Sayfalar

Joe Biden’ın öncelikleri neler olacak?

Donald Trump’ın hangi politikaları hızla değiştirilecek?

 

 

ABD’nin 46. Başkanı seçilen Joe Biden, seçim zaferinin ardından en büyük önceliği olan koronavirüs salgınıyla mücadele konusunda ilk adımlarını atmaya ve ekibini oluşturmaya başladı. 

 

Çalışmalarına başlayan Biden ekibi ilk adımın test sayısını artırmak ve Amerikalılardan maske takmalarını istemek olacağını söylüyor. 

 

Biden’ın Pazartesi günü 12 kişiden oluşan koronavirüsle mücadele ekibinde yer alacak isimleri açıklaması bekleniyor. 

 

Öte yandan Başkan Trump henüz seçimde yenildiğini kabul etmiş değil ve sonucu değiştirici olması ihtimali görülmese de kritik bazı eyaletlerde oyların sayımı hala devam ettiği için Biden’ın seçim zaferi resmen ilan edilebilmiş değil. 

 

Ancak ülkede gelenek olduğu üzere, önde gelen Amerikan medya kuruluşlarının seçimi Biden’ın kazandığına kanaat getirip bunu ilan etmesi ardından Demokratlar Ocak ayında iktidarı devralmak üzere hazırlıklarını yapmaya başladılar. 

 

Demokratların öncelikli adımları arasında Kongre’nin onayını almaya gerek olmadan yürürlüğe girebilen bir dizi Başkanlık Kararnamesi de olacağı, ve bunlarla Trump’ın bazı politikalarından geri dönüşün hedefleneceği haberleri de geliyor. 

 

ABD medyasında yer alan haberlerde bunlar arasında şu konuların olacağı konuşuluyor: 

 

- Joe Biden, ABD’nin resmen Çarşamba günü çekilmiş olduğu Paris İklim Anlaşması’na yeniden katılacak 

 

- Biden Dünya Sağlık Örgütü’nden (WHO) çekilme kararını geri alacak 

 

- Biden ayrıca çoğu Müslüman yedi ülkenin vatandaşlarına konulan seyahat yasağını kaldıracak 

 

- Obama döneminde yürürlüğe giren, ABD’ye çocukken gelmiş belgesiz göçmenlere yasal statü verilmesi uygulamasına da geri dönecek. 

 

Biden seçimi kazandığı belli olduktan sonra Cumartesi günü yaptığı ilk konuşmada ABD’nin “yaralarının sarılma zamanı” olduğunu söyledi, bölünme değil birleşmeyi sağlama sözü verdi. 

 

Doğrudan Trump’ı destekleyen seçmene seslenen Biden, “Muarızlarımızı düşman olarak görmeye bir son vermeliyiz” dedi. 

 

ABD Başkan Yardımcısı seçilen Kamala Harris ile birlikte internette bir geçiş dönemi sitesi açan Biden, burada ekonomi, ırkçılıkla ve iklim değişikliğiyle mücadelenin de diğer öncelikleri olduğunu ilan etti.

 

Trump, 90’lardan beri ikinci dönem seçilemeyen ilk Başkan 

 

Resmi olmayan sonuçlara göre Donald Trump, ABD’de 1990’lardan bu yana ikinci dönem seçilmeyi başaramayan ilk başkan oldu. 

 

Trump seçim ekibi bir çok eyalette sonuçlara çok sayıda itiraza hazırlanıyor ama seçim yetkilileri Trump’ın öne sürdüğü şekilde oylamaya hile karıştığına dair bir kanıt bulunmadığını söylüyorlar. 

 

Bu arada seçimler sonrasında seçilmiş başkanı tanıyıp geçiş sürecini başlatmakla görevli resim kurum olan Genel Hizmet Yönetimi (General Services Administration) adlı kurum henüz Biden’ın seçildiğini ilan etmiş değil. 

 

Trump tarafından atanmış olan kurum yöneticisi Emily Murphy’nin henüz bu ilanı yapacağı konusunda bir belirti yok ve bu yapılana kadar Biden’ın ekibi hükümet fonlarını kullanamadığı gibi atama yapacağı federal kurumlarla resmen iletişime de geçemiyor. 

 

Medyada yer alan haberlerde önde gelen Cumhuriyetçi politikacılar arasında Biden’ın zaferine nasıl tepki verecekleri konusunda görüş birliği yo ve bir kısmı seçim sonucunu henüz kamuoyu önünde kabullenmeyi reddediyor. 

 

Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’ndeki grup başkanı Kevin McCarthy Fox televizyonuna verdiği demeçte bütün sayımların ve bütün hukuki itirazların tamamlanmasını beklemek gerektiğini söyledi ve “Ancak ve ancak o zaman Amerika yarışı kimin kazandığına karar verecek” diye konuştu. 

 

Fakat eski Cumhuriyetçi başkanlardan George W Bush Biden’ı zaferinden dolayı kutladı ve Amerikan halkının seçimin esasen adil ve sonucun açık olduğuna güvenebileceğini söyledi. Bush ayrıca Trump’ı da güçlü bir kampanya yürüttüğünü söyleyerek tebrik etti.

 

Biden’ın salgınla mücadele planında neler var?

 

Joe Biden, koronavirüs salgınının ciddiyetini kabul etmeyi reddeden ve kamusal önlemler almaya direnen Trump yönetiminden salgınla mücadele konusunda çok faklı bir çizgi izleme sözü verdi. 

 

Biden’ın ekibi bütün Amerikan vatandaşlarının sık sık ve düzenli olarak bedava test olabilmesini sağlayacaklarını ve kamuoyuna salgınla mücadele konusunda “açık, tutarlı ve kanıtlara dayalı’ rehberlik sunulacağını söylüyorlar. 

 

Bu konuyla ilgili çalışmaları yürütecek “görev gücü”ne eski sağlık bakanlarından Vivek Murthy ile Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu’nun eski başkanı David Kessler’in liderlik yapacakları anlaşılıyor. 

 

Biden ayrıca ülkenin her yerinde maske kullanımı gibi bazı uyulması zorunlu kurallar da koymak istiyor ve bunun binlerce hayat kurtarabileceğini söylüyor. Her bir Amerikalıyı evlerinin dışında oldukları zaman maske kullanmaya çağırmayı planlıyor ve eyaletlerin valileri ve yerel yetkililerden bunu zorunlu ilan etmelerini istemeyi düşünüyor. 

 

ABD’de günlük koronavirüs vakalarının sayısı Pazar günü beşinci gün de 100 binin üzerinde seyretti ve ülkede salgın yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı 237 bine çıktı. 

 

Bu ayın başlarında ABD’nin salgınla mücadele konusundaki en üst düzeyde uzmanı Dr Anthony Fauci kış bastırırken “ülkenin salgın konusunda bundan daha kötü konumda olamayacağını” zsöylemişti. 

 

Biden ayrıca salgının milyonlarca kişinin işini kaybetmesine yol açtığı ABD ekonomisini ayağa kaldırma, imalat sektörünü teşvik etme, alt yapı yatırımları yapma, çocuk bakımını ucuzlatma ve farklı etnik toplumlar arasındaki uçurumları azaltma yoluyla yaraları sarma sözü de verdi. 

 

Irkçılıkla mücadele konusunda ne yapacak? 

 

Farklı etnik gruplar arasındaki gerginlikleri artırmak ve beyaz ırkın üstünlüğüne inanan ırkçı grupları kınamamakla suçlanan Trump yönetimi ardından Biden ırkçılıkla mücadelenin, yönetiminin ana gündem maddelerinden biri olacağını söylüyor. 

 

Vaadleri arasında siyah ve diğer etnik azınlık toplumlarının daha uygun fiyatla konut edinebilmesi, işyerlerinde adil muamele ve daha adil ücret almaları için çalışmak ve para politikalarını yöneten Federal Merkez Bankası’nın ırka dayalı ekonomik uçurumları kapatmaya yönelik önlemler almasını sağlamak var. 

 

Joe Biden ayrıca polisin son bir yıl içinde büyük tepki yaratan ölümlere sebep olan gözaltı sırasında yatırıp diz ile enseye bastırma yoluyla nefes kesme yöntemini yasaklamayı, polise savaşlarda kullanılan silahlar verilmesine son vermeyi ve ulusal düzeyde polis gücünü denetleyen bir komisyon kurmayı istiyor. 

 

Biden infaz sisteminde de reform yapmayı, ülke çapında şu anda iki milyonu aşan ve etnik azınlıkların oransal olarak çok fazla olduğu tutuklu ve hükümlü sayısını azaltmayı ve daha çok “pişmanlık ve iyileşme” süreçlerine odaklanmayı da hedefliyor. 

