Sayfalar

GATA vakası, denizde kum tanesidir!..

Soylu’nun ‘Devlette yoklar. İddialar provokasyon’ sözünü ilahiyatçı Prof. Filiz doğrulamıyor

 

İslam Felsefesi uzmanı Prof. Şahin Filiz, iyi cemaat-tarikat, kötü cemaat tarikat olmadığını, devletleşebilecek güce erişeni ya da henüz erişemeyeni olduğunu belirtti. Filiz, ülkeyi saran yüzlerce tarikat ve cemaatin, bin bir çilelerle kurulmuş cumhuriyetin bütün kurum ve kuruluşlarını tüketmeye programlandığını söyledi. 

 

İpek Özbey




 

"Menzil, FETÖ’den sonra sıradadır. GATA vakası denizde kum tanesidir. Kum yığınları devasa dağlara dönüşmek üzere" uyarısını yapan Filiz, "FETÖ gibi darbe girişimine akılları kesmeyenler devlet yönetimine ortak olmaya odaklanmış durumdadırlar. Ali Edizer ve belki de binlerce Edizer’i bu açıdan analiz etmek gerekir" diyen Filiz’e göre, devletleşme amacındaki cemaat ve tarikatların sızma aşaması çoktan gerçekleştirdi.

 

- Sosyal medyada Medeni Kanunu hedef alıp çokeşliliği savunan eski GATA Başhekim Yardımcısı Ali Edizer tabiplik görevinden açığa alındı. Ama biliyoruz ki daha birçok Ali Edizer var. O yüzden vakadan çok kanayan yaraya, tarikatlar meselesine bakalım derim. Menzil çok gündemde olduğu için soruyorum: Nasıl bir hiyerarşisi var bu tarikatın?

 

Tarikat ve cemaat kavramları neredeyse bütün dinsel gruplar için birbirinin yerine kullanılır. Ben de böyle kullanacağım, ama bu sözcükler arasındaki farkları vurgulayacağım. Hemen söyleyeyim: Tarikat yol, yöntem, tarz anlamına gelir. Arapçada tarik, yani yol olarak kullanılır. Kuran’da ve hadislerde tarikat sözcüğü yer almaz. Cemaat de Arapçadır. Tıpkı tarikat gibi bu sözcüğün de dinsel bir anlamı yoktur ve topluluk anlamına gelir. Herhangi bir insan topluluğu -dinsel olur ya da olmaz- anlamına işaret eder. Kuran’da cemaat de geçmez. Yani her iki sözcük, sözlük anlamı bakımından sonradan dinselleştirilmiştir. Türkiye’deki bütün tarikatlarda olduğu gibi Menzil tarikatında da babasoylu ve tarikatsoylu bir yapılanma, bir hiyerarşi söz konusudur. İki kanaldan türeyen silsile, tarikat yapılanmasında temeldir. Menzil tarikatı, tarikat silsilesini 1389’da Özbekistan’ın Buhara kendinde ölen Muhammed Bahaüddin Şeyh Nakşibendi’ye dayandırır. Genellikle Türklerin rağbet ettiği Nakşiliğin bu şeyhi Şah-ı Nakişbend olarak da bilinir. Diğer yandan Kürt kökenlilerin bağlandıkları öteki Nakşilik kolu ise 1827’de Şam’da ölen Mevlana Halid-i Bağdadi’ye nispet edilen Nakşiliktir. Her ne olursa olsun, sonuçta diğer tarikatlar gibi her ikisi de babasoylu ve tarikatsoyludur. 

 

- Ne demek babasoylu?

 

Babasoylu, en kestirme ifadeyle, dinsel patronluğun babadan oğula ya da erkek soyuna dayandırılarak tekelleşmesidir. Bu eril dinsel tekelleşme, kadına ya da kadın soyuna silsilede hiçbir şans tanımaz. Bundan da öte, silsilede soya yabancı hiç kimse -melek dahi olsa- bu zincir halkasında yer alamaz. Babasoylu zincirin halkalarından biri ya da birkaçı tarihsel olarak saptanamadığı zaman, hemen tarikatsoylu bir zincirle bu kopukluk giderilir. Müritlerin hepsi, yaratılan bu silsiledeki herkese ve bundan sonra soyca halkalara eklenecek olası her çocuğa sorgusuz sualsiz bağlanmak zorundadır. Menzilci ileri gelenlerinden birinin dediği gibi “Muhammed Raşid Erol’a ve onun sulbünden gelen, gelecek olan herkese köle olacaksınız; bu Müslümanlığın, müminliğin gereğidir.” Öyleyse tarikat hiyerarşisi, feodal bir hiyerarşidir. Tarikatçı-cemaatçi feodalite, bugün ve gelecekte bütün sözde dinsel silsilesini, Nakşibendilikten aldıkları marka ile ilk dönem İslam sufilerinden herhangi birine -örneğin Zünnun Mısri, Seriyy Sakati vb.- oradan Hz. Muhammed’e kadar meşrulaştırma haritası çıkarmıştır. Erkek egemen ve belirlenmiş bir soy içinde dönüp duran bu hiyerarşi, dikkatle bakıldığında, modern devlet örgütlenmesinin ilkel, feodal ama çok tehlikeli bir benzeridir. Tarikat hiyerarşisi, ekonomik, sosyal ve siyasal olanakları, yani her türlü gelir getiren araçları bu yapılanma içinde tutarak “toplumdan ayrıksı”; söz konusu olanakları, her alanda dışladıkları toplumu kullanarak genişletmek, güçlendirmek ve devlete kendi sözlerini geçirmek için de “sivil” bir görüntü verirler. Başka bir deyişle, kendi içlerinde katı emir-komutaya dayalı militarist dinsel kurallar uygularken, kendi dışındaki büyük çoğunluğa karşı da her türlü kutsalı çiğneyerek “seküler” bir kılığa girerler. Evrensel ahlaki değerleri çiğnemek koşuluyla ancak seküler bir yaşam sürecekleri yanılgısı yüzünden, gerçek bir seküler, çağdaş yaşama paldır küldür katılırlar. Örneğin, emeksiz, kuralsız kazanç, İslamın en belirgin ahlaki ilkelerini kapalı kapılar ardında tersyüz etme, yaşadıkları ülkenin bütün siyasi, ekonomik ve toplumsal olanaklarını yağma gibi görme… Bu kuralsız, vicdansız ve liyakatsiz yaşam biçimini, mevki ve makamları liyakatsizliklerine rağmen, işgale ehil olduklarına dair şeyhlerinden aldıkları sözüm ona “tarikat icazeti”, Menzil ve diğer cemaatleri hem insani yaşamın doğallığına, hem de laikliğe düşman hale getirmektedir. Siyaseten laiklikle savaşırken, pratik yaşamda kendilerince kuralsız kurallarla ördükleri sözde seküler yaşama kendilerine bırakırlar. 

 

- Açar mısınız?

 

Bu ve benzeri yapılar, cumhuriyetimizin çağdaş değer ve birikimlerine “imanları gereği” savaş açmayı “cihat” saydıklarından, bin bir çilelerle kurulmuş cumhuriyetin bütün kurum ve kuruluşlarını tüketmeye programlanmışlardır. Tüketebileceklerini akılları keserse FETÖ gibi darbe yapmaya girişmekte; akılları kesmezse cumhuriyet kurumlarını ele geçirmeye veya halktan yetki almış seçilmişlerin yetkilerine ortak olmaya ya da tümden vekâletlerini almaya odaklanmış durumdadırlar. Ali Edizer ve belki de binlerce Edizer’i bu açıdan görmek ve analiz etmek gerekir. Bir tıp doktoru, bir astronot ya da bir mühendis hangi bilimi okursa okusun, sözünü ettiğim tarikat hiyerarşisi içindeki yeri, cahil, okuma yazma bilmeyen, en küçük görgü kuralından bile habersiz ama “dinsel atanmış” bir şeyhin iki dudağı arasındadır. Hiyerarşide kurulan sözde manevi silsilenin en tepe noktasına Hz. Muhammed’in adını yerleştirdikleri için, şeyhe itaat yalvaca itaattir; şeyh bütün silsilenin mevcut durumda en yetkilisidir, çünkü ondan öncekilerin hiçbiri yaşamadığı için, hem onları hem de kendinden sonrakileri bu silsileye dahil etme ya da etmeme yetkisi şu an için yaşayan şeyhe aittir. Kadınları küçümseyen, GATA gibi çok büyük sorumluluk gerektiren kurumu “yönetemediği cinsel dürtüleri”nin aracına dönüştüren ve adeta cumhuriyetin kurumlarını alaya alan bir Menzil müridinin şeyhi karşısında aynı laubaliliği gösterebildiğini mi sanıyorsunuz? Dananın oynaması kazıktan olduğuna göre, ona ve onun gibilerine, tarikat hiyerarşisi dışındaki alanlarda bu cahilce şımarıklığı telkin eden Menzil ve Menzile göz kırpan, kucak açan sorumlular değil midir? 

