Sayfalar

Liyakat “terörist” ilan edilmek için geçerli sayılıyor

Yalanın meşrulaştırıldığı, gerçeklerin “önemsizleştiği”, algı yönetiminin öne çıktığı bu dönemde bize de yaşananları Yalın Alpay’a sormak kaldı. 

 

İpek Özbey

 

NEDEN YALIN ALPAY? İstanbul’da doğdu. Okuma-yazmayı 2.5 yaşında söktü.. Okula girdiğinde birinci ve ikinci sınıfı atlayarak üçüncü sınıftan başladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu, yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden aldı. Doktora çalışmasını İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde sürdürdü.. Birçok kitap yazdı, “Yalanın Siyaseti” kitabıyla Necip Hablemitoğlu Toplumsal Duyarlılık Ödülü’nü aldı. Yalanın meşrulaştırıldığı, gerçeklerin “önemsizleştiği”, algı yönetiminin öne çıktığı bu dönemde bize de Yalın Alpay’a sormak kaldı. 

 

- Boğaziçi Üniversitesi hedef alındı, çünkü.. Birinci neden, üniversiteler arasında yandaş kadrolarla doldurulmamış birkaç üniversiteden biri olan Boğaziçi’ni de muhalif olanaklardan soyundurmak, doğrudan tek adama bağlamak. İkincisi, Boğaziçi’nde gerçekleştirilecek protestoları devlete ve hükümete karşı sekülerlerin hep bir hınç içerisinde bulunduğunu ve ilk fırsatta bu hıncı dışa vurduklarını göstermek. Bu hıncı kendi seçmenlerine gösterip işte “Eğer bizi iktidardan düşürürseniz, bu hınçlı kitle size neler edecek, görün” demek. 

 

- Türk akademisinin gözbebeği, en çalışkan tüm öğrencilerin, en başarılı tüm akademisyenlerin çatısının altına girmek için can attığı bir üniversite. Türkiye’de seçkinlik denildiğinde akla ilk gelen eğitim kurumu. 

 

- AKP’ye göre “seçkin”ler olarak niteledikleri Kemalistler bürokrasiye, üniversitelere, medyaya, orduya ve yargıya iyice yerleşmişler, seçilmiş hükümetlere hiçbir hareket alanı bırakmayacak şekilde siyaset dışı aktörlerle siyasi aktörleri rehin almışlardı.

 

- AKP bir zamanlar tüm kamu kurumlarından “T.C.” nitelemesini kaldırırken, artık zorunlu olarak tam da aksi yöne dönerek muhafazakâr Türk milliyetçileriyle ittifak yapmak zorunda kaldı. AKP bugüne kadar ittifak kurup da sonradan bozuştuğu tüm paydaşlarına aynı yakıştırmayı sundu: “terörist”. 

 

- AKP ile aynı düşüncede olmayan her kesimin ve herkesin terörist ilan edilmesi, gerçek teröristlerle terörist ithamına uğrayanlar arasındaki hakiki ayrımı da ortadan kaldırarak onu bir imgeleme dönüştürdü. Bu durum gerçek teröristlerin lehine, uydurma teröristlerin aleyhine gelişti. Seçkinlerin kendileri dahi, seçkin sözcüğünün yeni olumsuz kodlamasına ikna edilmiş durumda.

 

- Bir popüliste göre ülkenin savcısı da, yargıcı da, askeri de, medyası da, akademisi de, bürokrasisi de “gerçek halk”tır. Fakat “gerçek halk” sayıca çok kalabalık olduğundan bu görevleri ifa etmek için bir temsilciye gereksinim duyar. O kişi de seçilmiş başkanın kendisinden başkası değildir. İşte böylece başkan “gerçek halkı” temsil adına hukuku, orduyu, medyayı, akademiyi, bürokrasiyi tek başına yönetmelidir. Burada gerçekte bir tek kişi yoktur, o tek kişi “gerçek halk”ın tek bir bedende varlık bulmuş halinden başkası değildir. Popülistler işte tam bu yüzden hemen yeni anayasa yazmaya girişirler…

 

- AKP, yüksek oy kayıplarıyla kendi zeminini de yitiriyor, çünkü kendi zemini yerine, kendi “seçkinlerine” yarar sağlıyor. AKP’nin seçmen zemini daraldıkça yeni yönelimi kutuplaşmalar için yeni olanaklar sağlamak

 


- Türkiye’de olup bitenler aklıma bir tespitinizi getirdi. “Muhaliflerin tamamının ‘kötücül’, ‘nefret edilen’, tüm sorunların kaynağı olarak tanımlandığı, tüm muhalif savların ezbere bir şekilde duygusal olarak baştan reddedildiği bir kutuplaşma ortamı doğdu” demiştiniz. Evet, özellikle son günlerde “sınırsız bir nefret”e tanık olduk. Her şeyden önce bir Boğaziçi Üniversitelisiniz. Cumhurbaşkanı “terörist misiniz”, Devlet Bahçeli “vandal, barbar” diye açıklama yaptığında ne düşündünüz?

 

Boğaziçi Üniversitesi geleneği, Türkiye’de siyasi kutuplaşmanın kör bir tarafı olmadan, tarafları felsefi ilkeler çerçevesinde değerlendirmeyi gözeten, gerçek bir üniversitenin ödevi olduğu üzere, siyasetin duygusallığını, çıkarcılığını, irrasyonelliğini, ideolojik önyargılarını uyarılarıyla deşifre eden, bilimsel nesnelliği olabildiğince uygulamaya çalışan çok kıymetli bir kutupyıldızı. Liyakat sisteminin ülke genelindeki perişanlığının pek de uğramadığı, beşeri kaynaklarını niteliklilik esasına göre oluşturabilme başarısını sürdürebilen ender kurumlarımızdan birisi. Bu yüzden de kurulduğu günden bu yana Türk akademisinin gözbebeği, en çalışkan tüm öğrencilerin, en başarılı tüm akademisyenlerin çatısının altına girmek için can attığı bir üniversite. Türkiye’de seçkinlik denildiğinde akla ilk gelen eğitim kurumu. 