 

Programında ırk, cinsiyet ve sınıfa dayalı eşitsizlikler yok edilmedikçe adil bir ceza infaz sistemine sahip olunamayacağını söylüyor. 

 

Seçimde sandık çıkışlarında yapılan yoklamalarda ABD seçmeninin oylarını belirleyen faktörler arasında ırk eşitliği konusunun, ekonomiden sonra ikinci sırada geldiğini göstermişti. 

 

9 Kasım 2020 

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54873234

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Neoliberalizmin fişi çekildi...

Nedir bu “Büyük Yeniden Başlatma”

 

“Reset” sözcüğü artık gündelik yaşamımıza girdi. Ne zaman dijital aletlerimiz aksasa, teknolojiden hiç anlamayanımız bile, ilk iş “reset atıyor”. Reset tuşu mekanizmayı baştan kuruyor, bozduğumuz ayarları sıfırlıyor, ilk düzenine döndürüyor; tabii, daha temel bir arıza söz konusu değilse.

 

Son dönemde “Reset”, dünya ekonomisini yöneten çevrelerde en gözde sözcük olmuş durumda. Aslında 2008 ekonomik krizinden sonra gündeme gelen “büyük yeniden başlatma” (The Great Reset) sloganı, giderek uluslararası sermaye çevrelerini cezbeden bir fikir halini aldı. London School of Economics’ten ekonomist Lutfey Siddiqi’nin sözleriyle “söylem savaşı kazanıldı” ve konu kısa süre önce küreselci elitin düşünce zirvesi olarak bilinen Davos’a da taşındı. 

 

Mayıs 2020’de Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ile Prens Charles’ın öncülüğünde bir “The Great Reset” projesi başlatıldı. Haziran ayında Dünya Ekonomik Forumu’nun duyurduğuna göre, forumun bir sonraki yıllık toplantısında tek bir konu ele alınacak: “The Great Reset”. En son, küresel çapta etkili dergilerden Time Kasım 2020 sayısında “The Great Reset” sloganını manşete taşıdı ve okurlarına “Büyük Yeniden Başlangıç” sloganını anlatmak üzere bir dizi tartışma yazısı yayınladı. 

 

Bunlara, IMF gibi kuruluşların birazdan değineceğimiz açıklamalarını da eklemek gerekiyor. Geçerken belirtmek gerek, Dünya Ekonomik Forumu, yaklaşık yarım asırdır dünyanın merkez ekonomilerinin bir tür halkla ilişkiler bürosu olarak çalışıyor. Buralarda benimsenmiş, IMF’de, Birleşmiş Milletler’de ekonomik, toplumsal ayaklarıyla ileri sürülmüş programları şık etiketlerle dünya kamuoyuna ilan eden, bu arada küresel ekonominin geleceği konusunda güven aşılayan bir seçkinler organizasyonu. Nitekim, “Sürdürülebilirlik,” “Endüstri 4.0” gibi etiketlerin ardında da OECD’de, IMF’de 2008 krizinden beri aranan yeni reçeteleri bulmak mümkündü. Şimdi, “Büyük Yeniden Başlatma” ile yeni bir dünya düzenine doğru gittiğimizi müjdeliyorlar: Otuz yıl önce (şimdi çöpe atmaya çalıştıkları) Yeni Dünya Düzeni’ni müjdeledikleri şevkle.

 


COVİD AŞISINDA ARANAN KÜRESEL DÜZEN

 

“Büyük Yeniden Başlangıç” projesine hız veren faktör, Covid-19 salgını. WEF’in sitesinde “Şimdi Yeniden Başlatma Zamanı” başlığında belirtildiği üzere, “Yeniden başlatmada ısrar etmek için çok neden var, ama bunlardan en acili Covid-19.” Rastlantı değil; pandemi, küresel ekonominin zayıflıklarını daha da açığa çıkardı: özel şirketleri iflastan kurtarmak için yağdırılan kamu fonları, vergi kaçıran uluslararası tekeller, gelişmiş devletlerin döndürülemez hale gelen kamu borçları, verimsizlik, yatırım yapmayı reddeden dev şirketler, ama en önemlisi esnek çalışmaya sevk edilerek maaşı kesilen geniş bir işçi kesimi ve artan işsizlik; yani küresel çapta toplumsal tehdit. 

 

Forumun kurucusu ve yöneticisi Klaus Schwab’ın Temmuz 2020’de yayımladığı kitabın da başlığı “Covid-19: The Great Reset.” Kitap, Covid-19 salgınının ekonomik ve toplumsal dokuda nasıl tahribata yol açtığına değinerek daha “kapsayıcı, toparlanabilen, sürdürülebilir” bir dünya ekonomisi çizilmesi gerektiği fikrini işliyor. Schwab’a bakılırsa, Greta Thunberg, #Meetoo, Black Lives Matter gibi hareketler, “iş dünyasının artık iyi niyetli ama belirsiz taahhütlerden fazlasını yapması gerektiğini” ortaya koyuyor. WEF ve Schwab, dünya ekonomisinin 1930’dan beri gördüğü en kötü bunalımla karşı karşıya olduğunu söylerken çıkış yolunu özetliyor: “Kısacası, kapitalizmi ‘yeniden başlatmamız’ gerekiyor.” 

 

Schwab’a göre Covid-19 dönemi, bütün yıkıcılığına rağmen “yeni bir ekonomik sistemin mümkün, hatta hemen önümüzde” olduğunu da gösteriyor: Bu dönemde, Covid-19 aşısı geliştirmek üzere çokuluslu bir çaba sarf edilmiş, İngiltere’de Oxford Üniversitesi’yle özel şirketler ortak çalışmalar yapmış, Unilever şirketi sağlık ürünleri, solunum cihazları ulaştırmak üzere WEF ile bağlantıya geçmiş, kısacası, dünyanın her yerinde, aşının finansmanı için hükümetler ile iş dünyası güçlü işbirliğine girmişler. 

 

Devlet ile iş dünyasının kaynaşmasına özel önem atfeden Schwab, “erdemli içgüdü” dediği bu seferberlik ruhunu, “paydaşlar kapitalizmi” olarak adlandırıyor. Bu şemada, “iş dünyası liderleri, yatırımcılar, cemiyet önderleri” ve “toplum önünde benzer role sahip kesimler” merkezde duruyor; bunlar, bir yatırımcının, şirketin kısa vadeli kazanç hesaplarından farklı olarak, uzun vadeli, kısa dönemde maksimum kârı hedeflemeyen bir karar mekanizmasını üstlenecekler. 

 

Gerçekçi mi? Kapitalizmin prestijindeki ağır çöküşe karşı iyimserliği yayma misyonu edinmiş Schwab’a göre gerçekleşiyor bile. Bank of America’nın öncülüğündeki Uluslararası İş Dünyası Konseyi, IMF baş ekonomisti Gina Gopinath, Mastercard, Microsoft gibi dev şirketler, bu arada ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry projeye çeşitli düzeylerde katılıyorlar. Schwab, Covid-19 krizinde şirketlerin her koyun kendi bacağından asılır tutumu takınmak yerine elini taşın altına sokmaya bu kadar hevesli olmasından umutlu görünüyor. 

 

IMF: “BRETONWOODS’A DÖNELİM” 

 

Bütün bu “yeniden başlatma” kampanyasını, büyük patron kulüplerindeki alışılageldik toplumsal sorumluluk çağrılarından asıl ayıran ise, kampanyada yer alan bir başka kuruluş: Uluslararası Para Fonu, yani IMF. 3 Haziran 2020’de WEF’in “The Great Reset” kampanyasında desteğini bildiren IMF Genel Müdürü Kristina Georgieva, buna 15 Ekim’de bir yeni Breton Woods çağrısı yaptı. Bu çağrının ayrıntıları hâlâ net olmasa da, neoliberalizm öncesi dünya sisteminin ana ayağı olan (değeri altınasabitlenmiş uluslararası rezerv para sistemi) Breton Woods’un adının anılması, uluslararası rezerv paranın (doların) değiştirileceği ve uluslararası finans ile ticaretin regüle edileceği beklentilerini tetikledi. “Global Currency Reset” (Küresel Parada Yeniden Başlangıç) için IMF’nin yeni çıkışları bekleniyor. 

 

Öte yandan, bunun 1944-1973 arasındaki Breton Woods’tan farklı olacağı anlaşılıyor, zira bu Breton Woods “yeşil.” Başka deyişle, karbon salınımı, endüstri 4.0, dijitalleşme gibi yeni ölçütler, ticareti canlandıracak reformlarla birlikte, elinde 1 trilyon dolarlık kaynak tuttuğunu söyleyen IMF’nin dünya ekonomisindeki fon akışlarında etkili olacak. Breton Woods, ulusal ve egemen devletlerden oluşan bir dünya sisteminin yapı taşıydı; burada ise ulus devletler sistemine dönüş gözetilmediği açık; eleştirel iktisatçılar, 1990’larda kurulan küresel sistemin merkez ekonomiler lehine yeni bir restorasyonunun söz konusu olduğuna emin. 