 

- Menzil’in Şeyhi Muhammed Raşid Erol’un oğlu Feyzeddin Erol, Recep Akdağ’ın evlerinde büyüdüğünü söylemişti... Yönetim katındaki daha pek çok kişinin tarikat bağlantısı zaman içinde ortaya çıktı. Söyler misiniz; hayatı boyunca hiçbir tarikatla işi olmamış, liyakat esasıyla göreve gelmiş bir kadroyla, tarikat-cemaat ilişkisi sayesinde o koltuklarda oturabilen kadrolar arasında nasıl farklar var?

 

Tarikat ve cemaatle ilişkisi olmayan ve liyakat esasına göre göreve gelmiş bir insan, emir ve direktifleri anayasanın öngördüğü yasalardan, cumhuriyetimizin değerlerine uygun kurallardan ve hiçbir ayrım gözetmeksizin Türk vatandaşlarının çıkarlarından alır. Tarikat zorbaları ve cemaat baronları onun için bir değeri temsil etmez. Cemaat ve tarikatlar, ancak kendi müritlerine emir ve talimat verirler. Ancak resmi ya da sivil yetki alanlarından ekonomik, siyasi ve idari destek gördükçe etki alanları tüm topluma ve yönetim erkine kadar genişletir; bu basınç tüm toplumu doğrudan ya da dolaylı olarak sarar, sonunda siyasi ve idari sorumluları, baskı altındaki toplumun baskı kaynağı olan bu hiyerarşik yapılara olan -kerhen ya da isteyerek- teveccühünü kazanmak için, demokrasiyi bu kapalı döngüsel örgütlenmeye mecbur bırakır. Çağdaş demokrasi ve hukukun sağladığı “seçilmişlik”, cemaat ve tarikatların etkisiyle “atanmışlık”a dönüşür. 83 milyonluk Türk halkının demokratik ve özgür bir seçimle verilen ulusal bir yetkinin bu yapılara kısmen ya da tamamen devri, hiçbir siyasi sorumlunun hak ve iradesine bağlı değildir. Menzilciler, Süleymancılar, FETÖ’cüler, Nurcular ve benzeri yüzlerce cemaat ve tarikat, ilk aşamada “eski Türkiye”de, devlete sızmak için uğraş vermekte idiler. Ama “yeni Türkiye’de” bunlar, devletin, hukukun, adaletin ve hakça bölüşümün önüne geçebilecek denli, devletleşme yoluna girme aşamasına gelmişlerdir. Bu ikinci aşamada tablo tersine dönme eğilimine girmiş; adeta devlet, cemaat ve tarikatlara “sızmak”; devletliğini göstermek sürecine girmiştir. Adalet, hak, hukuk, liyakat, eşitlik, özgürlük, demokrasi, aydın ve çağdaş yaşam talepleri, bütün Türk halkının temsilcisi olan devletten beklenmek yerine, zır cahil din tüccarı şeyhlerin, şıhların hiyerarşik düzeninden beklenir olma yoluna evrilmektedir. Menzil de FETÖ ile benzer bir yol izlemektedir. Çünkü her ikisi de doğrudan Nakşibendilikten beslenmektedir. Her ikisi de feodal bir yapı, her ikisi de sosyal, ekonomik ve siyasi güç kazanmak için her türlü dinsel, hukuksal ve kültürel değerleri fütursuzca çiğnemekte; ama meslek haline getirdikleri bu ihlalin, işin kötüsü, İslamın gereği olduğuna insanları inandırmada başarı kaydetmeleridir. 

 

Tarih dışı olan ve tarihsel gerçeklere uymayan hilafetin hiçbir dini ve pratik esası olmadığı, her kesimden büyük bir çoğunluk tarafından teslim edildiği halde, bu “kara” sevda, cemaat ve tarikatlar arasındaki “görev ve çıkar bölüşümü” ile, taksitli bir hilafet provası yoluyla tatmin edilmeye çalışılmaktadır. İslamdaki hilafet kavramıyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan bu prova, esasen dinsel ya da kutsal hiçbir kaygı da gütmemektedir. Cemaatlere ve tarikatlere, siyasi ya da ekonomik anlamda göz yuman veya destek veren sorumlular, halktan aldıkları yetkiyi, halkın onaylamadığı kişi ya da yapılara devrederse, bir tarikat liderinin dediği gibi “iki bin silahlı grup” ilk önce bu yetki devrini yapanları alaşağı edecektir. Atatürk “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken aslında bu yetki devrinin hiçbir şekilde meşru olmayacağını; milletin adına gelenlerin milletin aleyhine yetki kullanma hakları olmadığını vurgulamaktadır. 

 

- Altı yıl önce haber yapmak için gittiğim bir uyuşturucu tedavi merkezinde bağımlıların çoğunun daha önce ailelerince Menzil’in Adıyaman’daki merkezine götürüldüğünü ve kurtulsunlar diye dini rehabilitasyona tabi tutulduklarını öğrendim. Ama işe yaramamış olacak ki başka bir merkezde karşılaştık onlarla... Erdal Atabek hazırladığı son yazı dizisinde “zihinsel istismar” diye bir ifade kullandı. Yıllardır İslam felsefesi üzerine çalışıyorsunuz. Bize zihinsel istismarın nasıl yapıldığını anlatır mısınız?

 

İlk İslam filozofu Ebu Yakup İshak el-Kindi, “dinini satan, dinsiz kalır, çünkü satılacak bir şeyi kalmamıştır” der. 9.- 13. yüzyıla kadar İslam dünyası, bugünkü İslam dünyasından çok daha ileri idi. Sayın Atabek’in yerinde deyimiyle “zihin istismarı” ya da akıl istismarı yapılmasına olanak tanımayan bir felsefe kültürü egemendi. Türklerin İslamla tanışma süreci de tam bu döneme rastlıyor. Her millet gibi Türkler de İslamı Anadolu’nun tarihsel ve kültürel tüm birikimi kapsamında kendilerine göre algılamış; akla ve zihinsel işleyişe karşıt olmayan bir dindarlık tarzı geliştirmişlerdir. Ancak felsefi düşünce yerine fideist (imancı) tutumun resmi bir din anlayışına evrilip devletleşmesiyle insanlar, nasıl dindar olunacağını devletten gelen talimatla belirlemek gerektiğini gelenekleştirmişlerdir. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Osmanlılarda devletin tarikatlarla karmaşık ilişkisi, zihinsel istismarın resmileşmesini, Cumhuriyet kurulduktan sonra da illegal ama gittikçe derinleşen akıl yozlaşmasının yolunu açmıştır. 

 

Bu yapılar bilimi ve eleştirel düşünceyi halk nezdinde itibarsızlaştırmışlar; bu süreci planlı ve örgütlü bir şekilde yönetmektedirler. Bilime ve aydınlanma düşüncesine karşı soğutulan insanlar, çareyi cemaat ve tarikatların akla ziyan ama kendilerine yarayan uydurma pratiklerde aramaya başlamışlardır. 19. yüzyılda “din bilimleri” kavramını ilk kez kullanan Max Müller, din ve dinlerle ilgili her türlü araştırmayı bilim disiplini içinde görmüşken cemaat ve tarikatlar yüzünden din öğretimi, beyinleri işlevsizleştirme aracı olarak kullanılmaktadır. İlk operasyon, insana ve yaşama dair ne varsa insanları her şeye, kendine, ülkesine, ulusuna, öz kültürüne yabancılaştırma yoluyla gerçekleştirilmekte; birey en şiddetli yabancılaşmayı kendi aklı ve özgüvenine dönük olarak hissetmektedir. Önce kendine ve aklına olan özgüveni yıkılan birey, çaresiz kalınca, tek seçenek olarak tarikat şeyhine ölümüne bağlanmakla karşı karşıya geliyor. Artık bu aşamadan sonra her şey, inanca ve inancın tek yetkili organı olarak önüne konulan tarikata bağlanarak beyin doldurulmaya hazır hale getiriliyor. Başka bir deyişle, aç bırakılan bir canlının, aç bırakan tarafından istenilen her şeyi yemek zorunda bırakılması demektir. 