 

- ‘Seçkincilik’… Aslında bugün tam olarak iktidarın bir suçmuş gibi ortaya koyduğu kavram… 

 

Türkiye’de 2002’den bu yana, modernitenin sonuna kadar övmüş olduğu seçkinlik sözcüğünün içeriği kamusal alanda bir olumsuzlamayla yeniden biçimlendirildi. Fakat bu biçimlendirmede de, “seçkin” olarak nitelendirilen kitle, aynı grubu niteleyen bir sözcük olmayı aşarak sırayla farklı grupları olumsuzlamakta kullanıldı. 21 yıllık AKP iktidarının “seçkin” olarak tanımladığı ilk grup “Kemalistler”di. Bu kesime, Fransızcadaki “Mon Şer” deyimiyle seslenen AKP, tek bir deyişle hem Kemalistlerin Batı hayranlığına (dolayısıyla yerel değerlere uzaklıklarına) hem de Türkçede kötü anlamına gelen “şer” sözcüğüyle kötücül olduklarına gönderme yapıyor, söz oyunlarıyla bu kitleyi olumsuz bir nitelemeye sıkıştırıyordu. 

 

- Peki, buna niçin ihtiyaç doğdu?

 

AKP kadrolarının siyasal İslamcı ve otoriterlik yanlısı geçmişleri, onları sınırlı bir oy oranının ötesine taşımadığından, bu kadrolar, kendi geçmişlerini geride bıraktıklarını ve bundan böyle “muhafazakâr-demokrat” olduklarını ilan ettiler. Kamuoyu önünde dev bir kılık değiştirme gerçekleşiyor ve kılığını değiştirenler artık “değiştiklerini” açıkça bildiriyorlardı. Garip görünen şey ise hâlâ hedeflerinde Kemalizmin ve Kemalist kadroların bulunmasıydı. Geçmişin siyasal İslamcıları, 2002’nin “muhafazakâr-demokratları” bu kuşkulu durumu da bir başka yöntemle aştılar. Kemalizme ve Kemalistlere hâlâ karşıydılar fakat bu karşıtlık İslami bir muhalefetten kaynaklanmıyordu. 

 

- Ya nereden kaynaklanıyordu? 

 

Yeni yazılımlarında Kemalistlere “seküler oldukları” için değil, “demokrat olmadıkları” için karşı çıkıyorlardı. Kurtuluş Savaşı’nın ardından, kendilerini toplumun üzerinde gören bir avuç “seçkin” topluma hiçbir fikir sormadan, danışmadan, empati yapmadan her şeyi tek bir darbede dönüştürmeye girişmiş, demokratik bir evrimleşme içerisinden modernleşmek yerine, otoriter bir devletçilikle tepeden inmecilikle demokrasinin ortadan kalkmasına yol açarak, kendi “seçkin” düşlerini yaşama geçirmiş, bu sırada da kendilerini “yüceltmiş”, halkı “aşağılamış, horlamış”tı. AKP, Kemalizmin bir “vesayet” sistemi olduğunu ağzından düşürmüyor, her fırsatta seçkinlerin kendi kendilerini zorla seçkin olmayanların vasisi kıldığını vurguluyor, şimdi AKP ile birlikte demokrasinin ve özgürleşmenin geleceğini haykırıyordu. AKP’ye göre, “seçkin”ler olarak niteledikleri Kemalistler bürokrasiye, üniversitelere, medyaya, orduya ve yargıya iyice yerleşmişler, seçilmiş hükümetlere hiçbir hareket alanı bırakmayacak şekilde siyaset dışı aktörlerle siyasi aktörleri rehin almışlardı. Bu “seçkin” tavrın demokrasiyle hiçbir ilintisi yoktu, bu “vesayet” sistemini sonlandırmak, Kemalistleri tüm bu siyaset dışı alanlardan “temizlemek” demokrasiye ulaşmanın temel koşuluydu. 

 

- Ve AKP o dönemde bu çabasına “ileri demokrasi” hedefi adını veriyordu…

 

Aynen öyle…  “İleri demokrasi” hareketi çerçevesinde AKP, Kemalizmden mağdur olduklarını ileri süren diğer gruplarla işbirliği yaparak geniş bir ittifak kurdu. Böylece Kürt siyasi hareketi, liberal entelektüeller, bir kısım sol, bir kısım feministler, muhafazakârlar ve siyasal İslamcılar, AKP çatısı altında güçlerini birleştirme olanağı buldular. AB çıpası dolayımında Batı da bu ittifaka destek verdi. Bu, “sahte seçkinlere” karşı girişilmiş bir demokrasi hareketiydi. Baskıcı azınlığın karşısına, gerçek halk dikiliyordu. İşte demokrasi de zaten bu değildi de, neydi? Bu demokrasi ile otoriter Kemalizmin kavgasıydı. Fakat Kemalistler bürokrasiden, üniversitelerden, medyadan, ordudan ve yargıdan süpürülüp de yerlerine yeni kadrolar atandığında bu kez bu kadroların yine AKP tarafından yapılan isimlendirmede bir “paralel devlet” kurdukları ilan edildi. Böylece ikinci bir büyük kadro değişim hareketi devreye sokuldu. Bu sırada AKP’nin kavgasının “ileri demokrasi”yi hedefleyen bir amacı olduğundan kuşkular duymaya başlayan Kürt, liberal, sol, feminist ve bazı cemaatçi ittifak ortakları müttefiklikten ayrılmaya ya da kovulmaya başladılar. İşte Kemalist kadroların tasfiyesinin ardından boşta kalan “seçkinlik” unvanı, hazır olumsuz bir sözcük halini almışken, neden diğer siyasi rakipler için de kullanılmasındı? Böylece bir zamanlar yoldaşları olan liberal entelektüeller, bir kısım sol, feministler, bir zamanlar ortak düşmanları olan Kemalistlere yaftalanan “seçkin” sözcüğüyle yaftalanmaya başladılar. AKP böylece “demokratik ittifakı” bozuyor, ipleri tek başına ele almaya girişiyor ve böylelikle de giderek otoriter bir yönetim biçimine geçiyordu. 

 

- Bu otoriterlik kendini parti içinde nasıl gösterdi?