 

Ne olursa olsun, bütün bunların 1973’ten beri dünyada, 1980’den itibaren Türkiye’de uygulanan “serbest piyasa” sloganlı neoliberal politikaların artık fişinin çekildiği anlamına geldiğini söylemek mümkün. 

 

HÜKÜMETLER MÜDAHALE ETMELİ 

 

Neoliberalizmin terk edilmesi, hükümetlere biçilen rolde de kendini gösteriyor. “Paydaşlar kapitalizmi” piyasaya devlet müdahalesini yeniden gündeme alıyor. Schwab, “hükümetin piyasaları kısıtlamaması gerektiğine ilişkin 30-50 yıllık neoliberal dogmaların artık yanlış olduğu kanıtlandı, bunları takip etmek zorunda değiliz” diyor. IMF, Corona-19 nedeniyle sağlık sektöründe kamu yatırımlarını zorunlu buluyor. Time dergisindeki dosyada yer alan “Sene 2023: İşte Küresel Ekonomiyi Böyle Düzelttik” başlıklı, pembe bir gelecekten haber veren fantastik-kurgu yazı, başarıda hükümetlerin Covid-19 fiyatlarını ilaç şirketlerinin belirlemesine izin vermemesinin rol oynadığını belirtiyor. Ayrıca hükümetlerin kurtarıcı finansman desteği sunacağı şirketlere katı kurallar dayatması gerektiği ileri sürülüyor; bu kuralları karşılayamayacak ve “yüksek kâr getiremeyecek” sektörlerin batmasına izin verilmesi, işçilerinse başka sektörlerde çalışmak üzere yeniden eğitilmeleri, hep bu yeni “paydaşlar kapitalizmi” hayalinde hükümete biçilen roller. 

 

HER ŞEY BİDEN’A MI BAĞLI 

 

“Büyük Yeniden Başlangıç” fikri elbette daha tartışma kaldırır. Kapitalist ekonominin üç yüz yıllık tarihi, defalarca düşülen ve her defasında daha da uzayan krizlerle damgalanmış; yaklaşık 50 yılda bir keşfedilen “yeni dünya düzenleri” krizin zaten kapitalizmin başlangıç ayarı olduğunu, kapitalizmin istikrarla kriz üretmiş bir sistem olduğunu gösteriyor. Tarihçesi bir yana, bugün söz konusu düzenin yöneticileri, dünya tarihinde görülmemiş bir sayıya ulaşan eğitimli kitleler içinde söylediklerine inanan bulmakta da giderek zorlanıyorlar. 

 

Durum acil. Covid-19, 2008’den beri gelen ekonomik krizde küresel yöneticilerin atmak istedikleri adımlara bir fırsat sunmuş görünüyor. “Parada Yeniden Başlangıç” “İstihdamda Yeniden Başlangıç” gibi çeşitli yansımalarını izleyeceğiz ve elbette, paydaşlar kapitalizmi etrafında dönen klişeleri de yakında TÜSİAD gibi kuruluşların ağzından ziyadesiyle duyacağız. 

 

Öte yandan, genel görünümde şimdilik dikkat çekici olan nokta, bu önerilerin özünde, uzmanların, sermaye sahiplerinin ve yüksek bürokratların karar mevkiinde bulunmalarının meşrulaştırıldığı bir tür anti-demokratik düzen önerisi olması. Özellikle finans ve dijital piyasa tekelleri ile devletin, bu arada IMF gibi uluslararası örgütlerin organik birliği, dünya nüfusunun ekonomik kaderini yönetecek bir odak, kriz karşısındaki kapitalizmin toparlanması için reçete olarak sunuluyor. 

 

Tarihte ilk kez mi? Hayır, iş dünyası-devlet birliğinin böyle sistemleştirilmesini, yine bir başka büyük bunalımda 1929 sonrası Avrupa’sında görmüştük; evet, faşizmlerde. İşin ilginç yanı, 2023’ten bize seslenen fantastik-kurgu Time yazısı, “ABD’de değişimin 3 Kasım seçimlerinde Joe Biden’ın seçilmesiyle” başlayacağını anlatıyordu. Yani, yirminci yüzyılda aşırı sağın savunduğu modelin benzerini, bugün liberal “kurtuluş” reçetesi olarak izliyoruz. Önümüzdeki dönem, demokrasiyi kapitalizmle özdeşleştiren ezberler bozulacak gibi. 

 

01.11.2020 

 

Barış Zeren

Odatv.com

 

https://odatv4.com/nedir-bu-buyuk-yeniden-baslatma-01112004.html

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com 

https://cahit-celik.blogspot.com

GATA vakası, denizde kum tanesidir!..

Soylu’nun ‘Devlette yoklar. İddialar provokasyon’ sözünü ilahiyatçı Prof. Filiz doğrulamıyor

 

İslam Felsefesi uzmanı Prof. Şahin Filiz, iyi cemaat-tarikat, kötü cemaat tarikat olmadığını, devletleşebilecek güce erişeni ya da henüz erişemeyeni olduğunu belirtti. Filiz, ülkeyi saran yüzlerce tarikat ve cemaatin, bin bir çilelerle kurulmuş cumhuriyetin bütün kurum ve kuruluşlarını tüketmeye programlandığını söyledi. 

 

İpek Özbey




 

"Menzil, FETÖ’den sonra sıradadır. GATA vakası denizde kum tanesidir. Kum yığınları devasa dağlara dönüşmek üzere" uyarısını yapan Filiz, "FETÖ gibi darbe girişimine akılları kesmeyenler devlet yönetimine ortak olmaya odaklanmış durumdadırlar. Ali Edizer ve belki de binlerce Edizer’i bu açıdan analiz etmek gerekir" diyen Filiz’e göre, devletleşme amacındaki cemaat ve tarikatların sızma aşaması çoktan gerçekleştirdi.

 

- Sosyal medyada Medeni Kanunu hedef alıp çokeşliliği savunan eski GATA Başhekim Yardımcısı Ali Edizer tabiplik görevinden açığa alındı. Ama biliyoruz ki daha birçok Ali Edizer var. O yüzden vakadan çok kanayan yaraya, tarikatlar meselesine bakalım derim. Menzil çok gündemde olduğu için soruyorum: Nasıl bir hiyerarşisi var bu tarikatın?

 

Tarikat ve cemaat kavramları neredeyse bütün dinsel gruplar için birbirinin yerine kullanılır. Ben de böyle kullanacağım, ama bu sözcükler arasındaki farkları vurgulayacağım. Hemen söyleyeyim: Tarikat yol, yöntem, tarz anlamına gelir. Arapçada tarik, yani yol olarak kullanılır. Kuran’da ve hadislerde tarikat sözcüğü yer almaz. Cemaat de Arapçadır. Tıpkı tarikat gibi bu sözcüğün de dinsel bir anlamı yoktur ve topluluk anlamına gelir. Herhangi bir insan topluluğu -dinsel olur ya da olmaz- anlamına işaret eder. Kuran’da cemaat de geçmez. Yani her iki sözcük, sözlük anlamı bakımından sonradan dinselleştirilmiştir. Türkiye’deki bütün tarikatlarda olduğu gibi Menzil tarikatında da babasoylu ve tarikatsoylu bir yapılanma, bir hiyerarşi söz konusudur. İki kanaldan türeyen silsile, tarikat yapılanmasında temeldir. Menzil tarikatı, tarikat silsilesini 1389’da Özbekistan’ın Buhara kendinde ölen Muhammed Bahaüddin Şeyh Nakşibendi’ye dayandırır. Genellikle Türklerin rağbet ettiği Nakşiliğin bu şeyhi Şah-ı Nakişbend olarak da bilinir. Diğer yandan Kürt kökenlilerin bağlandıkları öteki Nakşilik kolu ise 1827’de Şam’da ölen Mevlana Halid-i Bağdadi’ye nispet edilen Nakşiliktir. Her ne olursa olsun, sonuçta diğer tarikatlar gibi her ikisi de babasoylu ve tarikatsoyludur. 

 

- Ne demek babasoylu?