 

- FETÖ darbe girişiminin üzerinden dört yıl geçti. Görünen o ki yeterince ders alınmamış. FETÖ gitti yerine METÖ geldi iddiası da işte bu Ali Edizer gibi vakalarla doğrulanıyor. Tarikatların devlete sızmak istemesinin ardında nasıl bir motivasyon var?

 

FETÖ’nün devlete sızma süreci 40 yıl sürdü. Darbe ile gördük ki FETÖ artık devlet haline gelmişti. Cemaat ya da tarikatlardan her biri, FETÖ’nün izlediği taktiği aynıyla uyguluyor. Kâhin ya da fütürist olmaya gerek yok. Hepimizin gözü önünde olup biten olgularla karşı karşıyayız. Bütün tarikat ve cemaatler FETÖ ile aynı yolu izlemektedirler. Menzil, FETÖ’den sonra sıradadır. GATA olayı denizde kum tanesidir. Kum yığınları devasa dağlara dönüşmek üzeredir. FETÖ gibi her cemaat ve tarikat, devlete tamamen egemen olma, hatta devletleşme amacındadır. Devlete sızmak aşaması kanımca çoktan gerçekleşmiştir. Devletin tüm kurum ve kuruluşlarında, hakkaniyete, adalete, özgürlük ve demokrasiye dayalı haklar, kısacası yurttaşlık hakları eğer tarikat ve cemaatlerden alınan referansların gücü oranında elde ediliyor iddiası doğruysa -ne yazık ki Ediz bağlamında ortaya çıkan başıboşluk örnekleri- “devletleşme” yolunda epey mesafe alınmıştır yargısı kaygı verici boyutlara ulaşmış demektir. 

 

- Peki neden ille de devlet olmak istiyorlar?

 

İslam devleti, şeriat devleti ya da İslam halifesi kavramlarının dinsel ve tarihsel hiçbir gerçekliği yoktur. Ama buna rağmen bu kavramlar sanki tarihsel ve dinsel hakikatler imiş gibi, boşaltılan beyinlere telkin yapılıp cemaat ve tarikatlar hilafet kurumunu kendi aralarında bölüşerek sürdürdüklerine inandırmaya çalışmaktadır. Her biri kendi hilafetini, hilafet merkezini (Menzil örneğinde Adıyaman-Kâhta, Van’da Zehracılar ve benzeri), halifesini ve hatta uydurdukları dini çoktan kurmuş bulunmaktadır. Bölüşülmüş hilafeti, devleti ele geçirerek bütün bir hilafete dönüştürmek için de aralarında kıyasıya savaş vermektedirler. Bu savaşta onun ya da bunun, başka bir deyişle, tasavvuf yolunu tuttuğunu öne süren Cübbeli’nin ya da onu hedef tahtasına oturtan silahlanmış Selefi cemaatlerin tarafını tutmak, hiçbir sorumluyu bunların hışmından azade kılmayacaktır. İlk zarar görenler, göz yuman ya da destek verenler olacaktır. Neden? Çünkü devleti ele geçirip hilafet merkezi olmak için birbirini boğazlayan tarikat ve cemaatler, ilk önce, Atatürk Cumhuriyeti’nin bağışladığı yetki ve gücü temsil edenleri izale etmekle işe girişeceklerdir. FETÖ de aynısını yapmaya kalkışmamış mıydı? İyi cemaat-tarikat, kötü cemaat tarikat yoktur; devletleşebilecek güce erişeni vardır, henüz erişemeyeni vardır. 

 

- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya göre, herhangi bir inanç grubunun, devletin birtakım noktalarını yönettiği ve sızdığı değerlendirmeleri, başlı başına yeni bir istismar alanı ve doğru değil…

 

Kendi kendilerini ele veren, belli başlı tarikatların üyesi olduklarını alenen ilan eden, bırakın itiraf etmeyi, övünçle gururla dile getiren deşifre olmuş üyelerinin ortaya çıkması hiçbir iddiaya mahal bırakmıyor. Hiçbiri iktidara düşmanlık olsun diye ortaya atılmış, hayali iddialar değil. Bizzat tarikat üyeleri bunları anlattı, onlar söylediğinde kimse yalanlamadı. Zaten Diyanet İşleri başkanı bunlara İrfan Mektepleri demedi mi? 

 

- Aslında muhalefet çaba harcıyor. Örneğin CHP, 2018’de Meclis’te “Menzil için komisyon kurulsun” dedi, ancak kabul edilmedi. Siyaset neden kaçınıyor, nasıl bir çıkarı var bu yapılardan?

 

Eğer halkın eliyle ve halk adına alınan yetki, marifeti kendinden menkul tarikat ve cemaatlerden medet umarak kullanılırsa, yetkiyi denetleyen ve isterse sınırlandıran da onlar olacaktır. Oysa yetkiyi halk verdiğine göre bu güç halkta olmalıdır. Kendine verilen siyasal ve yönetsel erki, halk dışındaki yasaya aykırı odakların paylaşmasına yol açacak gaflette bulunmak, öncelikle bu erkten sorumlu olanları hem kişisel hem de tüzel anlamda rencide etmelidir. Kaldı ki tarikat ve cemaatlerin varlığı yasadışıdır; hukuk dışıdır ve İslam dışıdır. 

 

- Devlet içinde birden çok cemaat yapılanmasından bahsetmek mümkün mü? Biz FETÖ’yü konuştuk, İsmailağa’yı biliyoruz, şimdi de Menzil’i konuşuyoruz, daha ama bilmediğimiz hangi yapılar var?

 

Ne yazık ki ülkemizi baştan ayağa çepeçevre sarmış irili ufaklı yüzlerce tarikat ve cemaat vardır. Nakşibendilik ile Selefi cemaatler bunların iki ana gövdesidir. Örneğin FETÖ Nakşilikten türemedir; Fethullah’ın sözde hocası cehalet timsali Saidi Nursi de Nakşidir. Menzil de öyledir. Bir de Selefi gruplar vardır. Cübbeli’nin saptamasına ve ihbarına gereksinim duymayacak bir devlet ve siyaset erki olmalıdır. Selefi yapılar, önceden İhvan-ı Müslimin’e (Müslüman Kardeşler) yakınlık duyan kişi ve gruplar, dışarıdan gelen Ortadoğulu göçmenlerden bir kısmı ile daha da güçlenip semirmiştir. Selefiler, öbürlerinin telkinle yönlendirdikleri beyinleri, emperyalizmin ekonomik destekleri sayesinde silahla sağlamaya çalışmaktadırlar. Ülkemizde IŞİD operasyonları bunun kanıtıdır. Zihinsel istismar Selefilerde silahlı zorbalıkla birleşir. Doğrudan Türk halkını ve Türkiye’yi kâfirlikle suçlarlar. Örneğin, 2005’te kapatılan Nurcu Zehra Vakfı, 2007’de Türkiye’yi AİHM’ye şikâyet etmiş; AİHM ise 2018’de verdiği kararda “şeraite dayalı devlet kurmak isteyen vakfın kapatılmasının hukuki olduğu”na hükmetmiştir. Hükümet, aynı duyarlılığı sürdürüp vakıf ve dernekler gibi laik kuruluşları din adı altında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı kullanan bu dinci kalpazanlıklara son vermelidir. 

 

- Aynı dine inanıyor, peki nerede ayrışıyorlar da bu kadar çoklar?

 

Bunlar bildiğimiz İslam dinine inanmıyorlar. Bir ilahiyatçı ve filozof olarak tarikat ve cemaatlerin -akledemeyen bağlıları bir yana- tüm yönetim birimlerindeki beyin katillerinin Müslüman olmadıklarını düşünüyorum. Açıkçası, Kuran’daki İslamla hiçbir ilgileri yoktur. Tersini iddia eden varsa, her birinin din diye pazarladıkları nefsani, şeytani ve siyasi manevralarını İslamla yüzleştirmeye hazır olmaya çağırıyorum. Yağma, çapul, haksızlık, adaletsizlik, yaşama ve insana düşmanlık eden, çocuk-çoluk, kadın erkek, canlı cansız demeden her şeyi önce dinselleştirip sonra da cinselleştiren; tüm yaptıklarını İslamla Kuran’la değil de tarikat şeyhlerinin talimatlarıyla herbir tarikat ve cemaat kendi dinini yaratmış; İslam bu “uyduruk dinler”le işgal ve iğfal edilmiştir. 