 

Parti içerisinden çıkabilecek itirazları engellemek adına da partinin büyük abileri süratle tasfiye edilmeye başlandı. Yola Erdoğan’la birlikte çıkan Gül, Arınç, Şener, Davutoğlu, Babacan gibi tüm büyük parti içi isimler parti dışına atıldı. Böylece AKP hükümet etmede otoriterleştiği gibi, parti içerisinde de liderin sözünün dışına çıkamayacak bir yapı haline geldi. AKP’nin temsil ettiği değerlerden demokrasi, liberalizm, AB çıpası (değerleri), dezavantajlı kimlikler (LGBT) çıkarılınca, geriye otoriter değerleri, kabadayılığı, argo sözcüklere dayanan siyaseti, safsatalardan hakikate ulaşamayan yanlış akıl yürütmeleri daha kolay kabullenebilecek daha anti seçkin bir kitle kaldı. Böyle bir pozisyon doğunca, AKP de bir zamanlar tüm kamu kurumlarından “T.C.” nitelemesini kaldırırken, artık zorunlu olarak tam da aksi yöne dönerek, muhafazakâr Türk milliyetçileriyle ittifak yapmak zorunda kaldı. AKP bugüne kadar ittifak kurup da sonradan bozuştuğu tüm paydaşlarına aynı yakıştırmayı sundu: “terörist”. 

 

- Bugün olduğu gibi…

 

Evet, AKP’li olmayan herkes “terörist” olmakla nitelenir oldu. Kemalistler Ergenekon ve Balyoz gibi, belli cemaatler aracılığıyla gerçekleştirilen operasyonlarla “anlaşıldığı üzere” darbe yapmayı planladıkları için; bu operasyonları gerçekleştiren cemaat yapıları paralel devlet oluşturmak ve darbe girişiminde bulundukları için; HDP, PKK ile işbirliği yaptığı için; CHP, örtülü olarak HDP ile siyasi ittifak kurduğu için; liberaller Batılı değerlere sahip çıktığı için; sivil toplum yürüyüş yaptığı için; gazeteciler hükümet aleyhinde haber yazdıkları için; akademisyenler AKP gibi düşünmedikleri için; Gezi olaylarında protesto eden kitleler, haklarını aradıkları için ve bugün gelinen noktada da Boğaziçi Üniversitesi’nin öğretim üyeleri ve öğrencileri atanan rektöre karşı çıktıkları için terörist ilan edildiler. AKP ile aynı düşüncede olmayan her kesimin ve herkesin terörist ilan edilmesi, gerçek teröristlerle terörist ithamına uğrayanlar arasındaki hakiki ayrımı da ortadan kaldırarak onu bir imgeleme dönüştürdü. Bu durum gerçek teröristlerin lehine, uydurma teröristlerin aleyhine gelişti. Şimdi geldiğimiz durumda, içeriği artık bir “olumsuzlama” olarak “başarıyla” inşa edilmiş “seçkin” sözcüğü Kemalistler yerine, çoğu kez Kemalizme mesafeli durmuş olan Boğaziçi Üniversitesi’ne yaftalanıyor ve bu yaftalama öylesine başarılı oluyor ki sosyal medyada çoğu Boğaziçi mezunu AKP’ye muhalefet etmeye devam ederken, bir yandan da “seçkin” olmadıklarını ispatlamak peşine düşüyorlar. Yani seçkinlerin kendileri dahi, seçkin sözcüğünün yeni olumsuz kodlamasına ikna edilmiş durumda. Burasının pek sorunlu bir nokta olduğunun altını önemle çizmek isterim.

 

- Liyakat kavramına ne oldu?

 

AKP’nin bugüne değin bürokrasiden, medyadan, akademiden ve ordudan süpürdüğü kesimler Boğaziçi Üniversitesi’nin liberal ilkelerinden çok Kemalist, modernist ve sosyalist kadrolardı. Şimdi liyakatli bir kurumun varlığı dahi AKP için bir tehdit unsuru gibi görünmekte. Artık liyakatli olmak başlı başına “terörist” ilan edilmek için bile geçerli sayılmakta. Hükümete rasyonel ve barışçıl şekilde muhalefet etmek bile bir “darbe” girişimi gibi algılanıyor, kamuya böyle bir algı pompalanmaya girişiliyor. Elbette bunun da AKP açısından çeşitli nedenleri var.

 

- Evet, gelelim nedenlerine… 2002’den beri birçok üniversite açıldı. 196 rektörün 68’inin tek bir uluslararası yayını dahi yok. Türkiye’nin en önemli akademisyenlerinden biri olan Ayşe Buğra, siyasetin diline meze yapılmak isteniyor. Metropoll Araştırma Şirketi’nin son anketine göre, halkın yüzde 73’ü, üniversite rektörlerini öğretim görevlilerinin seçmesi gerektiğini düşünüyor. Yani Bulu’nun atamasını yanlış buluyor. Öyleyse iktidar niye hâlâ ısrar ediyor? 

 

Günümüzün siyasi otoritesinin, Türkiye’de horlananların sesi olarak başa geçerken temel tezi eski Türkiye’nin yarattığı mağduriyeti sona erdirmekti. Fakat kısa sürede gördük ki ortada rövanşist bir yaklaşım vardı. Ardından da ülkenin her anlamda, tüm politikalarında resmen iflas eden bir yönetim kendisini gösterdi. Ekonomi, kültür, dış siyaset, maliye, eğitim… Tümü berbat… Bu süreçte rejim de ciddi dönüşümlere uğradı ve bunlar maalesef koşar adım otoriterleşmeye doğruydu. AKP, Kemalizmde rahatsız olduğunu ileri sürdüğü her türlü otoriter uygulamayı, aradan geçen 100 yıla rağmen tek tek yürürlüğe koydu ve kendileri için önemli olanın fırsat eşitliği, demokrasi, özgürlük falan olmadığını, önemli olanın iktidarın nimetlerinden yararlananların kendilerinden olanlar olması olduğunu açıkça gösterdi. 

 

- Kamuoyu araştırmaları bu yöntemin işlerine yaramadığını gösteriyor.  Cumhur İttifakı oylarının giderek düşmesi de bunun kanıtı.. 

 

Evet, şimdilerde AKP, yüksek oy kayıplarıyla kendi zeminini de yitiriyor çünkü kendi zemini yerine, kendi “seçkinlerine” yarar sağlıyor. AKP’nin seçmen zemini daraldıkça, yeni yönelimi kutuplaşmalar için yeni olanaklar sağlamak. Yeni yöntem bana öyle geliyor ki olası bir iktidar değişiminde (ki ilk seçimde olması son derece muhtemel) sekülerlerin seçilmelerini, bu kez onların rövanşist bir yaklaşımda bulunacaklarını kendi seçmenine göstererek, eğer AKP iktidardan giderse, eski AKP seçmenlerini bu yeni seküler iktidarından koruyabilecek bir yapının kalmayacağı algısını yaratmak. Bunun için, şimdilerde her seküler kuruma, AKP yaklaşımlarının dışında düşünce üreten tüm sivil topluma, yargıya, medyaya, akademiye olanca şekilde baskı yaparak sekülerleri yaygara koparmaya sürüklemek ve ardından bu yaygaralara karşı o söylemlerin içeriklerini radikalleştirerek (sekülerler başa geçerse hepinizin mallarına el koyacak, tümünüzü hapse atacak, işlerinizden çıkaracak vb…) kendi seçmenlerine yaymak. Böylece tüm siyasi yönetim başarısızlıklarına karşın, kendi seçmenlerini olası bir AKP’nin iktidardan seçimle düşüşü karşısında sahipsiz kalarak saldırıya uğrayacakları konusunda ikna ederek konsolidasyon sağlamak. 