 

Babasoylu, en kestirme ifadeyle, dinsel patronluğun babadan oğula ya da erkek soyuna dayandırılarak tekelleşmesidir. Bu eril dinsel tekelleşme, kadına ya da kadın soyuna silsilede hiçbir şans tanımaz. Bundan da öte, silsilede soya yabancı hiç kimse -melek dahi olsa- bu zincir halkasında yer alamaz. Babasoylu zincirin halkalarından biri ya da birkaçı tarihsel olarak saptanamadığı zaman, hemen tarikatsoylu bir zincirle bu kopukluk giderilir. Müritlerin hepsi, yaratılan bu silsiledeki herkese ve bundan sonra soyca halkalara eklenecek olası her çocuğa sorgusuz sualsiz bağlanmak zorundadır. Menzilci ileri gelenlerinden birinin dediği gibi “Muhammed Raşid Erol’a ve onun sulbünden gelen, gelecek olan herkese köle olacaksınız; bu Müslümanlığın, müminliğin gereğidir.” Öyleyse tarikat hiyerarşisi, feodal bir hiyerarşidir. Tarikatçı-cemaatçi feodalite, bugün ve gelecekte bütün sözde dinsel silsilesini, Nakşibendilikten aldıkları marka ile ilk dönem İslam sufilerinden herhangi birine -örneğin Zünnun Mısri, Seriyy Sakati vb.- oradan Hz. Muhammed’e kadar meşrulaştırma haritası çıkarmıştır. Erkek egemen ve belirlenmiş bir soy içinde dönüp duran bu hiyerarşi, dikkatle bakıldığında, modern devlet örgütlenmesinin ilkel, feodal ama çok tehlikeli bir benzeridir. Tarikat hiyerarşisi, ekonomik, sosyal ve siyasal olanakları, yani her türlü gelir getiren araçları bu yapılanma içinde tutarak “toplumdan ayrıksı”; söz konusu olanakları, her alanda dışladıkları toplumu kullanarak genişletmek, güçlendirmek ve devlete kendi sözlerini geçirmek için de “sivil” bir görüntü verirler. Başka bir deyişle, kendi içlerinde katı emir-komutaya dayalı militarist dinsel kurallar uygularken, kendi dışındaki büyük çoğunluğa karşı da her türlü kutsalı çiğneyerek “seküler” bir kılığa girerler. Evrensel ahlaki değerleri çiğnemek koşuluyla ancak seküler bir yaşam sürecekleri yanılgısı yüzünden, gerçek bir seküler, çağdaş yaşama paldır küldür katılırlar. Örneğin, emeksiz, kuralsız kazanç, İslamın en belirgin ahlaki ilkelerini kapalı kapılar ardında tersyüz etme, yaşadıkları ülkenin bütün siyasi, ekonomik ve toplumsal olanaklarını yağma gibi görme… Bu kuralsız, vicdansız ve liyakatsiz yaşam biçimini, mevki ve makamları liyakatsizliklerine rağmen, işgale ehil olduklarına dair şeyhlerinden aldıkları sözüm ona “tarikat icazeti”, Menzil ve diğer cemaatleri hem insani yaşamın doğallığına, hem de laikliğe düşman hale getirmektedir. Siyaseten laiklikle savaşırken, pratik yaşamda kendilerince kuralsız kurallarla ördükleri sözde seküler yaşama kendilerine bırakırlar. 

 

- Açar mısınız?

 

Bu ve benzeri yapılar, cumhuriyetimizin çağdaş değer ve birikimlerine “imanları gereği” savaş açmayı “cihat” saydıklarından, bin bir çilelerle kurulmuş cumhuriyetin bütün kurum ve kuruluşlarını tüketmeye programlanmışlardır. Tüketebileceklerini akılları keserse FETÖ gibi darbe yapmaya girişmekte; akılları kesmezse cumhuriyet kurumlarını ele geçirmeye veya halktan yetki almış seçilmişlerin yetkilerine ortak olmaya ya da tümden vekâletlerini almaya odaklanmış durumdadırlar. Ali Edizer ve belki de binlerce Edizer’i bu açıdan görmek ve analiz etmek gerekir. Bir tıp doktoru, bir astronot ya da bir mühendis hangi bilimi okursa okusun, sözünü ettiğim tarikat hiyerarşisi içindeki yeri, cahil, okuma yazma bilmeyen, en küçük görgü kuralından bile habersiz ama “dinsel atanmış” bir şeyhin iki dudağı arasındadır. Hiyerarşide kurulan sözde manevi silsilenin en tepe noktasına Hz. Muhammed’in adını yerleştirdikleri için, şeyhe itaat yalvaca itaattir; şeyh bütün silsilenin mevcut durumda en yetkilisidir, çünkü ondan öncekilerin hiçbiri yaşamadığı için, hem onları hem de kendinden sonrakileri bu silsileye dahil etme ya da etmeme yetkisi şu an için yaşayan şeyhe aittir. Kadınları küçümseyen, GATA gibi çok büyük sorumluluk gerektiren kurumu “yönetemediği cinsel dürtüleri”nin aracına dönüştüren ve adeta cumhuriyetin kurumlarını alaya alan bir Menzil müridinin şeyhi karşısında aynı laubaliliği gösterebildiğini mi sanıyorsunuz? Dananın oynaması kazıktan olduğuna göre, ona ve onun gibilerine, tarikat hiyerarşisi dışındaki alanlarda bu cahilce şımarıklığı telkin eden Menzil ve Menzile göz kırpan, kucak açan sorumlular değil midir? 

 

- Menzil’in Şeyhi Muhammed Raşid Erol’un oğlu Feyzeddin Erol, Recep Akdağ’ın evlerinde büyüdüğünü söylemişti... Yönetim katındaki daha pek çok kişinin tarikat bağlantısı zaman içinde ortaya çıktı. Söyler misiniz; hayatı boyunca hiçbir tarikatla işi olmamış, liyakat esasıyla göreve gelmiş bir kadroyla, tarikat-cemaat ilişkisi sayesinde o koltuklarda oturabilen kadrolar arasında nasıl farklar var?

 

Tarikat ve cemaatle ilişkisi olmayan ve liyakat esasına göre göreve gelmiş bir insan, emir ve direktifleri anayasanın öngördüğü yasalardan, cumhuriyetimizin değerlerine uygun kurallardan ve hiçbir ayrım gözetmeksizin Türk vatandaşlarının çıkarlarından alır. Tarikat zorbaları ve cemaat baronları onun için bir değeri temsil etmez. Cemaat ve tarikatlar, ancak kendi müritlerine emir ve talimat verirler. Ancak resmi ya da sivil yetki alanlarından ekonomik, siyasi ve idari destek gördükçe etki alanları tüm topluma ve yönetim erkine kadar genişletir; bu basınç tüm toplumu doğrudan ya da dolaylı olarak sarar, sonunda siyasi ve idari sorumluları, baskı altındaki toplumun baskı kaynağı olan bu hiyerarşik yapılara olan -kerhen ya da isteyerek- teveccühünü kazanmak için, demokrasiyi bu kapalı döngüsel örgütlenmeye mecbur bırakır. Çağdaş demokrasi ve hukukun sağladığı “seçilmişlik”, cemaat ve tarikatların etkisiyle “atanmışlık”a dönüşür. 83 milyonluk Türk halkının demokratik ve özgür bir seçimle verilen ulusal bir yetkinin bu yapılara kısmen ya da tamamen devri, hiçbir siyasi sorumlunun hak ve iradesine bağlı değildir. Menzilciler, Süleymancılar, FETÖ’cüler, Nurcular ve benzeri yüzlerce cemaat ve tarikat, ilk aşamada “eski Türkiye”de, devlete sızmak için uğraş vermekte idiler. Ama “yeni Türkiye’de” bunlar, devletin, hukukun, adaletin ve hakça bölüşümün önüne geçebilecek denli, devletleşme yoluna girme aşamasına gelmişlerdir. Bu ikinci aşamada tablo tersine dönme eğilimine girmiş; adeta devlet, cemaat ve tarikatlara “sızmak”; devletliğini göstermek sürecine girmiştir. Adalet, hak, hukuk, liyakat, eşitlik, özgürlük, demokrasi, aydın ve çağdaş yaşam talepleri, bütün Türk halkının temsilcisi olan devletten beklenmek yerine, zır cahil din tüccarı şeyhlerin, şıhların hiyerarşik düzeninden beklenir olma yoluna evrilmektedir. Menzil de FETÖ ile benzer bir yol izlemektedir. Çünkü her ikisi de doğrudan Nakşibendilikten beslenmektedir. Her ikisi de feodal bir yapı, her ikisi de sosyal, ekonomik ve siyasi güç kazanmak için her türlü dinsel, hukuksal ve kültürel değerleri fütursuzca çiğnemekte; ama meslek haline getirdikleri bu ihlalin, işin kötüsü, İslamın gereği olduğuna insanları inandırmada başarı kaydetmeleridir. 