 

- Diyanet’in tarikatlara dur demesi gerekmiyor mu?

 

Diyanet İşleri Başkanlığı bir cumhuriyet kurumudur ve Cumhuriyetimizin vizyon ve ilkelerine göre ile görev yapmalıdır. Ancak Diyanet bu görevini yapabiliyor diyemeyiz. Kendi yetki ve sorumluluk alanlarını adeta cemaat ve tarikatlerin inisiyatifine ve insafına terk etmiş görünmektedir. Anayasal olarak suç işlediğine dair serzenişlerdeki haklılık oranını hukukçular daha isabetli değerlendireceklerdir. Diyanet, göz göre göre “uydurma din fabrikaları”nın kendi yetki alanını ihlal etmesine göz yummamalıdır. Bir an önce bu yapıların din-dışı ve yasadışı olduğunu resmen, fiilen ve hukuken ilan ve ilam etmelidir. Bir yandan camiler yaparken bir yandan da camileri boşaltan cemaat ve tarikatların çoğalması, Diyanet’i sorumlu olduğu camilere karşı görevini yapmaması değil midir? En büyük, en yasal ve en masum cemaat cami cemaatleri iken, illegal oluşumların karşı cemaatleri örgütlemesi, cami ve mescit düşmanlığı değil midir? FETÖ’nün Işık Evleri, Menzil’in merkezi ve sohbet evleri, Süleymancıların yurtları, Selefilerin hücre evleri, adını burada sayamayacağım dernek ve vakıf tabelası ile faaliyet yapan bir yığın sözde dinsel oluşumların sohbet evleri bu çifte standardı nasıl uygularız? O zaman camiler toplumsal işlevini yitirmiş olmaz mı? Diyanet kendi kurumlarına sahip çıkıp asli görevine rücu etmelidir. 

 

- İsmailağa cemaatinin lideri Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü Türkiye’de iki bin Selefi dernek bulunduğunu, bu grupların silahlandığını ve ayaklanma çıkarma planı yaptığını iddia etti “İç savaş hazırlanıyor” dedi. Selefi yapılar hakkında ne söylersiniz? Bu iddia için ne diyorsunuz?

 

Selefiler, mevcut ve meri İslam dinini, yetersiz ve işlevsiz gören silahlı ve tehlikeli din görünümlü terör örgütleridir. Işid başta olmak üzere ülkemizde mevcut anayasal düzeni kökünden yıkıp adına şeriat devleti dedikleri hayali ama silah zoruyla egemen olmak istedikleri bir yapıyı ikame etmeye çalışıyorlar. Mezhep, ırk, bölge ve din ayrımlarını özellikle Müslüman toplum üzerinden körükleyerek, Müslümanlar arasında iç çatışma çıkarmak ve böylece emperyalistlerin işgaline zemin hazırlamak amacındadırlar. Bunlara Kuran bile az gelmektedir. İslam onlara göre silah, ölüm, cinayet ve tedhiş olarak yorumlanarak İslam ile terörü ayrılmaz ikili olarak göstermek istemektedirler. Batı’da İslam ile terörün yan yana getirilmesinden İslamla hiçbir ilgisi olmayan özellikle terör grupları sorumludur. İslam adını teröre bulaştıran bunlardır. 

 

- Peki bu cenah eline nasıl silah alıyor? “Dinden çıkan öldürülür” düsturuyla mı hareket ediyor?

 

Kuran’da bağlamından kopararak aldıkları ayetleri siyasal sloganlar haline getiriyorlar. En masum bir metin ya da bir yazıdan istenirse sloganlaştırılmış ifadeler çıkarılabilir. Din kavramı, Arapçada medeniyet kavramının türediği bir sözcüktür. Düşünün; esasen medeniyet, şehirlileşme, uygarca yaşam anlamına gelen din, Türkçede dinselleştirilen bir dine dönüşerek medeniyetten koparılıp vahşetin adresi yapılmaktadır. Arapçadan dilimize geçmiş pek çok sözcük, orijinal anlam evreni bakımından “daha az dinsel, daha çok dünyasal” olmasına rağmen, anlam daraltılmasına uğratılmakta; bu daralma da irili-ufaklı dar pek çok tarikat ve cemaatlerin doğmasına yol açmakta, sonuçta da bu daralma yaşam alanlarımıza yansımaktadır. 

 

- Tarikat ve cemaat yapılanmalarına ilişkin son ankette cemaat ve tarikatların yasaklanması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 57.2... Anket 24 Haziran seçimlerinde AKP’ye oy vermiş olanlar arasında yüzde 46.9’luk bir kesimin bu yapıların yasaklanmasını istediğini vurguluyor. AKP tabanının cemaat ve tarikat yapılanmalarına karşı olduğunu düşünebilir miyiz?

 

Bence AKP tabanı, muhalefetteki hemen tüm partilerden gelen seçmenlerden oluşmaktadır. Yani Türkiye dışından gelen nevzuhur bir seçmen kitlesi değildir. Böyle olunca bu oran normaldir; hatta daha fazladır. Yani bu seçmen kitlesi Türkiye Cumhuriyeti halkının doğal bir parçasıdır. Cumhuriyet kültürüyle yoğrulmuş, çağdaş yaşam kültürünü kanıksamış normal bütün seçmenler, tarikat ve cemaatlere sıcak bakmayacaklardır. Hakkın, adaletin, özgürlüğün ve demokrasinin tehdit odakları olan bu yapılara, cumhuriyetin eğittiği -sol ya da sağ- seçmenlerin büyük çoğunluğu elbette herkes eşit vatandaşlık hak ve yetkisi vermiş olan cumhuriyeti, bu illegal oluşumlara tercih edecektir. Tarikat ve cemaatlerin işlevsizleştirilip tarihin çöplüğüne atılmasında bence AKP seçmeni öncülük edebilecek deneyime başka partilerin seçmenlerinden daha fazla sahiptir diye düşünüyorum. 

 

ZENGİN BİR AZINLIK, YOKSUL BİR ÇOĞUNLUK YARATIRSA… 

 

- Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen gün “Müminin görevi varlıkta şımarmamak, yoklukta sabretmektir. Gerçek mümin acıyı bal eyleyendir” diye konuştu. Sözleri “yoklukta sabretmek size verilmiş bir görevdir. Görevinizin gereğini yerine getirin, dua edip, bekleyin diyor” biçiminde yorumlandı. O kadar vurgun, yolsuzluk, suiistimal ortaya çıkmışken yoksula sabır tavsiye etmenin dinen bir karşılığı var mı?

 

Sabır ve “acıyı bal eylemek”, eylemin içinde olmak ve eylemden pay almak koşuluyla, mümkündür. Davul eylemsizin, tokmak ise eylem kaynağının elindeyse, hem davul hem de acı aynı kişiye yüklenemez. Fakirlik, yoksulluk, acı ve felaketler, istenen güzel şeyler değildir. İslam, Müslümanın mağdur ve mazlum olmasını onaylamaz. Fakirliğe sevinmek, fakir olduğu için şükretmek, hiçbir zaman Allah’a hamd etmenin koşulu olamaz. Kaldı ki İslam geleneğinde ve literatüründe “fakir” demek, ele güne muhtaç Müslüman değil, “Allah’a muhtaç Müslüman” demektir. Müslüman’ın Müslümana veya başkasına muhtaç olması mukadder ve övünülecek bir şey değil, en son istenecek kötü bir durumdur. “Veren el, alan elden üstündür”e göre sürekli veren olmanız ve başkalarının da sürekli alan el olması, Allah’ın (başka) beldeler halkından alıp resulüne fey’ olarak verdikleri, Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; (servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir. Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allah’a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir (Haşr, 7) ayeti ile bizi karşı karşıya getirir. Bu ve benzeri ayetler Müslümanım diyen herkese şöyle sesleniyor: “İşsize iş, aş, ev, eşit ücret, hak ve imkânlar verin. Servet bir kısım zenginler arasında devir daim eden bir güce dönüşmesin. Zengin bir azınlık, yoksul bir çoğunluk yaratır ya da elindeki ekonomik imkânları bu kesim için kullanmazsa, Allah’a saygısızlık eder; dünya ve ahrette onun çok acıklı azabıyla cezalandırılır.” 

