoruz" diyerek yolcuları sakinleştirmeye çalışırken, Newark'tan dördüncü bir uçak havalandı. 

 

San Francisco'ya uçan uçakta 7 mürettebat, 37 yolcu ve 4 hava korsanı vardı. 

 

Tam bu sırada saldırganlar United Havayolları'nın 175 nolu uçuşunu New York'a yönlendirdiler.

 



Ve saat 8:46: 

 

Muhammed Atta'nın kumandayı ele geçirdiği American Airlines 11 sefer sayılı uçak Dünya Ticaret Merkezi'nin kuzey gökdelenine çarptı. 

 

Uçak, binanın kuzey bakan tarafına 93 ile 99.uncu katlar arasına girdi. 

 

Herkes büyük bir şaşkınlık içindeydi, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. 

 

Televizyonlar canlı yayına geçti, 

 

New York'un sembolü İkiz Kulelerden biri yanıyordu; 

 

Ama bu daha ilk saldırıydı. 

 

Dakikalar içinde, saldırganlar American Airlines 77 nolu uçuşu gerçekleştiren uçağı ele geçirdi. Ve uçağı başkente yönlendirdi.

 



lk saldırıdan 17 dakika sonra, 09:03'te tüm dünyanın gözleri önünde ikinci uçak Dünya Ticaret Merkezi'nin güney kulesine çarptı. 

 

United Airlines'ın 175 nolu uçağı, 77 ile 85'inci katların arasından binaya girdi. 

 

Bunlar olurken ABD Başkanı George Bush, Florida'da bir okul ziyaretindeydi. Olay kulağına fısıldandı. 

 

Beyaz Saray Genel Sekreteri Andy Card, başkana bunun apaçık bir terör saldırısı olduğunu söylemişti. 

 

Ancak o sıradan başkanın bilmediği bir şey daha vardı,

 



9:28'de korsanlar bir uçağı daha ele geçirmişti. 

 

9 dakika sonra bu uçak Amerikan Savunma Bakanlığı'nın merkezine, 

 

Pentagon'a çarptı. 

 

İşte o andan itibaren bunun organize bir saldırı olduğu netleşmişti. 

 

Hemen hava sahası tüm uçuşlara kapandı ve havadaki uçakların yere inmesi talimatı verildi. 

 

New York'taki ikiz kuleler yanıyordu, güney kulesi uçağın çarpmasından 56 dakika sonra tamamen yerle bir oldu.

 



United Airlines'ın 93 nolu uçuşunu gerçekleştiren uçak Pennsylvania'da Stonycreek'te bir alana düştü. 

 

Daha sonra yapılan araştırmada uçağı kaçıranların aslında Başkent'e saldırmayı planladıkları anlaşılacaktı. 

 

11 Eylül 2021 / Güncelleme 12 Eylül 2021 

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-58524161

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

ABD’nin Taliban’a bıraktığı silahlar ve teçhizatların tam listesi


Afganistan’dan çekilen ABD askerlerinin geride bıraktığı silah ve teçhizatları Taliban’ın eline geçti. Değeri milyarlarca dolar olan teçhizatların tam listesi ABD Muhasebe ofisi tarafından açıklandı.


ABD’nin Afganistan’dan çekilme süreci sonrasında Taliban, başkent Kabil’e girerek ülkenin yönetimini ele geçirdi. 

 

ABD’nin eğittiği ve teçhizat sağladığı Afgan güvenlik güçlerinin çekilmesiyle de Taliban, milyarlarca dolar değerindeki Amerikan askeri teçhizatını ele geçirdi. 

 

ABD Muhasebe Ofisi tarafından, Taliban’ın envanterine geçirdiği, kara ve hava unsurlarınca kullanılacak olan zırhlı araçlar ve uçaklar/helikopterler başta olmak üzere ekipmanlar, mühimmatlar ve silahlar listelendi. 

 

İŞTE TALİBAN’IN ELİNE GEÇEN SİLAH VE TEÇHİZATLAR 

 

·       155 adet mayına dayanıklı araç,

·       169 adet zırhlı personel taşıyıcı,

·       42 bin adet kamyon ve SUV,

·       64 bin 363 adet makinalı tüfek,

·       8 bin adet kamyon,

·       162 bin 43 adet telsiz,

·       16 bin 35 adet gece görüş gözlüğü,

·       358 bin 530 adet saldırı tüfeği,

·       176 adet topçu parçaları,

·       126 bin 295 adet  tabanca. 

·        

HELİKOPTER 

 

·       33 adet Mİ-17,

·       33 adet UH-60 Blackhawk

·       43 adet MD530 

·        

SABİT KANATLI UÇAKLAR

 

·       4 adet C-130 Transports

·       23 adet Embraer EMB 314/A29 Super Tucano

·       28 adet Cessna 208

·       10 adet Cessna AC-208 strike aircraft

 


ABD GENELKURMAY BAŞKANI: TALİBAN’IN ELİNE GEÇEN TEÇHİZATI İMHA ETME GÜCÜMÜZ BULUNUYOR 

 

Öte yandan ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley, konuyla ilgili yaptığı açıklamasında ordunun önceliğinin, Amerikan vatandaşlarının tahliyesi olduğunu ancak Taliban’ın eline geçen teçhizatı imha etme güçlerinin bulunduğunu belirtmişti. 

 

ABD 20 YILDA, 83 MİLYAR DOLAR HARCADI 

 

ABD, geçen 20 yıl içinde Afgan güvenlik güçlerinin eğitim ve teçhizatına 83 milyar dolar harcadı. ABD Sayıştayı’nın 2017 yılı raporuna göre, 2003-2016 yıllarında Afgan güçlerine yaklaşık 76 bin araç, 600 bin silah, 163 bin komünikasyon teçhizatı, 208 hava aracı verildi. 

 


29.08.2021 - 22:41

Güncelleme : 30.08.2021 - 08:51

 

https://www.ensonhaber.com/dunya/abdnin-talibana-biraktigi-silahlar-ve-tachizatlarin-tam-listesi

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com
https://cahit-celik.blogspot.com