 

Tarih dışı olan ve tarihsel gerçeklere uymayan hilafetin hiçbir dini ve pratik esası olmadığı, her kesimden büyük bir çoğunluk tarafından teslim edildiği halde, bu “kara” sevda, cemaat ve tarikatlar arasındaki “görev ve çıkar bölüşümü” ile, taksitli bir hilafet provası yoluyla tatmin edilmeye çalışılmaktadır. İslamdaki hilafet kavramıyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan bu prova, esasen dinsel ya da kutsal hiçbir kaygı da gütmemektedir. Cemaatlere ve tarikatlere, siyasi ya da ekonomik anlamda göz yuman veya destek veren sorumlular, halktan aldıkları yetkiyi, halkın onaylamadığı kişi ya da yapılara devrederse, bir tarikat liderinin dediği gibi “iki bin silahlı grup” ilk önce bu yetki devrini yapanları alaşağı edecektir. Atatürk “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken aslında bu yetki devrinin hiçbir şekilde meşru olmayacağını; milletin adına gelenlerin milletin aleyhine yetki kullanma hakları olmadığını vurgulamaktadır. 

 

- Altı yıl önce haber yapmak için gittiğim bir uyuşturucu tedavi merkezinde bağımlıların çoğunun daha önce ailelerince Menzil’in Adıyaman’daki merkezine götürüldüğünü ve kurtulsunlar diye dini rehabilitasyona tabi tutulduklarını öğrendim. Ama işe yaramamış olacak ki başka bir merkezde karşılaştık onlarla... Erdal Atabek hazırladığı son yazı dizisinde “zihinsel istismar” diye bir ifade kullandı. Yıllardır İslam felsefesi üzerine çalışıyorsunuz. Bize zihinsel istismarın nasıl yapıldığını anlatır mısınız?

 

İlk İslam filozofu Ebu Yakup İshak el-Kindi, “dinini satan, dinsiz kalır, çünkü satılacak bir şeyi kalmamıştır” der. 9.- 13. yüzyıla kadar İslam dünyası, bugünkü İslam dünyasından çok daha ileri idi. Sayın Atabek’in yerinde deyimiyle “zihin istismarı” ya da akıl istismarı yapılmasına olanak tanımayan bir felsefe kültürü egemendi. Türklerin İslamla tanışma süreci de tam bu döneme rastlıyor. Her millet gibi Türkler de İslamı Anadolu’nun tarihsel ve kültürel tüm birikimi kapsamında kendilerine göre algılamış; akla ve zihinsel işleyişe karşıt olmayan bir dindarlık tarzı geliştirmişlerdir. Ancak felsefi düşünce yerine fideist (imancı) tutumun resmi bir din anlayışına evrilip devletleşmesiyle insanlar, nasıl dindar olunacağını devletten gelen talimatla belirlemek gerektiğini gelenekleştirmişlerdir. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Osmanlılarda devletin tarikatlarla karmaşık ilişkisi, zihinsel istismarın resmileşmesini, Cumhuriyet kurulduktan sonra da illegal ama gittikçe derinleşen akıl yozlaşmasının yolunu açmıştır. 

 

Bu yapılar bilimi ve eleştirel düşünceyi halk nezdinde itibarsızlaştırmışlar; bu süreci planlı ve örgütlü bir şekilde yönetmektedirler. Bilime ve aydınlanma düşüncesine karşı soğutulan insanlar, çareyi cemaat ve tarikatların akla ziyan ama kendilerine yarayan uydurma pratiklerde aramaya başlamışlardır. 19. yüzyılda “din bilimleri” kavramını ilk kez kullanan Max Müller, din ve dinlerle ilgili her türlü araştırmayı bilim disiplini içinde görmüşken cemaat ve tarikatlar yüzünden din öğretimi, beyinleri işlevsizleştirme aracı olarak kullanılmaktadır. İlk operasyon, insana ve yaşama dair ne varsa insanları her şeye, kendine, ülkesine, ulusuna, öz kültürüne yabancılaştırma yoluyla gerçekleştirilmekte; birey en şiddetli yabancılaşmayı kendi aklı ve özgüvenine dönük olarak hissetmektedir. Önce kendine ve aklına olan özgüveni yıkılan birey, çaresiz kalınca, tek seçenek olarak tarikat şeyhine ölümüne bağlanmakla karşı karşıya geliyor. Artık bu aşamadan sonra her şey, inanca ve inancın tek yetkili organı olarak önüne konulan tarikata bağlanarak beyin doldurulmaya hazır hale getiriliyor. Başka bir deyişle, aç bırakılan bir canlının, aç bırakan tarafından istenilen her şeyi yemek zorunda bırakılması demektir. 

 

- FETÖ darbe girişiminin üzerinden dört yıl geçti. Görünen o ki yeterince ders alınmamış. FETÖ gitti yerine METÖ geldi iddiası da işte bu Ali Edizer gibi vakalarla doğrulanıyor. Tarikatların devlete sızmak istemesinin ardında nasıl bir motivasyon var?

 

FETÖ’nün devlete sızma süreci 40 yıl sürdü. Darbe ile gördük ki FETÖ artık devlet haline gelmişti. Cemaat ya da tarikatlardan her biri, FETÖ’nün izlediği taktiği aynıyla uyguluyor. Kâhin ya da fütürist olmaya gerek yok. Hepimizin gözü önünde olup biten olgularla karşı karşıyayız. Bütün tarikat ve cemaatler FETÖ ile aynı yolu izlemektedirler. Menzil, FETÖ’den sonra sıradadır. GATA olayı denizde kum tanesidir. Kum yığınları devasa dağlara dönüşmek üzeredir. FETÖ gibi her cemaat ve tarikat, devlete tamamen egemen olma, hatta devletleşme amacındadır. Devlete sızmak aşaması kanımca çoktan gerçekleşmiştir. Devletin tüm kurum ve kuruluşlarında, hakkaniyete, adalete, özgürlük ve demokrasiye dayalı haklar, kısacası yurttaşlık hakları eğer tarikat ve cemaatlerden alınan referansların gücü oranında elde ediliyor iddiası doğruysa -ne yazık ki Ediz bağlamında ortaya çıkan başıboşluk örnekleri- “devletleşme” yolunda epey mesafe alınmıştır yargısı kaygı verici boyutlara ulaşmış demektir. 

 

- Peki neden ille de devlet olmak istiyorlar?

 

İslam devleti, şeriat devleti ya da İslam halifesi kavramlarının dinsel ve tarihsel hiçbir gerçekliği yoktur. Ama buna rağmen bu kavramlar sanki tarihsel ve dinsel hakikatler imiş gibi, boşaltılan beyinlere telkin yapılıp cemaat ve tarikatlar hilafet kurumunu kendi aralarında bölüşerek sürdürdüklerine inandırmaya çalışmaktadır. Her biri kendi hilafetini, hilafet merkezini (Menzil örneğinde Adıyaman-Kâhta, Van’da Zehracılar ve benzeri), halifesini ve hatta uydurdukları dini çoktan kurmuş bulunmaktadır. Bölüşülmüş hilafeti, devleti ele geçirerek bütün bir hilafete dönüştürmek için de aralarında kıyasıya savaş vermektedirler. Bu savaşta onun ya da bunun, başka bir deyişle, tasavvuf yolunu tuttuğunu öne süren Cübbeli’nin ya da onu hedef tahtasına oturtan silahlanmış Selefi cemaatlerin tarafını tutmak, hiçbir sorumluyu bunların hışmından azade kılmayacaktır. İlk zarar görenler, göz yuman ya da destek verenler olacaktır. Neden? Çünkü devleti ele geçirip hilafet merkezi olmak için birbirini boğazlayan tarikat ve cemaatler, ilk önce, Atatürk Cumhuriyeti’nin bağışladığı yetki ve gücü temsil edenleri izale etmekle işe girişeceklerdir. FETÖ de aynısını yapmaya kalkışmamış mıydı? İyi cemaat-tarikat, kötü cemaat tarikat yoktur; devletleşebilecek güce erişeni vardır, henüz erişemeyeni vardır. 

 

- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya göre, herhangi bir inanç grubunun, devletin birtakım noktalarını yönettiği ve sızdığı değerlendirmeleri, başlı başına yeni bir istismar alanı ve doğru değil…

 

Kendi kendilerini ele veren, belli başlı tarikatların üyesi olduklarını alenen ilan eden, bırakın itiraf etmeyi, övünçle gururla dile getiren deşifre olmuş üyelerinin ortaya çıkması hiçbir iddiaya mahal bırakmıyor. Hiçbiri iktidara düşmanlık olsun diye ortaya atılmış, hayali iddialar değil. Bizzat tarikat üyeleri bunları anlattı, onlar söylediğinde kimse yalanlamadı. Zaten Diyanet İşleri başkanı bunlara İrfan Mektepleri demedi mi? 