 

CAHİL VE KALPAZANLAR İSLAM DÜNYASINI ZAN ALTINDA BIRAKIYOR 

 

- Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un talimatıyla valiler, Müslümanlar tarafından kurulan dini ve kültürel derneklerle müzakere toplantıları düzenledi. “Fransa İslamı Toplantıları” ile Müslümanları temsil edecek yeni bir kurumun hazırlığını yapan cumhurbaşkanı ‘ayrılıkçılarla mücadele’ yasa tasarısı sunacağını ve ‘aydınlanmış bir İslamın oluşturulacağını’ açıkladı. Dünyanın aydınlanmış bir İslama mı ihtiyacı var?

 

Selefi dinci oluşumlar, cemaat ve tarikatler, “Fransa İslamı”, ya da “Fransa için Müslümanlık” (CFCM) tartışmalarında, “Avrupa’nın huzurunu bozmayacak, kendi algılama hinterlandı içinde kalacak” bir İslam yorumu geliştirme çabasında büyük pay ya da vebal sahibidir. Müslümanların büyük çoğunluğu adına davrandıkları iddia ve izlenimi ile bu cahil ve kalpazan gruplar, 1.5 milyarlık İslam dünyasını, muhtemelen asırlarca sürecek bir zan altında bırakıyorlar. Diğer yandan, İslam dini evrensellik özelliğine sahipse, her millet onu kendi kültürel ve sosyal koşullarına göre algılama hakkına sahiptir demektir. Evrensellik tezi her ulusun kendi tarihsel ve kültürel algoritmasına uygun yerel bir yorumu zorunlu kılabilir. Başka ülkelerin İslam yorumları Fransa’yı böyle bir yola sevk etmiş olabilir. Sebep ne olursa olsun, İslam dinini her ulus kendine göre algılayıp yorumlayabilir. Anadolu İslamı ya da Türk İslamı da en az Fransa İslamı ya da Fransızlar için İslam” gibi düşünülebilir. Zaten pratikteki İslam algımızla bize, “hayır, bunlar İslam’da yok” diye söylenen İslam arasında büyük fark var. Başka bir deyişle, biz Türkler İslamı, Anadolu’nun gelmiş geçmiş bütün tarihsel ve kültürel zengin birikimleri ışığında algılamakta ve yaşamaktayız. Ancak Sünnilik adı altında anlatılan teorik İslam ile bu pratikler, Türklerin İslama tanışması 8. yüzyıl dan beri uyuşmamaktadır. İslamın Anadolu’ya açılan kapısı, Anadolulu bir İslamı doğurmuştur ve Arap geleneği ile ilgisi zayıftır. Türk halkı Alevi olsun Sünni olsun pratikteki bu İslamdan hoşnut, ama kendisine telkin edilen teorik Arap İslamından mustariptir. 

 

NEDEN PROF. DR. ŞAHİN FİLİZ? 

 

1988’de Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1991’de Felsefe ve Din Bilimleri’nden master’ini, 1995’te doktorasını tamamladı. 2000’de yine Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nde doçentlik unvanını alarak aynı fakültede 20 yıl boyunca İslam Felsefesi, Türk-İslam Düşüncesi, Klasik İslam Felsefesi Metinleri, Karşılaştırmalı Batı ve İslam Düşüncesi dersleri verdi. 2008’de Akdeniz Üniversitesi’ne profesör olarak atandı. GATA Başhekim Yardımcısı Ali Edizer’in skandalıyla birlikte tarikatlar özellikle Menzil yeniden gündeme gelince bize de toplam 16 kitabı, yurtiçi ve yurtdışında yayımlanmış makaleleri de bulunan Prof. Filiz’e sormak kaldı. 

 

12 Ekim 2020

 

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/soylunun-devlette-yoklar-iddialar-provokasyon-sozunu-ilahiyatci-prof-filiz-dogrulamiyor-1772843

 

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Tsunami geliyor!..

Prof. Dr. Vedat Bulut

Eski Ankara Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Vedat Bulut, Anadolu’dan izlenimlerini Cumhuriyet'e anlattı. Bulut, “En büyük tehlike İstanbul’da. Ankara salgını yayıyor. Göğüs hastalıkları uzmanı kalmayan hastane var. Sağlık sistemi iflas edebilir” ifadelerini kullandı. 



KAOS KAPIDA

- Önümüzdeki sonbahar ve kış ayları için ne düşünüyorsunuz? 

Gerekli önlemler alınmazsa ya da aşı ve tedavi alanlarında gelişme sağlanamazsa, büyük bir kaos yaşanabilir. Gıda güvenliği, gıdaya ulaşma sıkıntıları başlamış olan dünyada açlığın ve beslenme bozukluklarının artışına bağlı milyonlarca ölüm görebiliriz. Afrika, bu açıdan en önemli risk bölgesi. Salgın nedeniyle ertelenen sağlık sorunları var. Kronik hastalıkları olan en başta onkolojik olgular için sağlık hizmetleri endişe yaratıcı durumda. Covid kapılacağı şüphesiyle hastaneye gidememe kaygısı yaşanıyor. Bu, ölüm oranı ve sağlık harcamalarında artışla karşımıza çıkacak. Zaten ekonomik kriz yaşanan ülkemizde sağlık bütçesi iflas edebilir. Vatandaşlarımıza sağlık hizmeti götürülmesi aksayabilir. Daha birinci dalgayı bitirmeden kışa girersek sağlık gücümüzün ötesi bir hasta sayısı olacaktır. Bu durum, hem ölüm oranlarını artırır hem de sağlık çalışanları için bir tehlike oluşturacaktır. Bilim Kurulu haziran ayına kadar 5 bin olgu öngördüğünde yüz binler sürpriz olmayacaktır demiştik, üzülerek haklı çıktık. Çünkü siyasi kararların hatalarını gördük. Aşı ve tedavide önemli gelişmeler sağlanmazsa sonbaharda 10 bin günlük, kış aylarında 20 bin günlük olgu sayısı olabilir. En iyimser tahminle olguların yüzde 3-4’lük kesimi yoğun bakım ve solunum destek ünitelerine gereksinim duyarsa, hizmetlerde tıkanma yaşanmasına bağlı ölüm oranlarını da yüzde 2.4’te tutamayabiliriz. Yüzde 5-7 aralığına çıkabilir, bu da son derece üzücü olur. Şu an Ankara zor durumda. Hastanelerde yatak yok. Şimdi en önemli tehlike İstanbul için. Tatil dönüşleri başladı, okullar açılacak. Nüfus, yoğun kentlerde sağlık hizmetleri kapasitesini aşacak. Büyük bir dalga çok sayıda vatandaşımızın yaşamını kaybetmesine yol açabilir. 

900 HEKİM İSTİFA ETTİ

- Sağlık çalışanları ne durumda?

Ciddiyetin toplum tarafından anlaşılmamasının nedeni hükümetin yanlış politikaları. Verileri şeffaf paylaşmadıkları ve pek çok hatalı ve anlaşılmaz politik kararlar vatandaşlarda güvensizlik yaratıyor. Basın ve akademiler baskı altında. Bu loşlukta ne sağlık çalışanları ne de vatandaşımız önlerini görüyor. Yukarıdan aşağıya bir despotizm var ve aşağıdan yukarıya bir yalanlar pramidi oluşmasına neden oluyor. 30 bin sağlık çalışanı hastalığa yakalandı. 80’in üzerinde sağlık çalışanını kaybettik, yarısı doktor. İstifalar yoğunlaştı. Birkaç hastanede istifalar nedeniyle göğüs hastalıkları uzmanı kalmadı. Radikal önlemler alınmazsa ölümler artacağı gibi, endişelere dayalı istifalar da hızlanabilir. Türkiye genelinde 900’e yakın hekim istifa etmiş durumda. 

BİYOTEKNOLOJİK ÇALIŞMA BAŞLAMALI

- Stratejik konuma gelen aşı üretimi konusunda ne yapılmalı?

Milyarlarca insanın aşılanmasını düşündüğünüzde 2 milyar dolarlık yatırım gerekir. TÜSEB kuruldu. 2018 bütçesi 56 milyon TL. Makale yazdım, değil aşı, ayakkabı bile üretemezsiniz dedim. Litvanya’nın projesini örnek verelim. Yatırım yaparak iki yıl sabrederek yüzlerce patent ve yüksek teknoloji ürünü yarattılar. Ancak sömürgecilerle mücadele etmek kolay değil. Bunu Küba’nın başardığını görüyoruz. Aşı üretimi stratejiktir ve afetlerde, savaşlarda aşı bulamayabiliriz. Türkiye, bu şansa sahip değil. Betona para gömmeyi bırakıp moleküler biyoteknolojiye yatırım yapmak gerekir. 1 gramlık malzemeyi binlerce dolara satarsınız. Ancak inşaattan başka dünyası olmayanlara bizim sözlerimiz nafiledir. 