 

- AKP, Boğaziçi’ne geleneklere aykırı bir şekilde tepeden ve liyakati son derece sorgulanabilir bir atama gerçekleştirdiğinde, bunun şiddetle reddedileceğini biliyor muydu?

 

Biliyordu elbette. Bu şiddetle reddedilmeye de kendi dağılma eğilimi gösteren seçmen kitlesini konsolide edebilmek adına büyük gereksinimi var, zira CHP bir süredir AKP’nin kutuplaştırmaya yönelik sahte gündemlerine riayet etmiyor, o sahte gündemlere karşı çıkarak anlamsız çatışmalara artık izin vermiyor. CHP’den istediği refleksleri alamayan AKP, sekülerlerin en itibarlı kurumlarından biri olan ve seçkin bir azınlığı temsil ettiği için, arkasında büyük bir kitlenin de toplanmayacağını tahmin ettiği Boğaziçi’ni hedef aldı. Burada AKP tek bir hareketle birkaç sonuç birden elde edebiliyor. 

 

- Açar mısınız?

 

Birincisi üniversiteler arasında yandaş kadrolarla doldurulmamış birkaç üniversiteden biri olan Boğaziçi’ni de muhalif olanaklardan soyundurmak, doğrudan tek adama bağlamak. İkincisi Boğaziçi’nde gerçekleştirilecek protestoları devlete ve hükümete karşı sekülerlerin hep bir hınç içerisinde bulunduğunu ve ilk fırsatta bu hıncı dışa vurduklarını göstermek. Üçüncüsü bu hıncı kendi seçmenlerine gösterip işte “Eğer bizi iktidardan düşürürseniz, bu hınçlı kitle size neler edecek, görün” demek. Fakat Boğaziçililer böyle bir hınç gösterisine olanca uğradıkları haksızlıklara rağmen girişmediler. Dolayısıyla AKP’nin öngörülerinin tümüyle tuttuğunu söyleyemeyiz. Fakat Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde cuma akşamı apar topar kurulacağı ilan edilen hukuk ve iletişim fakülteleri aracılığıyla, rektör çıpasını da kullanarak AKP’nin kadrolaşacağı ve Boğaziçi’ni yavaş yavaş kendi çizgisindeki sıradan bir üniversiteye dönüştüreceğini görüyoruz. AKP’nin bu seçkin yapıların tümünü alaşağı etmesi Türkiye’yi orta ve uzun vadede çok aşırı zorlayacak, yüz yıllık birikimlerin birçoğunun böylesine lağvedilmesi Türkiye’yi çağdaş uygarlık seviyesinden daha da ayıracak. 

 

Popülizm, demokrasinin altını oyan çok tehlikeli bir kılıktır

 

- Tam da “yeni anayasa” tartışmalarının olduğu bir zamanda yine ‘Yalanın Siyaseti’ kitabınıza dönüp baktım. Diyorsunuz ki, “Yeterli güce sahip olan popülistler yeni bir anayasa yazmak isteyeceklerdir”. Hemen okura bilgi verelim, kitap 2017’de çıktı. Bugün bunu tartışıyoruz. Neden yeni bir anayasa yazmak istiyorlar?

 

Popülizm, demokrasiymiş gibi davranan fakat gerçekte demokrasinin tam da altını oyan çok tehlikeli bir kılıktır. Temel özelliği toplumda bir kutuplaşma yaratmak, “gerçek halk” ile “bu halka tuzaklar kuran bir azınlık” arasında bir gerilim kurmaktır. 

 

- Evet, siyasetçi “Ben gücümü halktan alıyorum” diyor, ama herkesi de halk saymıyor, değil mi? 

 

Popülizme göre, çoğunluğun milyonda bir farkla bile kazanılması, o çoğunluğun dilediğini dilediği gibi değiştirmesi için yeterlidir. Seçilmişlerin karşısında hiçbir kurum, atanmış ya da seçimi kazanamamış kesimin siyasetçisi ya da seçmeni duramaz. Bir kez çoğunluk elde edilmiş midir, işte gerçek irade odur, milletin gerçek ve “şaşmaz” iradesi oldur, geriye kalan “hainlerin” tümü de bu “gerçek” iradeye uyum sağlamak, biat etmek zorundadır. Bunu yapmayacaklarsa, o zaman “gerçek halk”a başkaldırıyorlar demektir; bunun için hukuku, Meclisi, orduyu, bürokrasiyi, medyayı, akademiyi kullanmayı deneyebilirler. Bir popüliste göre bu araçların tümü siyaset dışı türev enstrümanlardır ve seçmenin iradesini değiştirmek için kesinlikle kullanılamaz. Tek karar mercii “gerçek halk”tır ve halk isterse hukuku da, Meclis kararını da, orduyu da, akademiyi de, medyayı da, bürokrasiyi de def edebilir. Hiçbir güç “gerçek halk”ın üzerinde değildir. Dolayısıyla ülkenin savcısı da, yargıcı da, askeri de, medyası da, akademisi de, bürokrasisi de “gerçek halk”tır. Fakat “gerçek halk” sayıca çok kalabalık olduğundan bu görevleri ifa etmek için bir temsilciye gereksinim duyar. O kişi de seçilmiş başkanın kendisinden başkası değildir. İşte böylece başkan “gerçek halkı” temsil adına hukuku, orduyu, medyayı, akademiyi, bürokrasiyi tek başına yönetmelidir. Burada gerçekte bir tek kişi yoktur, o tek kişi “gerçek halk”ın tek bir bedende varlık bulmuş halinden başkası değildir. Popülistler işte tam bu yüzden hemen yeni anayasa yazmaya girişirler…

 

 - Yani? 