 

- Aslında muhalefet çaba harcıyor. Örneğin CHP, 2018’de Meclis’te “Menzil için komisyon kurulsun” dedi, ancak kabul edilmedi. Siyaset neden kaçınıyor, nasıl bir çıkarı var bu yapılardan?

 

Eğer halkın eliyle ve halk adına alınan yetki, marifeti kendinden menkul tarikat ve cemaatlerden medet umarak kullanılırsa, yetkiyi denetleyen ve isterse sınırlandıran da onlar olacaktır. Oysa yetkiyi halk verdiğine göre bu güç halkta olmalıdır. Kendine verilen siyasal ve yönetsel erki, halk dışındaki yasaya aykırı odakların paylaşmasına yol açacak gaflette bulunmak, öncelikle bu erkten sorumlu olanları hem kişisel hem de tüzel anlamda rencide etmelidir. Kaldı ki tarikat ve cemaatlerin varlığı yasadışıdır; hukuk dışıdır ve İslam dışıdır. 

 

- Devlet içinde birden çok cemaat yapılanmasından bahsetmek mümkün mü? Biz FETÖ’yü konuştuk, İsmailağa’yı biliyoruz, şimdi de Menzil’i konuşuyoruz, daha ama bilmediğimiz hangi yapılar var?

 

Ne yazık ki ülkemizi baştan ayağa çepeçevre sarmış irili ufaklı yüzlerce tarikat ve cemaat vardır. Nakşibendilik ile Selefi cemaatler bunların iki ana gövdesidir. Örneğin FETÖ Nakşilikten türemedir; Fethullah’ın sözde hocası cehalet timsali Saidi Nursi de Nakşidir. Menzil de öyledir. Bir de Selefi gruplar vardır. Cübbeli’nin saptamasına ve ihbarına gereksinim duymayacak bir devlet ve siyaset erki olmalıdır. Selefi yapılar, önceden İhvan-ı Müslimin’e (Müslüman Kardeşler) yakınlık duyan kişi ve gruplar, dışarıdan gelen Ortadoğulu göçmenlerden bir kısmı ile daha da güçlenip semirmiştir. Selefiler, öbürlerinin telkinle yönlendirdikleri beyinleri, emperyalizmin ekonomik destekleri sayesinde silahla sağlamaya çalışmaktadırlar. Ülkemizde IŞİD operasyonları bunun kanıtıdır. Zihinsel istismar Selefilerde silahlı zorbalıkla birleşir. Doğrudan Türk halkını ve Türkiye’yi kâfirlikle suçlarlar. Örneğin, 2005’te kapatılan Nurcu Zehra Vakfı, 2007’de Türkiye’yi AİHM’ye şikâyet etmiş; AİHM ise 2018’de verdiği kararda “şeraite dayalı devlet kurmak isteyen vakfın kapatılmasının hukuki olduğu”na hükmetmiştir. Hükümet, aynı duyarlılığı sürdürüp vakıf ve dernekler gibi laik kuruluşları din adı altında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı kullanan bu dinci kalpazanlıklara son vermelidir. 

 

- Aynı dine inanıyor, peki nerede ayrışıyorlar da bu kadar çoklar?

 

Bunlar bildiğimiz İslam dinine inanmıyorlar. Bir ilahiyatçı ve filozof olarak tarikat ve cemaatlerin -akledemeyen bağlıları bir yana- tüm yönetim birimlerindeki beyin katillerinin Müslüman olmadıklarını düşünüyorum. Açıkçası, Kuran’daki İslamla hiçbir ilgileri yoktur. Tersini iddia eden varsa, her birinin din diye pazarladıkları nefsani, şeytani ve siyasi manevralarını İslamla yüzleştirmeye hazır olmaya çağırıyorum. Yağma, çapul, haksızlık, adaletsizlik, yaşama ve insana düşmanlık eden, çocuk-çoluk, kadın erkek, canlı cansız demeden her şeyi önce dinselleştirip sonra da cinselleştiren; tüm yaptıklarını İslamla Kuran’la değil de tarikat şeyhlerinin talimatlarıyla herbir tarikat ve cemaat kendi dinini yaratmış; İslam bu “uyduruk dinler”le işgal ve iğfal edilmiştir. 

 

- Diyanet’in tarikatlara dur demesi gerekmiyor mu?

 

Diyanet İşleri Başkanlığı bir cumhuriyet kurumudur ve Cumhuriyetimizin vizyon ve ilkelerine göre ile görev yapmalıdır. Ancak Diyanet bu görevini yapabiliyor diyemeyiz. Kendi yetki ve sorumluluk alanlarını adeta cemaat ve tarikatlerin inisiyatifine ve insafına terk etmiş görünmektedir. Anayasal olarak suç işlediğine dair serzenişlerdeki haklılık oranını hukukçular daha isabetli değerlendireceklerdir. Diyanet, göz göre göre “uydurma din fabrikaları”nın kendi yetki alanını ihlal etmesine göz yummamalıdır. Bir an önce bu yapıların din-dışı ve yasadışı olduğunu resmen, fiilen ve hukuken ilan ve ilam etmelidir. Bir yandan camiler yaparken bir yandan da camileri boşaltan cemaat ve tarikatların çoğalması, Diyanet’i sorumlu olduğu camilere karşı görevini yapmaması değil midir? En büyük, en yasal ve en masum cemaat cami cemaatleri iken, illegal oluşumların karşı cemaatleri örgütlemesi, cami ve mescit düşmanlığı değil midir? FETÖ’nün Işık Evleri, Menzil’in merkezi ve sohbet evleri, Süleymancıların yurtları, Selefilerin hücre evleri, adını burada sayamayacağım dernek ve vakıf tabelası ile faaliyet yapan bir yığın sözde dinsel oluşumların sohbet evleri bu çifte standardı nasıl uygularız? O zaman camiler toplumsal işlevini yitirmiş olmaz mı? Diyanet kendi kurumlarına sahip çıkıp asli görevine rücu etmelidir. 

 

- İsmailağa cemaatinin lideri Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü Türkiye’de iki bin Selefi dernek bulunduğunu, bu grupların silahlandığını ve ayaklanma çıkarma planı yaptığını iddia etti “İç savaş hazırlanıyor” dedi. Selefi yapılar hakkında ne söylersiniz? Bu iddia için ne diyorsunuz?

 

Selefiler, mevcut ve meri İslam dinini, yetersiz ve işlevsiz gören silahlı ve tehlikeli din görünümlü terör örgütleridir. Işid başta olmak üzere ülkemizde mevcut anayasal düzeni kökünden yıkıp adına şeriat devleti dedikleri hayali ama silah zoruyla egemen olmak istedikleri bir yapıyı ikame etmeye çalışıyorlar. Mezhep, ırk, bölge ve din ayrımlarını özellikle Müslüman toplum üzerinden körükleyerek, Müslümanlar arasında iç çatışma çıkarmak ve böylece emperyalistlerin işgaline zemin hazırlamak amacındadırlar. Bunlara Kuran bile az gelmektedir. İslam onlara göre silah, ölüm, cinayet ve tedhiş olarak yorumlanarak İslam ile terörü ayrılmaz ikili olarak göstermek istemektedirler. Batı’da İslam ile terörün yan yana getirilmesinden İslamla hiçbir ilgisi olmayan özellikle terör grupları sorumludur. İslam adını teröre bulaştıran bunlardır. 

 

- Peki bu cenah eline nasıl silah alıyor? “Dinden çıkan öldürülür” düsturuyla mı hareket ediyor?

 

Kuran’da bağlamından kopararak aldıkları ayetleri siyasal sloganlar haline getiriyorlar. En masum bir metin ya da bir yazıdan istenirse sloganlaştırılmış ifadeler çıkarılabilir. Din kavramı, Arapçada medeniyet kavramının türediği bir sözcüktür. Düşünün; esasen medeniyet, şehirlileşme, uygarca yaşam anlamına gelen din, Türkçede dinselleştirilen bir dine dönüşerek medeniyetten koparılıp vahşetin adresi yapılmaktadır. Arapçadan dilimize geçmiş pek çok sözcük, orijinal anlam evreni bakımından “daha az dinsel, daha çok dünyasal” olmasına rağmen, anlam daraltılmasına uğratılmakta; bu daralma da irili-ufaklı dar pek çok tarikat ve cemaatlerin doğmasına yol açmakta, sonuçta da bu daralma yaşam alanlarımıza yansımaktadır. 