AŞI ÜRETMEYE TESİS YOK

“Türkiye’de aşı üretmek için tesis yok. Adıyaman’da üç idealist gencin kurduğu bir veteriner aşı üretme tesisi var GMP koşulları sağlayan. Ancak onların da yüksek oranda üretim olanağı yok. Bir zamanlar Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü vardı. En son AKP döneminde kapatıldı. Al-satçılar ticari rantları nedeniyle Türkiye’de stratejik yatırımları ve üretim yerlerini sabote ettiler. Sağlık alanı bu neo-liberal yağmadan böyle nasiplendi.” 

“Aşılarda ve aday moleküllerin belirlenmesinde, özellikle son 5-10 yılda devasa teknolojik gelişmeler yaşandı. Moleküllerin ve epitopların belirlenmesi artık birkaç hafta içerisinde gerçekleşebildi. Bu, 1980’lerde bile 1 yıla kadar uzardı. Dünyada 145 kadar çalışma var. Bunlardan 11’i Türkiye’de. 9 çalışma şu an ipi göğüslemek için öne çıktı ve 2’si son aşamada. 15 Eylül ve 1 Ekim’de Türkiye’de programları başlıyor. Türkiye’ye gelişini aralık-ocak gibi tahmin etmiştim, bir iki aylık sapmalar olabilir.” 

ÇİN’DEN GELEBİLİR 

“Türkiye’nin Çin’le olan ticari ilişkileri nedeniyle bu ülke tarafından önceleneceğini ve buradan aşı getirileceğini haber aldım. Dünyada aşıyı engellemeye çalışan bir lobi de var. İlaç ve tedaviden para kazananlar...” 

ANADOLU’DAN İZLENİMLER

EN AZ 3 GÜN YAN ETKİ GÖZLENMELİ

- Ankara’dan başlayarak 7 bin kilometre yol yaptım. İstanbul ve Kütahya’da endüstri alanlarına ve sosyal yaşama ait dramı gördüm. Hastalıktan kurtulan arkadaşlarımı ziyaret ettim ve hastane bakımı gerektirmesine rağmen evlerinde izole edilen dostlarımla görüştüm. Yan etkileri bilinen klorokin verilen hastaların evlerde izolasyonu yanlış bir uygulama. En azından 3 gün hastane koşullarında izlenmeli.

İŞÇİLER HASTA, İŞLETMELER KAPANMIŞTI

- Afyon’a gittiğimde birçok sanayi kuruluşunun işçileri hastaydı ve bazı işletmeler kapanmıştı. Karantinada binalar ve köyler vardı. İlk mecburi hizmet bölgem Burdur’da Kemer’in Kozluca köyü karantinadaydı. Kemer’in aşağı mahalleleri karantinadaydı. Vaka patlamalarının düğünlerden kaynaklandığını öğrendim. Burada düğünler cuma başlar, üç gün sürer. Bu düğünler bir hastalık portalı (yayılım nedeni) durumuna gelmiş. Virüs kapanlar başka bölgelere taşıyor. 

65 YAŞ, KURALA UYMAYANI UYARIYOR

- Antalya Korkuteli’nde bazı köyler karantinadaydı. Bu gezide 65 yaş üzeri yasakların geçersizliğine ve yanlışlığına kanaat getirdim. Çünkü kurallara uyanlar, uymayanları uyaranlar onlar. Manavgat ve Toroslar üzerinden Karaman’a, oradan Hatay Arsuz’a gittim. Maalesef oran da 16 maden şirketine kurban edilmek üzere ihale açıldığını gördüm. Eski TTB Başkanımız Füsun Sayek Ablamızın mezarını ziyaret ettim. Bölgedeki eğitim düzeyi, vakaların az olması sonucunu doğurmuş.

HASTANEDE OLMASI GEREKENLER EVDE

- Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin’e uzandım. 10 kadar yakınıma taziyelerimi ilettim. bunların 6’sı salgın nedeniyle ölümdü. Yine 4 tanıdığımın daha aynı nedenle kaybedildiğini öğrendim. Bu 10 ölümün 4’ünde ilaca ait yan etkiler sorumlu tutuluyordu yakınlar ıtarafından. Bulaşların önemli kısmı hastanelerden kapılmıştı. Hastaneye gidenler hastalanıp dönmüş ve yakınlarına bulaştırmıştı. Diyarbakır’da doktor arkadaşlarımın hastalığa yakalandığını, evlerinde izole durumda olduklarını öğrendim. Hastaneler, yoğun bakım yatakları yetmez durumdaydı. Hastanede tutulması gereken insanların evlerinde olduğunu gözlemledim. 

15 Eylül 2020





Tüm fırtına 8 milyar dolar için!

İpek Özbey

 

Prof. Dr. Sencer İmer: 320 milyar metreküp gaz bulundu diyelim. Ne kadarı çıkarılabilecek durumdadır? 320 milyar metreküplük gazın hepsi çıkmış olsa değeri 64 milyar doların sadece sekizde biridir!

 

 

- Derindeki gaz ve petrol bulunan kayayı parçalamak için yerin altına yatay olarak giriyor, kimyasalla su basıp patlatarak çıkan gazı dışarı alıyorsunuz, yeraltı suları kirleniyor, ayrıca deprem de tetikleniyor!

 

- Romanya’nın araştırma çalışmalarını inceledim. Exxon Mobil oraya girmiş, çıkmış. “Biz bunu yapmak istemiyoruz, bugünkü fiyatlarda ekonomik değil” demiş ki orası bin metre, bizimki ise 3 bin 500 metre.

 

- Yıllık yatırım-işletme miktarı 30 milyar dolar civarında: Üçte ikisi yatırım, üçte biri de işletme maliyeti.

1- Parayı nereden bulacaksınız?

2- Teknoloji için hangi şirketle anlaşacaksınız?

Sonuç yap-işlet-devrettir!

 

- Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın dediği gibi denizdeki keşif sonucu ülkemizin gündeminden cari açık konusunu çıkarıp cari fazlasını konuşuyor olacak mıyız? Bu, bir anlamda açığın ancak mucizelerle kapanır hale gelmiş olmasının itirafı değil mi?

 

Türkiye’nin cari açığı esas itibarıyla ihracatın ithalattan daha az olmasından kaynaklanıyor. Dış ticaret açığı veriyoruz. Normal zamanlarda 250 milyar dolarlık ithalata karşılık 150 milyar dolarlık bir ihracat, yani 100 milyar dolarlık açık var. Bu açığı kapatmak için 30 milyar dolar civarında turizm geliri kullanıyoruz. 20 milyar dolar yabancı sermaye yatırımları ve yabancı sermaye girişiyle bu açığı 50 milyar dolara indiriyoruz. Neticede 50 milyar dolar açık var. Bunu biz borçlanmak suretiyle kapatıyoruz. Borcu borçla kapatma yaklaşımı Türkiye için yanlış bir yaklaşımdır. Bunun sonucunda 2000’lerde 130 milyar dolar olan dış borç 450 milyar dolara kadar çıktı. Ve varlıklarımızı satar hale geldik. Demek ki yapısal bir değişiklik yapmadan bundan kurtulmamız mümkün değil. Bu yapısal değişikliği yapabilmek için her şeyden önce ürettiğiniz ürünlerin içindeki yerli yapım payını artırmanız gerekir. Bunun neticesinde de istihdamı artırırsınız.

 

NEDEN ZONGULDAK’A YATIRIM YAPMIYORSUNUZ?

 

- Konuyu gazın keşfine nasıl bağlayacaksınız?

 

Enerji piyasasına bakacağız. Türkiye enerjide dışarıya bağımlı. Tüketilen enerjinin yüzde 75’i dışarıdan geliyor. Doğalgazın neredeyse tamamı, petrolün yüzde 90’ı, taşkömürünün yüzde 95’ten fazlası dışarıdan geliyor. Zonguldak’ta bizim büyük bir rezervimiz olduğu halde... Mesela Zonguldak’ta 2 milyon tona yakın taşkömürü üretimi var (şu anda 1 milyon tona düştü), 1 milyar tonun üzerinde rezerv var ama Türkiye 35 milyon ton taşkömürü ithal ediyor. Türkiye’nin elindeki potansiyeli, mesela Zonguldak’ı daha iyi kullanması lazım. Daha çok yatırım yapması lazım, yapıyor mu, yapmıyor! Aynı şeyi petrolde ve gazda yapmaya çalışmak lazım. İthalatta birinci planda petrol var. 7-8 milyar dolar petrole gidiyor bugünkü fiyatla. Ondan sonra gaz geliyor. 50 milyar metreküp gazın bin metreküpüne aşağı yukarı 180 dolar ödediğinizi söylüyorsunuz. Demek ki 10 milyar dolar da o yapıyor. 