 

Seçilmişlerin önüne çekilmiş tüm hukuki setlerden, denetimlerden, kısıtlardan kurtulmak için. Onlar için halkın sözünün üzerine, hukuk da olsa bir söz olamaz. Ve yeni anayasa işte bu “gerçek halkın” çağlaması için gereken düzenlemelerin kitaplaşmış halidir; özsel ve temeldir. 

 

08 Şubat 2021 

 

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/liyakat-terorist-ilan-edilmek-icin-gecerli-sayiliyor-1812070

 

 



 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

İKİ AMERİKA’NIN HİKÂYESİ

ABD’nin kurucu babalarından ve üçüncü başkanı Thomas Jefferson (solda) ve 45’nci başkanı Donald Trump.


CEMAL TUNÇDEMİR

 

 

Dört gemi dolusu dindar protestan mülteci, 8 Nisan 1630 günü İngiltere’den yola çıktıklarında kendi inançlarını özgürce yaşayabilecekleri bir Yeni Dünya hayali kuruyorlardı. Başlarında avukat ve din adamı  John Winthrop  vardı. Kendine biat etmeyen dini gruplara karşı acımasızca davranan ve başında Kralın olduğu İngiliz resmi kilisesinin ağır baskısından kaçıyorlardı. Haftalar süren zorlu bir yolculuktan sonra Amerika sahiline vardılar. John Winthrop, bugünkü Boston’a yerleşerek Massachusetts Kolonisini kuracak yoldaşlarına, Arbella gemisinden karaya inmeden hemen önce verdiği vaazında şöyle seslendi: 

 

“Bütün Dünyanın gözleri üzerimizde… Yeni kuracağımız toplum Tepedeki Şehir olacak”. 

 

Winthrop, ‘tepedeki şehir (city upon a hill)’ kavramını, İncil’de Hz İsa’nın takipçilerine, ‘Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan şehir gizlenemez’ hitabından ilhamla kullanmıştı. 

 

Geldiklerinde burada küçük bir püriten grubu zaten vardı. Kuzey Amerika’ya Avrupa’dan göçü başlatan Mayflower gemisi, 9 Kasım 1620 günü bugünkü Massachusetts açıklarına ulaşmıştı. Gemi yolcularının karaya ayak basmadan önce yazıp imzaladıkları Mayflower Sözleşmesi, kuruluşuna ön ayak olduğu iptidai hükümet ile modern Amerikan toplumunun doğuşu kabul ediliyor. 

 

Püritenler, yeni kolonilerinin, sosyal hayat konusunda insanlık için bir modele dönüşeceğine inanıyordu. Ve bu modeli inşaya kovuldular. Keskin düzenlerine uymayanları dışladılar. Bunlardan biri de ‘vicdan özgürlüğü (liberty of conscience)’ kavramını savunan vaiz  Roger Williams ’tı. 

 

Williams’a göre, herkes aynı şekilde inanıp aynı şekilde ibadet etmek zorunda değildi. Herkesin kendi inancını kendince yaşama hakkı vardı. Kilise-devlet ayrılığı yoksa en başta kilisenin yozlaşacağını savunuyordu. 

 

Püritenlere göre ise kendilerinki dışında herhangi bir inanca hoşgörü büyük günahtı. Sonuçta ‘doğrunun savunucusuydular, ‘hakların değil. Koloniden dışlanan Williams, bugünkü Rhode Island’a yerleşerek, inanç özgürlüğü ve kilise-devlet ayrılığını savunan kendi kolonisini kuracaktı. 

 

Massachusettsli Püritenlerin dışladığı bir başka din adamı ise Thomas Hooker ’dı. O da bugünkü Connecticut kolonisini kurdu. Dünyanın demokratik ilkelere dayanan ilk yazılı anayasası olan Connecticut Anayasasına öncülük etti. Hooker, kendi liderlerini seçmenin ve iktidar gücünü sınırlandırmanın, tanrı tarafından insanlara verilmiş bir hak olduğunu savunuyordu. 

 

Hooker ve Williams’ın çizgisi ile Püritenlerin çizgisi, sonraki yüzyıllar boyunca Amerika’ya rengini verecek derin bir mücadelenin iki tarafı olacaktı.

 

Yaklaşık 150 yıl sonra 1770’lerde 13 koloni İngiliz krallığına karşı Amerikan bağımsızlık savaşını başlattığında Püritenler artık azınlıktaydı. ABD’nin bağımsızlık savaşına ve sonrasında yeniden inşasına katılan kurucu babalar, tarihin en özel deneyimlerinden birine imza attıklarının farkındaydılar. Sıfırdan bir ‘cumhuriyet’ inşa ediyorlardı. Tarihte, ilk kez bir toplum, devlete ve topluma karşı bireysel özgürlük ve eşitlik ideolojisini, devletin temeli yapıyordu. Sultanların ve kralların devlet benim’ dediği bir çağ için çok önemli bir sıçramaydı. 

 

4 Temmuz 1776 günü ilan edilen ve Thomas Jefferson’ın kaleme aldığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin ikinci paragrafı şöyleydi: 

 

“Bütün insanların eşit yaratıldığını, Yaratıcının onlara, hayat, özgürlük ve mutluluklarını arama hakkı gibi dokunulamaz haklar bahşettiğini tartışmasız bir hakikat olarak kabul ederiz. Bu haklara müdahale edilmemesini garanti altına almak için, meşruiyetini halkın onayından alan hükümetler tesis edilir.” 

 

Neredeyse tamamı Protestandı ama inanç, ifade özgürlüğü, vatandaşlık ve eşitliği konuşurken çoğunun aklında sadece Protestan olanlar yoktu. Massachusetts Anayasasını 1780’de kaleme alanlardan  Theophilus Parsons, anayasayı yazarken, ‘inanç özgürlüğünden, Deistlerin, Muhammedilerin, Yahudilerin ve Hristiyanların yararlanabilmesini garanti edecek genişlikte yazılmasına dikkat ettiklerini’ kaydetmişti. Philadelphia’da her dinden olanların inançlarını anlatabileceği bir mekanın inşasına yardım eden  Benjamin Franklin, otobiyografisinde, burasını, ‘Konstantinopolis Müftüsü bile Amerika’ya ‘Mohammedanism’i anlatacak vaizlerini gönderse, hizmetine verilmiş bir kürsü bulabilir’ diye anlatarak, yeni ülkedeki ifade özgürlüğünün boyutunu sergileyecekti. Thomas Jefferson ise Virginia’da, kendi ifadesiyle, ‘Yahudileri, Hristiyanları, Muhammedileri, Hinduları ve her inancın inkârcılarını korumak için İnanç Özgürlüğü Bildirgesi’ni kaleme alacaktı. 