 

- Tarikat ve cemaat yapılanmalarına ilişkin son ankette cemaat ve tarikatların yasaklanması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 57.2... Anket 24 Haziran seçimlerinde AKP’ye oy vermiş olanlar arasında yüzde 46.9’luk bir kesimin bu yapıların yasaklanmasını istediğini vurguluyor. AKP tabanının cemaat ve tarikat yapılanmalarına karşı olduğunu düşünebilir miyiz?

 

Bence AKP tabanı, muhalefetteki hemen tüm partilerden gelen seçmenlerden oluşmaktadır. Yani Türkiye dışından gelen nevzuhur bir seçmen kitlesi değildir. Böyle olunca bu oran normaldir; hatta daha fazladır. Yani bu seçmen kitlesi Türkiye Cumhuriyeti halkının doğal bir parçasıdır. Cumhuriyet kültürüyle yoğrulmuş, çağdaş yaşam kültürünü kanıksamış normal bütün seçmenler, tarikat ve cemaatlere sıcak bakmayacaklardır. Hakkın, adaletin, özgürlüğün ve demokrasinin tehdit odakları olan bu yapılara, cumhuriyetin eğittiği -sol ya da sağ- seçmenlerin büyük çoğunluğu elbette herkes eşit vatandaşlık hak ve yetkisi vermiş olan cumhuriyeti, bu illegal oluşumlara tercih edecektir. Tarikat ve cemaatlerin işlevsizleştirilip tarihin çöplüğüne atılmasında bence AKP seçmeni öncülük edebilecek deneyime başka partilerin seçmenlerinden daha fazla sahiptir diye düşünüyorum. 

 

ZENGİN BİR AZINLIK, YOKSUL BİR ÇOĞUNLUK YARATIRSA… 

 

- Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen gün “Müminin görevi varlıkta şımarmamak, yoklukta sabretmektir. Gerçek mümin acıyı bal eyleyendir” diye konuştu. Sözleri “yoklukta sabretmek size verilmiş bir görevdir. Görevinizin gereğini yerine getirin, dua edip, bekleyin diyor” biçiminde yorumlandı. O kadar vurgun, yolsuzluk, suiistimal ortaya çıkmışken yoksula sabır tavsiye etmenin dinen bir karşılığı var mı?

 

Sabır ve “acıyı bal eylemek”, eylemin içinde olmak ve eylemden pay almak koşuluyla, mümkündür. Davul eylemsizin, tokmak ise eylem kaynağının elindeyse, hem davul hem de acı aynı kişiye yüklenemez. Fakirlik, yoksulluk, acı ve felaketler, istenen güzel şeyler değildir. İslam, Müslümanın mağdur ve mazlum olmasını onaylamaz. Fakirliğe sevinmek, fakir olduğu için şükretmek, hiçbir zaman Allah’a hamd etmenin koşulu olamaz. Kaldı ki İslam geleneğinde ve literatüründe “fakir” demek, ele güne muhtaç Müslüman değil, “Allah’a muhtaç Müslüman” demektir. Müslüman’ın Müslümana veya başkasına muhtaç olması mukadder ve övünülecek bir şey değil, en son istenecek kötü bir durumdur. “Veren el, alan elden üstündür”e göre sürekli veren olmanız ve başkalarının da sürekli alan el olması, Allah’ın (başka) beldeler halkından alıp resulüne fey’ olarak verdikleri, Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; (servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir. Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allah’a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir (Haşr, 7) ayeti ile bizi karşı karşıya getirir. Bu ve benzeri ayetler Müslümanım diyen herkese şöyle sesleniyor: “İşsize iş, aş, ev, eşit ücret, hak ve imkânlar verin. Servet bir kısım zenginler arasında devir daim eden bir güce dönüşmesin. Zengin bir azınlık, yoksul bir çoğunluk yaratır ya da elindeki ekonomik imkânları bu kesim için kullanmazsa, Allah’a saygısızlık eder; dünya ve ahrette onun çok acıklı azabıyla cezalandırılır.” 

 

CAHİL VE KALPAZANLAR İSLAM DÜNYASINI ZAN ALTINDA BIRAKIYOR 

 

- Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un talimatıyla valiler, Müslümanlar tarafından kurulan dini ve kültürel derneklerle müzakere toplantıları düzenledi. “Fransa İslamı Toplantıları” ile Müslümanları temsil edecek yeni bir kurumun hazırlığını yapan cumhurbaşkanı ‘ayrılıkçılarla mücadele’ yasa tasarısı sunacağını ve ‘aydınlanmış bir İslamın oluşturulacağını’ açıkladı. Dünyanın aydınlanmış bir İslama mı ihtiyacı var?

 

Selefi dinci oluşumlar, cemaat ve tarikatler, “Fransa İslamı”, ya da “Fransa için Müslümanlık” (CFCM) tartışmalarında, “Avrupa’nın huzurunu bozmayacak, kendi algılama hinterlandı içinde kalacak” bir İslam yorumu geliştirme çabasında büyük pay ya da vebal sahibidir. Müslümanların büyük çoğunluğu adına davrandıkları iddia ve izlenimi ile bu cahil ve kalpazan gruplar, 1.5 milyarlık İslam dünyasını, muhtemelen asırlarca sürecek bir zan altında bırakıyorlar. Diğer yandan, İslam dini evrensellik özelliğine sahipse, her millet onu kendi kültürel ve sosyal koşullarına göre algılama hakkına sahiptir demektir. Evrensellik tezi her ulusun kendi tarihsel ve kültürel algoritmasına uygun yerel bir yorumu zorunlu kılabilir. Başka ülkelerin İslam yorumları Fransa’yı böyle bir yola sevk etmiş olabilir. Sebep ne olursa olsun, İslam dinini her ulus kendine göre algılayıp yorumlayabilir. Anadolu İslamı ya da Türk İslamı da en az Fransa İslamı ya da Fransızlar için İslam” gibi düşünülebilir. Zaten pratikteki İslam algımızla bize, “hayır, bunlar İslam’da yok” diye söylenen İslam arasında büyük fark var. Başka bir deyişle, biz Türkler İslamı, Anadolu’nun gelmiş geçmiş bütün tarihsel ve kültürel zengin birikimleri ışığında algılamakta ve yaşamaktayız. Ancak Sünnilik adı altında anlatılan teorik İslam ile bu pratikler, Türklerin İslama tanışması 8. yüzyıl dan beri uyuşmamaktadır. İslamın Anadolu’ya açılan kapısı, Anadolulu bir İslamı doğurmuştur ve Arap geleneği ile ilgisi zayıftır. Türk halkı Alevi olsun Sünni olsun pratikteki bu İslamdan hoşnut, ama kendisine telkin edilen teorik Arap İslamından mustariptir. 

 

NEDEN PROF. DR. ŞAHİN FİLİZ? 

 

1988’de Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1991’de Felsefe ve Din Bilimleri’nden master’ini, 1995’te doktorasını tamamladı. 2000’de yine Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nde doçentlik unvanını alarak aynı fakültede 20 yıl boyunca İslam Felsefesi, Türk-İslam Düşüncesi, Klasik İslam Felsefesi Metinleri, Karşılaştırmalı Batı ve İslam Düşüncesi dersleri verdi. 2008’de Akdeniz Üniversitesi’ne profesör olarak atandı. GATA Başhekim Yardımcısı Ali Edizer’in skandalıyla birlikte tarikatlar özellikle Menzil yeniden gündeme gelince bize de toplam 16 kitabı, yurtiçi ve yurtdışında yayımlanmış makaleleri de bulunan Prof. Filiz’e sormak kaldı. 

 

12 Ekim 2020

 

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/soylunun-devlette-yoklar-iddialar-provokasyon-sozunu-ilahiyatci-prof-filiz-dogrulamiyor-1772843

 

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Tsunami geliyor!..

Prof. Dr. Vedat Bulut

Eski Ankara Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Vedat Bulut, Anadolu’dan izlenimlerini Cumhuriyet'e anlattı. Bulut, “En büyük tehlike İstanbul’da. Ankara salgını yayıyor. Göğüs hastalıkları uzmanı kalmayan hastane var. Sağlık sistemi iflas edebilir” ifadelerini kullandı. 



KAOS KAPIDA

- Önümüzdeki sonbahar ve kış ayları için ne düşünüyorsunuz? 