 

- Türkiye’nin kişi başına enerji tüketimi ne kadar?

 

TKE (taşkömürü eşdeğeri) ile söyleyeyim, 2.2 ton kişi/yıl. Dünya ortalaması 2.7’dir. Türkiye, dünyadaki enerji tüketiminden daha az enerji tüketiyor. Bu değer, Almanya’da 5.5 tondur. Amerika’da 10 tondur. Türkiye’nin gerçek bir sanayi ülkesi olması, refahı yakalayabilmesi için enerji tüketimini en azından bir Almanya seviyesine çıkarması lazım. İthalat yaptığınız için enerji tüketiminiz az. Yabancılara ürettirip, aldığınız için düşük ama milli geliriniz yüksek, çünkü ithalatla yaşıyorsunuz. Yani borçla yaşıyorsunuz, sürdürülebilir mi, hayır... Bağımlılık oranı şimdi yüzde 75. Almanya seviyelerinde tüketsek, bağımlılık belki de yüzde 90’lara çıkacak. Hem siyasi hem ekonomik olarak Türkiye için ciddi bir bağımlılık demek oluyor. O zaman ne yapıp edip bizim dışa bağımlılık oranını aşağı çekmemiz lazım. 

 

- Nasıl bir oyun kurmak lazım bunun için?

 

Doğalgazı mümkün olduğu kadar farklı ülkelerden tedarik ederek Türkiye’yi bir doğalgaz geçiş merkezi yaparak... Aynı zamanda depolamalar yapıp, buradan Avrupa’ya tüketici merkezlerine nakledebilirsiniz. Bu politika çerçevesinde Rus gazı Türk Akımı projesiyle Avrupa’ya gidecek. Bir diğeri TANAP, Azerbaycan ya da Hazar Havzası’ndaki ülkelerin gazlarını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak. Türkiye’nin Mavi Akım’la Rusya ile direkt bağlantısı var. Bakû-Tiflis boru hattının 50 milyon, KerkükYumurtalık petrol boru hattının 70 milyon ton petrol kapasitesi var. Tam çalışsa yalnızca Ceyhan havzasından 120 milyon ton petrol geçmiş olacak. Irak’ın petrol üretiminin 160 milyon ton olduğunu düşünürseniz neredeyse onun üretimine eşit miktar petrol birikiyor Ceyhan’da. Peki siz bu petrolü başka ülkelere satarken gerek Irak ile gerek Azerbaycan ile anlaşarak neden rafineri kurmuyorsunuz? Niçin petrokimya tesisleri kurarak, orada sanayileşme sağlamıyorsunuz? Neden gübre fabrikaları kurmuyorsunuz? Neden Zonguldak’a yatırım yapmıyorsunuz?

 

TPAO ZAYIFLATILMIŞ, DPT ORTADAN KALDIRILMIŞTIR

 

- Siz yanıtlayın...

 

Paraları gidip Kanal İstanbul’a gömerseniz, altyapılara gömerseniz gayet tabii buralara para bulamazsınız. Altyapıya para yatırmak iyi olmakla birlikte ölçü kaçırılmıştır. Devlet Planlama Teşkilatı’nı ortadan kaldırdınız, onun yerine ciddi bir şey koymadınız. Cumhurbaşkanlığı’nda bahsedilen ofisle bu iş olur mu? Ciddi planlama eksikliği var ve günlük yaşanıyor. Cari açığı kapatmanın, enerjide bağımlılığı azaltmanın yollarından birisi yabancıların kaynaklarını da akıllıca kullanmaktan geçiyor. Başka bir şey daha söyleyeceğim: Şimdi burada Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nı (TPAO) kullanıyorsunuz değil mi? Maalesef TPAO zayıflatılmıştır. 1980’li yıllarda başlamıştır bu zayıflama. Mevcut hükümet zamanında da hızla devam etmiştir.

 

- TPAO niçin zayıflatılsın ki?

 

TPAO bir enerji şirketidir, bütün dünyada enerji şirketleri dikey entegrasyona tabidirler. Yani çıkardığı ürünü önce arar, bulur, çıkarır ve üretir. Ürettikten sonra bunu rafine eder. Yani rafineriler de ona bağlıdır. Sonra yan sanayi olan petrokimya sanayilerini kurar. Orada katma değer elde eder. Ondan sonra da tüketicilere dağıtım şebekesiyle satar. Siz mevcut yapıyı parçaladınız. Dünya Bankası ve IMF bunu dayattı. Reagan ve Thatcher vardı, bunlar şirketleri parçalayıp, kendi şirketlerine yol açmak istediler. Petrol Ofisi’ni, rafinerileri sattırdılar tek tek. 

 

- Böylece TPAO’yu kaynaklardan mahrum bıraktılar...

 

Aynen öyle. Entegrasyonu da ortadan kaldırdılar, zayıflattılar. Mesela denizde arama yapacak uzmanları düşünün. Şu anda petrol bulan gemideki uzmanların hepsi yabancı. Kendi adamlarını ellerinin altında tutamadılar çünkü. Şimdi üç tane gemi almışlar gaz aramak için güzel ama farz edelim siz burada gaz buldunuz. Bir kere bunu tek kuyuyla elde ettiniz, pek çok kuyu açıp, garantiye almanız lazım. Bir ay içinde sağladığınız verilerle rezervi bu kesinlikle ifade etmeniz mümkün değil. Bunu bu işin bütün uzmanları bilir. Bu acele niye? İkincisi oradaki gazı kesmiş olmanız, bu gazı çıkarmanız anlamına gelmez. Gazı çıkarmak için ayrı bir teknolojiye ihtiyaç var. Siz 2100 metre deniz derinliği, onun altında da 1500 metre kara derinliği, 3500-4000 metreden petrol çıkaracaksınız. O ayrı bir teknoloji, herkeste yok. Sizde ne bu teknoloji, ne ekipman, ne eleman, ne de bilgi var. Bunu nasıl yapacaksınız?

 

BUNUN SONUCU ŞUDUR: YAP-İŞLET-DEVRET! 

 

- Başka şirketlerle yapacak...

 

Aynen. Mecbursunuz! Efendim, ben şirketi çağırır, para verir çalıştırırım. Hayır efendim, o şirketler bu bilgiyi kolay kolay size vermez. Onlar bunu ortak olarak, oradan pay alarak yaparlar. İşte bu noktada yeni petrol kanununu konuşmamız gerekiyor. Gezi olayları sırasında 30 Mayıs 2013’te TBMM’den geçirdiler. Beni yorumlatmak için TRT’ye çağırmışlardı. Telefonla o komisyonun iktidar partisinden yetkilisi bağlandı. Kanunu methetti. “Sayın milletvekili devletin herhangi bir yerde gaz çıkarıldığında hissesi kaçtır” diye sordum. Cevap veremedi, “Ben söyleyeyim. 8. ve 9’uncu maddeye göre 1/8. Bu da yüzde 12.5 yapar. Demek ki sizin devlete bıraktığınız hisse yüzde 12.5. Peki işgal altında olan Irak’ta bu pay yüzde 18. Siz ne yaptınız” dedim. “Hocam ne yapalım, teknoloji getirecekler” dedi. “Peki Irak’a teknoloji getirmiyorlar mı?” “Hocam yanlış yapmışız, düzeltiriz” dedi. Kanun çıkmış, neyi düzeltiyorsunuz?

 

- Bugün hâlâ aynı kanun yürürlükte, değil mi?