 

1787 yılı yazında Anayasa’yı yazmak için 13 koloniden  Philadelphia’ya toplanan 55 delegenin  en ortak özelliği tamamının ‘Hristiyan’ olmasıydı. İki Katolik dışındakilerin tamamı protestandı. Ancak 3 ay 23 gün süren toplantıları sonunda ortaya son derece laik bir anayasa metni çıkardılar. Massachusettsli Püritenlerin çizgisi yerine Rhode Island’lı Roger Williams çizgisinde bir devlette karar kıldılar. Kabul edilen Amerikan Anayasasında ‘din’ kelimesi sadece bir kez geçiyordu. Anayasanın 6’ncı maddesinde ‘din’ sözcüğünün geçtiği cümle şöyle:

 

“ABD devletinde hiçbir makama veya yetkiye ehliyette her hangi bir dini aidiyet şartı aranamaz”. 

 

Tabii ki bu madde tek başına din ve devlet işleri ayrılığını’ garanti altına almaya yetmezdi. Boşluğu, dört yıl sonra 1791’de Haklar Bildirgesinin Anayasa’ya dahil edilmesiyle kabul edilecek 1. Ek Madde (First Amendment) kapatacaktı: 

 

“Kongre, herhangi bir dini destekleyecek veya her hangi bir dini inancı yasaklayacak, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayacak, insanların barışçıl bir şekilde toplanma hakkını veya devletten şikâyetçi olmalarını engelleyecek kanun yapamaz.” 

 

Devlet karşısında bütün vatandaşların eşit olduğu ve vatandaşlığın ise soy, dini veya etnik kimliğe bağlı olmadığı bir düzenin temellerini attılar. (On yıllar sonra aşılacak iki önemli kör nokta hariç. Kölelik ve kadınların hakları görmezden gelinmişti

 

ABD’nin Kurucu Babaları, inanç özgürlüğü ve yurttaş eşitliğini, ‘azınlık inançlarına hoşgörü’ veya ‘azınlıklar bize emanettir’ şeklinde bir teba kültürüyle ele almadılar. ‘Hoşgörü’, Thomas Jefferson’un din-devlet ilişkilerinde en fazla karşı çıktığı kavramlardan biriydi. Ona göre, ‘tolerans, dini çoğunluğun, dini azınlığa inancını empoze edebileceğini ama bunun yerine hoş görme lütfunda bulunmayı tercih ettiğini ima ediyordu’

 

En büyük endişeleri ise ‘çoğunluğun tiranlığı’ydı. Devleti, çoğunluğun devleti, azınlıkları ise birer sığınmacı haline dönüştürecek her türlü anlayışa karşıydılar. Bağımsızlık ilanından Philadelphia Kongresine kadar geçen 10 yılda, eyalet kongrelerinin ve yerel meclislerin, demokrasi adı altında birer çoğunluk keyfiliğine dönüşmesi ve azınlıkların haklarını hiçe sayan yaklaşımlar kurucu babaları endişelendirmişti. Anayasa Kongresi boyunca cumhuriyet sözcüğünü sıkça kullanmalarının ve demokrasi yerine daha çok cumhuriyetçiliği vurgulamalarının nedeni buydu. Bu endişe ile yeni Amerikan devletini ‘başkan’ değil ‘Kongre’ merkezli inşa ettiler. Yedi maddelik Anayasanın ilk ve en uzun maddesi Kongre’yi düzenledi. Kongre, Başkan ve Yargının birbirini sıkı şekilde denetleyip kontrol altına alacağı  bir denge denetleme sistemi  kurdular. Bir kişinin veya zümrenin keyfince yönetmesini imkansız kılan bir devlet yapısı oluşturdular. 

 

Bu anayasa,  Tepedeki Şehri  bir kez daha parlattı. Artık dünyadan görülmemesi imkânsızdı. ABD, eski dünyanın yoksulları, mazlumları, macera ve yenilik arayanları için bir çekim merkezine dönüştü. Tam bir nüfus patlaması yaşandı. Sadece 1840’lardan itibaren tarihin en kitlesel göçü yaşandı. 30 milyon Avrupalı, ABD’ye göç etti. Ülke, 1868’e gelindiğinde dünyanın en büyük ekonomisi olmuştu bile. Hızlı büyüme büyük bir iş gücü açığı yaratıyordu. Ülkenin kapısı herkese açıktı.

 

Emma Lazarus, 1883’te yazdığı ve 1903’te New York körfezinde göçmenleri selamlayan Özgürlük Heykelinin kaidesine işlenecek şiirinde, Sürgünlerin Anası’ dediği özgürlük anıtının ağzından Dünyaya şöyle sesleniyordu: 

 

“Bana ver yorgunlarını, yoksullarını…

Özgür bir nefese susamış yığınlarını…

Bana gönder evsiz barksızlarını…

Reddederek sahillere vurduklarını…

Altın Kapının yanından meşalemi yükseltiyorum’’ 

 

Ancak homojeniteye inanan püriten çizgi ile çoğulculuğa inanan Roger Williams çizgisinin Amerika’nın ruhu üzerindeki mücadelesi de devam etti. Okyanusun dalgaları gibi, Tepedeki Şehrin sahiline her değişim veya göçmen dalgasından sonra bir de korkuyla hareketlenen tepki dalgası vuruyordu. 

 

İlk kitlesel göçleri genelde İngiliz kökenli Protestanlar gerçekleştirdiği için çok dikkat çekmemişti. Ancak Katolik göçünün başlamasıyla, topluma bir korku ve nefret dalgası yayıldı. Başlangıçta göçmenlerin çoğunluğu İrlandalıydı. Sonra, Alman, İtalyan, Polonyalı Katolikler de geldi. İngilizce bilmiyorlardı. Protestan Amerikalılar, Katolikleri, asimile olması imkânsız, şiddete düşkün, banal insanlar’ olarak nitelendiriyordu. İtalya gibi Katolik ülkelerde Protestanlara hiçbir özgürlük tanınmaması da, Katoliklere karşı öfkeyi pekiştiriyordu. 