Gerekli önlemler alınmazsa ya da aşı ve tedavi alanlarında gelişme sağlanamazsa, büyük bir kaos yaşanabilir. Gıda güvenliği, gıdaya ulaşma sıkıntıları başlamış olan dünyada açlığın ve beslenme bozukluklarının artışına bağlı milyonlarca ölüm görebiliriz. Afrika, bu açıdan en önemli risk bölgesi. Salgın nedeniyle ertelenen sağlık sorunları var. Kronik hastalıkları olan en başta onkolojik olgular için sağlık hizmetleri endişe yaratıcı durumda. Covid kapılacağı şüphesiyle hastaneye gidememe kaygısı yaşanıyor. Bu, ölüm oranı ve sağlık harcamalarında artışla karşımıza çıkacak. Zaten ekonomik kriz yaşanan ülkemizde sağlık bütçesi iflas edebilir. Vatandaşlarımıza sağlık hizmeti götürülmesi aksayabilir. Daha birinci dalgayı bitirmeden kışa girersek sağlık gücümüzün ötesi bir hasta sayısı olacaktır. Bu durum, hem ölüm oranlarını artırır hem de sağlık çalışanları için bir tehlike oluşturacaktır. Bilim Kurulu haziran ayına kadar 5 bin olgu öngördüğünde yüz binler sürpriz olmayacaktır demiştik, üzülerek haklı çıktık. Çünkü siyasi kararların hatalarını gördük. Aşı ve tedavide önemli gelişmeler sağlanmazsa sonbaharda 10 bin günlük, kış aylarında 20 bin günlük olgu sayısı olabilir. En iyimser tahminle olguların yüzde 3-4’lük kesimi yoğun bakım ve solunum destek ünitelerine gereksinim duyarsa, hizmetlerde tıkanma yaşanmasına bağlı ölüm oranlarını da yüzde 2.4’te tutamayabiliriz. Yüzde 5-7 aralığına çıkabilir, bu da son derece üzücü olur. Şu an Ankara zor durumda. Hastanelerde yatak yok. Şimdi en önemli tehlike İstanbul için. Tatil dönüşleri başladı, okullar açılacak. Nüfus, yoğun kentlerde sağlık hizmetleri kapasitesini aşacak. Büyük bir dalga çok sayıda vatandaşımızın yaşamını kaybetmesine yol açabilir. 

900 HEKİM İSTİFA ETTİ

- Sağlık çalışanları ne durumda?

Ciddiyetin toplum tarafından anlaşılmamasının nedeni hükümetin yanlış politikaları. Verileri şeffaf paylaşmadıkları ve pek çok hatalı ve anlaşılmaz politik kararlar vatandaşlarda güvensizlik yaratıyor. Basın ve akademiler baskı altında. Bu loşlukta ne sağlık çalışanları ne de vatandaşımız önlerini görüyor. Yukarıdan aşağıya bir despotizm var ve aşağıdan yukarıya bir yalanlar pramidi oluşmasına neden oluyor. 30 bin sağlık çalışanı hastalığa yakalandı. 80’in üzerinde sağlık çalışanını kaybettik, yarısı doktor. İstifalar yoğunlaştı. Birkaç hastanede istifalar nedeniyle göğüs hastalıkları uzmanı kalmadı. Radikal önlemler alınmazsa ölümler artacağı gibi, endişelere dayalı istifalar da hızlanabilir. Türkiye genelinde 900’e yakın hekim istifa etmiş durumda. 

BİYOTEKNOLOJİK ÇALIŞMA BAŞLAMALI

- Stratejik konuma gelen aşı üretimi konusunda ne yapılmalı?

Milyarlarca insanın aşılanmasını düşündüğünüzde 2 milyar dolarlık yatırım gerekir. TÜSEB kuruldu. 2018 bütçesi 56 milyon TL. Makale yazdım, değil aşı, ayakkabı bile üretemezsiniz dedim. Litvanya’nın projesini örnek verelim. Yatırım yaparak iki yıl sabrederek yüzlerce patent ve yüksek teknoloji ürünü yarattılar. Ancak sömürgecilerle mücadele etmek kolay değil. Bunu Küba’nın başardığını görüyoruz. Aşı üretimi stratejiktir ve afetlerde, savaşlarda aşı bulamayabiliriz. Türkiye, bu şansa sahip değil. Betona para gömmeyi bırakıp moleküler biyoteknolojiye yatırım yapmak gerekir. 1 gramlık malzemeyi binlerce dolara satarsınız. Ancak inşaattan başka dünyası olmayanlara bizim sözlerimiz nafiledir. 

AŞI ÜRETMEYE TESİS YOK

“Türkiye’de aşı üretmek için tesis yok. Adıyaman’da üç idealist gencin kurduğu bir veteriner aşı üretme tesisi var GMP koşulları sağlayan. Ancak onların da yüksek oranda üretim olanağı yok. Bir zamanlar Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü vardı. En son AKP döneminde kapatıldı. Al-satçılar ticari rantları nedeniyle Türkiye’de stratejik yatırımları ve üretim yerlerini sabote ettiler. Sağlık alanı bu neo-liberal yağmadan böyle nasiplendi.” 

“Aşılarda ve aday moleküllerin belirlenmesinde, özellikle son 5-10 yılda devasa teknolojik gelişmeler yaşandı. Moleküllerin ve epitopların belirlenmesi artık birkaç hafta içerisinde gerçekleşebildi. Bu, 1980’lerde bile 1 yıla kadar uzardı. Dünyada 145 kadar çalışma var. Bunlardan 11’i Türkiye’de. 9 çalışma şu an ipi göğüslemek için öne çıktı ve 2’si son aşamada. 15 Eylül ve 1 Ekim’de Türkiye’de programları başlıyor. Türkiye’ye gelişini aralık-ocak gibi tahmin etmiştim, bir iki aylık sapmalar olabilir.” 

ÇİN’DEN GELEBİLİR 

“Türkiye’nin Çin’le olan ticari ilişkileri nedeniyle bu ülke tarafından önceleneceğini ve buradan aşı getirileceğini haber aldım. Dünyada aşıyı engellemeye çalışan bir lobi de var. İlaç ve tedaviden para kazananlar...” 

ANADOLU’DAN İZLENİMLER

EN AZ 3 GÜN YAN ETKİ GÖZLENMELİ

- Ankara’dan başlayarak 7 bin kilometre yol yaptım. İstanbul ve Kütahya’da endüstri alanlarına ve sosyal yaşama ait dramı gördüm. Hastalıktan kurtulan arkadaşlarımı ziyaret ettim ve hastane bakımı gerektirmesine rağmen evlerinde izole edilen dostlarımla görüştüm. Yan etkileri bilinen klorokin verilen hastaların evlerde izolasyonu yanlış bir uygulama. En azından 3 gün hastane koşullarında izlenmeli.

İŞÇİLER HASTA, İŞLETMELER KAPANMIŞTI

- Afyon’a gittiğimde birçok sanayi kuruluşunun işçileri hastaydı ve bazı işletmeler kapanmıştı. Karantinada binalar ve köyler vardı. İlk mecburi hizmet bölgem Burdur’da Kemer’in Kozluca köyü karantinadaydı. Kemer’in aşağı mahalleleri karantinadaydı. Vaka patlamalarının düğünlerden kaynaklandığını öğrendim. Burada düğünler cuma başlar, üç gün sürer. Bu düğünler bir hastalık portalı (yayılım nedeni) durumuna gelmiş. Virüs kapanlar başka bölgelere taşıyor. 

65 YAŞ, KURALA UYMAYANI UYARIYOR

- Antalya Korkuteli’nde bazı köyler karantinadaydı. Bu gezide 65 yaş üzeri yasakların geçersizliğine ve yanlışlığına kanaat getirdim. Çünkü kurallara uyanlar, uymayanları uyaranlar onlar. Manavgat ve Toroslar üzerinden Karaman’a, oradan Hatay Arsuz’a gittim. Maalesef oran da 16 maden şirketine kurban edilmek üzere ihale açıldığını gördüm. Eski TTB Başkanımız Füsun Sayek Ablamızın mezarını ziyaret ettim. Bölgedeki eğitim düzeyi, vakaların az olması sonucunu doğurmuş.

HASTANEDE OLMASI GEREKENLER EVDE

- Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin’e uzandım. 10 kadar yakınıma taziyelerimi ilettim. bunların 6’sı salgın nedeniyle ölümdü. Yine 4 tanıdığımın daha aynı nedenle kaybedildiğini öğrendim. Bu 10 ölümün 4’ünde ilaca ait yan etkiler sorumlu tutuluyordu yakınlar ıtarafından. Bulaşların önemli kısmı hastanelerden kapılmıştı. Hastaneye gidenler hastalanıp dönmüş ve yakınlarına bulaştırmıştı. Diyarbakır’da doktor arkadaşlarımın hastalığa yakalandığını, evlerinde izole durumda olduklarını öğrendim. Hastaneler, yoğun bakım yatakları yetmez durumdaydı. Hastanede tutulması gereken insanların evlerinde olduğunu gözlemledim. 

15 Eylül 2020