 

Evet, hiçbir değişikliğe uğramadı. Şimdi Karadeniz’de 320 milyar metreküp gaz bulundu diyelim, ayrıca bu miktar da tartışılır. Bu miktarın ne kadarı çıkarılabilecek durumdadır? 320 milyar metreküplük gazın hepsi çıkmış olsa değeri nedir? Ben söyleyeyim 64 milyar dolar yapar. Yanında Romanya’nın derin denizde yaptığı araştırma çalışmaları var, onları inceledim. Exxon Mobil oraya girmiş, çıkmış. “Biz bunu yapmak istemiyoruz, bugünkü fiyatlarda ekonomik değil” demiş ki orası bin metre, bizimki gibi 3 bin 500 metre değil. Şimdi 10 milyar metreküp için yıllık yatırım ve işletme miktarı aşağı yukarı 30 milyar dolar civarında. Bunun üçte ikisi yatırım, üçte biri de işletme maliyeti. Birincisi bu parayı nereden bulacaksınız, ikincisi bu teknoloji ve bilgiyi nereden alacaksınız? Demek ki bir şirketle anlaşacaksınız. Şimdiden söyleyeyim, bunun sonucu yap-işlet-devret olacaktır.

 

- Yani?

 

Yani siz petrol kanununa göre yüzde 12.5 alarak bu değeri paylaşmış olacaksınız. 

 

- Sakıncası ne? 

 

Adam şirket olarak gelecek, bütün donanımı, bilgisiyle o gazı çıkarmaya çalışacak. Düzeneği kuracak, parasını da alacak, belli bir süre onu kullanacak, belli bir zaman sonra size devredecek. Artık ne kaldıysa bahtınıza. Bütün fırtına 64 milyarın sekizde biri, yani 8 milyar dolardır. Olayı böyle gördüğünüz zaman durum değişmiş oluyor. Bir kere yapılması gereken TPAO’yu güçlü bir enerji şirketine dönüştürmektir. Üç arama gemisiyle dünya devleriyle rekabet edemezsiniz. 

 

TEK KUYU AÇARAK REZERVİ TAHMİN EDEMEZSİNİZ

 

- Hocam az önce “320 milyar metreküp de tartışılır” dediniz. Nesi tartışılır?

 

Tartışılır tabii. İlave çalışmalar yapmak lazım. Çünkü bir tane kuyu açarak rezervi tahmin etmek mümkün değil. Üretimi gerçekleştirmek için TPAO’nun şu anda bunu yapacak gücü de elemanı da bilgisi de yok. O zaman siz 2023’e kadar bunu nasıl yapacaksınız, kim yapıyor bunu? Herhangi bir şirket fizibilite yapmadan bu işe girmez. 30 milyar para bağlamaz.

 

- 2023 tarihi telaffuz edildiğinde seçim odaklı algılanıyor, ne dersiniz?

 

Hükümet köşeye sıkışmış vaziyette. Ekonomik olarak çok zor durumda. Şu anda borcu borçla çevirmek için faizleri yükseltse de dışarıdan borç bulmakta zorlanıyor. Elbette Mavi Vatan’ın, egemenlik haklarının korunması, Libya’yla anlaşma yapılması doğrudur. Ancak bunları yapabilmesi için güçlü olması lazım. Para bakımından sıkıntıya girdiğinde ne olacak? O halde Türkiye’deki insanlara ümit vermek lazım. Aynı zamanda dışarıda Türkiye’ye yatırım yapacaklara da bir ümit vermek lazım. Ancak karşı tarafta kimse cahil değil. Bu olayları çok yakından takip ediyorlar...

 

- Piyasaların tepkisi de bunu gösterdi zaten...

 

Gayet tabii. Nitekim Cumhurbaşkanı konuşurken bir baktık dolar yükselmeye devam etti. Netice olarak karşı tarafı akılsız yerine koymayınız.

 

- Türkiye, Akdeniz’de farklı bir tavırla hareket ediyor. Ancak Karadeniz’i düşündüğümüzde bugüne kadar daha dengeleyici ve uzlaşma yanlısı bir konumdaydı. Bulunan bu kaynak bölge siyasetine gölge düşürür mü?

 

Karadeniz ile Akdeniz veya Ege arasındaki fark, Karadeniz’de biz münhasır ekonomik bölgelerimizi ilan etmiş durumdayız. Onun için bunun tartışmaya açılacak bir yanı yok. 

 

ABD HER ZAMAN KARŞISINDA İYİ ÇOCUK İSTİYOR!

 

- Hazine ve Maliye Bakanı’nın Türkiye’nin eksen değişikliği yaşayacağını söylemesi... Ne kastediyor Bakan Bayraktar? Eksen değişikliği deyince bizim aklımıza hep Asya’ya kaymak geliyor haliyle...

 

Eksen kaymasıyla kastedilen Türkiye’nin bağımsız hareket etmesi ve bu bağımsız harekette özellikle Çin ve Rusya ile işbirliği yapması. İngiltere de yapıyor bu işbirliğini, Avrupa da yapıyor, herkes yapıyor. Türkiye’den de geçecek bu yol, geçsin. Yalnız Çin’in değil, bizim de menfaatımıza olacak şekilde düzenlenmesi lazım.

 

- Diyelim eksen değişti, ABD ve AB ile ilişkiler açısından bunun bir bedeli olur mu?

 

Türkiye’nin AB ile işbirliği yapması bir mecburiyettir. Türkiye, aynı zamanda bir Avrupa ülkesidir. İstese de istemese de entegre olmuştur. En önemli ticari partnerimiz de Avrupa’dır. Bundan vaz mı geçeceğiz, hayır, devam edeceğiz. Ama bunun yanı sıra başka pazarlara da açılacağız. Eksen değişikliği buysa, bu işbirliğini artırmaktır, Türkiye’nin değişen dünya konjonktüründe kendine yer bulma teşebbüsü olarak değerlendirmek lazım. 

 

- Öyle diyorsunuz ama S-400 ve F-35 meselesinde nasıl bir kriz yaşadığımız ortada... Belki diplomatik olarak yanlış hesaplar yapıldı ama Türkiye bir tercih yapmaya da zorlandı... 

 

Doğru, kolay değildir. Ancak şunu söyleyebilirim: S-400 meselesinde Türkiye mecburdu.15 Temmuz olayı olmuştu. Bu durum karşısında Türkiye’nin hızlıca yüksekirtifa hava savunma sistemine ihtiyacı oldu. Türkiye, ABD vermeyince, Rusya’dan alma kararı verdi. F-35 projesinden çıkarılması yanlıştı. ABD her zaman karşısında iyi çocuk istiyor. 

 

SULAR KİRLENECEK, DEPREM TETİKLENECEK! 

 

“Karadeniz’in altında gaz hidrat denilen birtakım kayalar var. Bu kayalar, içinde kaya gazı ve kaya petrolü bulunduruyor. Ama bunlar çok derinde. Gaz hidratlar parçalanarak içindeki gaz ve petrol açığa çıkarılabilir, ancak Karadeniz’in derinliklerinde olduğu için çok pahalı. Fransa ve İspanya’da karada kaya gazı var. Parlamento kararıyla kaya gazı çıkarılmasını yasakladılar. Çünkü kaya gazı içeren kütleleri parçalamak için yerin altına yatay olarak giriyorsunuz, kimyasalla su basıp, kayayı patlatıyorsunuz. Ortaya çıkan gazı dışarı alıyorsunuz. Bu teknoloji sonucunda yeraltı suları kirleniyor. Suyunuz kıtsa ve yeraltı sularınız kirleniyorsa bunu yapmazsınız. Ayrıca depremi de tetikleyebiliyor. Türkiye’de Enerji Bakanlığı’nın yaptığı çalışmalarda karada 500 milyar metreküp kaya gazı olduğu tespit edilmiş durumda. Yapabilir misiniz bunu? Su size tarımda lazım, yeraltı suyunu kirletebilir misiniz?” 

 

NEDEN PROF. DR. SENCER İMER? 

 

1960’ta devlet bursuyla gittiği Berlin Teknik Üniversitesi’nden metalurji mühendisi olarak mezun oldu. 1972’de doktorasını tamamladı. Aynı üniversitede metalurji alanında yardımcı doçent, Türkiye’de doçent, 2009’da profesör oldu. Berlin Teknik Üniversitesi’nde felsefe, sosyal bilimler ve matematik de tahsil etti. BM uzmanı olarak DPT’de müşavirlik, Turgut Özal, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan’a ise danışmanlık yaptı. Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve halen Ufuk Üniversitesi’nde doğal kaynaklar ekonomisi ve enerji politikaları dersleri verdi/veriyor. Cumhurbaşkanı “gaz müjdesi”ni verip, bakan Albayrak “eksen değişikliği” iddiasında bulununca bize de bu konularda uzun yıllardır çalışan Prof. İmer’e sormak kaldı. 

 

24 Ağustos 2020

 

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/tum-firtina-8-milyar-dolar-icin-1760545

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com