 

Katoliklerin Amerika’ya asla sadık olamayacağı inancı, onlardan birinin uzun süre seçilmiş makamlara gelmesine engel oldu. Toplum ancak 1960 yılında bir Katoliği (JFK) başkan seçebilecek psikolojik eşiğe ulaşabildi. Bugün ABD Kongresinde Katolik sayısı diğer bütün dini gruplardan fazla. Temsilciler Meclisi başkanı ve ABD Başkan Yardımcısı bir Katolik. Yüksek Mahkemenin 9 üyesinden 6’sı Katolik. 

 

19’ncu yüzyılda Utah’ı kuran Mormonlar, iki dünya savaşı arasında kitleler halinde Yeni Dünya’ya sığınan Yahudiler benzer bir nefret dalgasıyla yüzleşmek zorunda kaldılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında bazı şehirlerde Almanca konuşmak hatta Boston’da Beethoven’in müziklerini çalmak yasaklandı. İkinci Dünya Savaşının histerik ortamında ise, Japon kökenli Amerikalılar evlerinden alınıp toplama kamplarına gönderildi ve savaş boyunca orda kaldılar. Siyahlar, kadınlar, eşcinseller kamusal hakları için uzun ve yorucu mücadeleler vermek zorunda kaldılar. Ve 1980’li yılların başından beri de Müslümanlar ve Hispanikler nefret ve korku dalgasının muhatabı olan ‘ötekiler’ konumunda… 

 

Amerika’ya ilk gelen Avrupalılar mültecilerdi. Hayatları ve özgürlükleri için buraya gelmiştiler. ABD göçmenlikten doğdu ve hala bir göçmen ülkesi.  Her kitlesel göç dalgası, ABD’nin sosyal dokusunu yenileyip değiştirdi. ABD Anayasasının yapıldığı 1780’lerde köleler ve yerliler hariç, Amerikan nüfusunun yüzde 99’unu Protestan beyazlar oluşturuyordu. 1920’lerde Katolikler toplam nüfusun yüzde 20’sine ulaşmıştı. 1965’te yasalaşan tarihi göçmen reformu, kapıları sadece Avrupalı göçmenlere açan kota sistemini kaldırdı ve küresel göç dalgasını başlattı. Son 50 yılda gelen 60 milyon göçmenin çok büyük bölümü Avrupalı olmayanlardan oluşuyor. 1965’ten beri gelenlerin yarıdan fazlası Latino ve dörtte biri ise Güney ve Doğu Asyalı. 

 

1965’te bile Amerikan toplumu büyük çoğunlukla Avrupa kökenli bir topluluktu ve nüfusun yüzde 84’ünü Avrupa kökenli beyazlar oluşturuyordu. Günümüzde bu nüfus yüzde 62’ye geriledi. ABD Nüfus Dairesinin 2015 Eylül ayında yayınladığı  rapora göre  yüzyılın ortasında Avrupa kökenli beyazlar yüzde 50’nin altına düşerek azınlık olacak. Rapor şu çarpıcı tespiti yapıyor: 

 

”ABD, en fazla 30 yıl içinde hiçbir ırk ve etnik topluluğun çoğunluk olmadığı bir sosyal yapıya kavuşacak.” 

 

Donald Trump  ve benzeri nefret politikacılarının peşine beyaz yığınları takan en önemli faktörlerden biri de işte bu yeni değişim dalgasının yarattığı korku. 

 

Fakat Amerika’nın çoğu için bu değişim endişe verici bir gelişme değil, Tepedeki Şehri daha ışıltılı hale getirecek bir gurur ve kutlama nedeni… Müslümanların Amerika’ya girmesine yasak koyma teklifininin, Müslümanlardan çok Amerikanın hukuk, politik, dini, akademik çevrelerini ayağa kaldırmasının nedeni de bu dünya görüşü… Çünkü ‘umut’ çizgisine göre Trump, söylemleriyle, Müslümanlara değil Amerika’yı Amerika yapan değerlere ve Amerika’nın göçlerle şekillenen öyküsüne meydan okuyor. 

 

Amerika’nın iki buçuk asırlık tarihi, aslında iki Amerika’nın hikayesi… İşte bu yüzden hem iyi zamanların hem kötü zamanların öyküsü. Hem bir akıl çağının hem de aptallıkların sahnesi… Hem inancın hem de şüphenin izlerini taşıyor… Hem apaydınlık bir öykü hem de karanlıklar barındıran…

 

Tarihin bu en özgün toplumsal deneyimi buradan nereye varacak, sadece Amerikalıların değil bütün insanlığın da merakı… Çünkü Amerika, John Winthtrop’tan 385 yıl sonra hâlâ Tepedeki Şehir… Ve bütün dünyanın gözleri hâlâ üzerinde…

 

CEMAL TUNÇDEMİR’i  Twitter'dan takip edebilirsiniz

 

NOT: Bu yazı ilk olarak TEMPO DERGİSİ’nin Ocak 2016 tarihli 84. sayısında yayınlandı. 


21 Mart 2016 

 

http://amerikabulteni.com/2016/03/21/iki-amerikanin-hikayesi

 

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Trump olayının öğrettikleri

Zeki Sarıhan

 


Donald Trump destekçileri, 6 Ocak 2021 Çarşamba günü 
Washington’da ABD Kongre Binası’nın batı duvarına tırmanıyor / 
Fotoğraf:  Jose Luis Magana / AP


 

ABD ’nin seçimleri kaybeden başkanı  Donald Trump ’ın seçim sonuçlarını saymayarak Senato binasına baskın düzenlemesinin bütün dünyaya öğrettiği şeyler olmalı. 

 

Amerikan seçimleri  bütün ülkeler için her zaman önemli olmuştur; ama uzunca bir süredir herhalde bu kadar ders verici olmamıştı. 

 

Kongre baskını demokratik bir hareket midir? 

 

Seçimleri kaybettiği apaçık olduğu halde iktidarı bırakmak istemeyen Donald Trump yandaşları tarafından 6 Ocak 2021 günü ABD Kongre binasının basılmasını sınıf mücadelesi kavramının neresine oturtmalı? 

 

Amerikan başkanlık seçimlerinden önce Türkiye basınında yapılan analizlerden öğrendiğimize göre, Trump’ı ekonomik bakımdan ihmal edilmiş kırsal bölge insanlarından bir kısmı ile beyazların üstünlüğünü savunan ırkçılar destekliyor. 

 

Aydınlık gazetesinin manşetten  Kongre baskını ’nı bir halk hareketi olarak ilan etmesi ibretle üzerinde durulacak bir iddiadır. Oysa Aydınlıkçılar da bilirlerdi ki her kitle hareketi devrimci değildir. 

 

Halk avcısı bazı kişilerin yoksulları, hatta milletin çeşitli kesimlerini peşine takarak gerici ve otoriter rejimler kurabilirler. Ülkelerini savaşlara sokarak felakete sürükleyebilirler. 

 

Bunun 20’nci yüzyılda en bilinen örnekleri  Mussolini ile Hitler ’in iktidara gelişleridir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi, 21’inci yüzyılda dünyanın çeşitli ülkelerinde gene halk avcısı otoriter rejimler revaçtadır. 

 

Yabancı düşmanlığı, ırkçılık  ve dincilik olarak kendini gösteren bu hareketler, ne yazık ki kitlelerin bir kısmını da peşinden sürükleyebiliyor.

 

Trump hareketinin Cumhuriyetçi Parti gibi muhafazakâr bir partiden çıkması, bu partinin genlerinde bulunan beyaz ırkçılığını da açığa vurmakla birlikte Trump, bu partiye oy veren kitlelerin de ancak bir kısmını arkasına alabilmiştir. 

 

Geçen seçimden beri oylarının azalması, hele son Kongre baskınından sonra partisinin ileri gelen birçok şahsiyetinin desteğini de kaybetmesi,  Amerikan demokrasisi ’ni de kurtarmıştır. 

 

Irkçılıktan bir halk iktidarı çıkmaz 

 

ABD’nin ihmal edilmiş kesimlerini peşinden sürüklemesi, Trump hareketinin ilerici bir halk hareketi olduğunu göstermez. 


Irkçılıktan bir halk iktidarı çıktığını tarih kaydetmiyor. Kitlelerden bir kısmını harekete geçirse de  ırkçılık  bir sömürücü hâkim sınıf ideolojisidir. 

 

Emekçi sınıfların iktidar hedefiyle örgütlü ve kitlesel bir biçimde siyaset sahnesine çıkamadığı koşullarda, halkı hâkim sınıfların çeşitli kanatları yönetir. 

 

Bu gerçek Amerika için olduğu kadar  Türkiye  için de geçerlidir.  Amerikan emperyalist kapitalizminin gücü Amerika yoksullarının ve orta sınıflarının iktidar mücadelesinde büyümesine daha uzun süre izin vermeyecek gibi görünüyor. 


Bu koşullar altında kitlelerin Türkiye’de uzun yıllardır olduğu gibi hâkim sınıfların çeşitli partileri arkasında saf tutması doğaldır. 

 

Amerikan demokrasisi” Amerikalıların ve Amerikan hayranlarının kullandığı bir kavramdır. Bu kavram serbest seçimleri, hukukun üstünlüğünü ve kuvvetler ayrımını kapsıyor. 


Yoksa ABD, demokrasinin gerçek tanımına uygun olarak halk tarafından yönetilmiyor. Orada tekellerin, savaş makinası olan Pentagonun ve lobilerin sözü geçer. 

 

Bu gerçeğin arkasına sığınarak her iki parti için “Al birini vur ötekine” demek ve bütün dünyanın gözü önünde yaşanan bir tehlikeye göz kapamak doğru değildir.

 

Trump kazansaydı… 

 

O tehlike şudur: Trump seçimi kazansaydı, bu dünyada  otoriter rejimler ’in güçlenmesine yarardı. Hele Pentagon baskınını başarıya ulaşması, bu yolu denemeye kalkışarak iktidara gelmek isteyen ırkçı ve dincilerin hareketine meşruluk kazandırırdı. 

 

Bilindiği gibi yönetim usulü tartışmalarında sık sık “Amerika da böyle” diye öykünmelere tanık oluyoruz. 

 

Amerika’da ırkçı bir hareket hem seçimi kazanamamış, hem de buna rağmen iktidarı zor kullanarak ele geçirmeyi başaramamıştır. 

 

Bu durum serbest seçimlere, kanunun üstünlüğüne ve kuvvetler ayırımına inanan çevrelere cesaret vermiş, ırkçılığın ve zorbalığın ise cesaretini kırmıştır. Trump ve Trumpcı hareketin dünyaya öğrettiği budur. 

 

Yönetimi fiilen ele almaya hazırlanan  Biden  yönetiminin de bundan ders çıkarmaması beklenemez. Demokrat Partili Amerikan yönetimi, kendi ülkesinde sınıflar arasındaki uçurumu azaltmaya, refahı yaygınlaştırmaya çalışacakları beklenir. 

 

Başka halkların beklentileri arasında Amerika’nın başka ülkelerin iç işlerine karışma, darbeler düzenleme huyundan, kısacası dünyada Amerikan hegemonyasını devam ettirme çabasından vazgeçmesidir. 

 

Ancak bunun Amerikan ekonomisinin zayıflamasıyla mümkün alacağı ve zaman alacağı ortadadır. Bunun için halkların ve devletlerin bağımsızlık bilinçlerinin gelişmesi de gerekiyor. 

 

Faşizmin ayak sesleri 

 

Türkiye’deki iktidar çevreleri her ne kadar Trump’ın seçimleri kaybetmesine üzülmüş iseler de Kongre baskınını kınamak zorunda kalmışlardır. Çünkü baskını onaylamak bir iktidar için meşruiyetin dışında politika yapma anlamına gelir. 

 

Öyleyse  Vatan Partisi  yayın organı ve sözcülerinin Trump’a övgüler düzmesini nasıl yorumlamalıyız? 

 

Erdoğan  iktidarını AKP sözcülerinden daha hararetle savunmasıyla göze çarpan Vatan Partisi’nin bu konuda eli serbesttir ve AKP sözcülerinin söyleyemediklerini söyleyerek gerçekte onlara tercümanlık yapmaktadır. 

 

Olay bu kadarla kalsa iyidir. Vatan Partisi gerçekte Türkiye için kitleleri yeni bir siyasi anlayışa hazırlamaktadır.

 

Kürtlere Ermenilere  karşı gösterilen düşmanca tutum, Türkiye’nin bir savaş içinde olduğu ve savaş halinde bir ülkede  demokrasi  değil disiplinin gerektiği, asker ve polisin aşırı derecede kutsanması, bütün muhalif çevrelerin ya terörist ya terörist destekçisi gösterilmesine bakılırsa Türkiye’de demokrasinin kırıntısına bile tahammül edilmeyeceği anlaşılır. 


13 Ocak 2021


https://www.indyturk.com/node/299106/türki̇yeden-sesler/trump-olayının-öğrettikleri

 

 

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com