Sayfalar

Koronavirüs (Covid-19) sonrası küreselleşme bitti mi, yeni süreci Çin mi yönetecek?

Ergin Yıldızoğlu 
İktisatçı

Gittikçe artan sayıda gözlemci, koronavirüs (Covid-19) salgınının, 2008’den bu yana hızlanarak tersine dönmeye başlayan küreselleşme sürecinin “tabutuna son çiviyi” çaktığına inanıyor. Bu inanç, uluslararası düzende, Çin’in küresel lider ülke konumuna yükselme olasılığına ilişkin tartışmaları da gündeme getiriyor. Bu yorumlarda, tartışmalarda büyük doğruluk payı var ama gerçeklik biraz daha karmaşık. 

Koronavirüs salgını dünya ekonomisinin ve siyasi ilişkilerinin tüm kırılganlıklarını sergiledi, hatta derinleştirdi. Salgın başlarken, 2020’de bir resesyon olasılığı konuşuluyordu. Buna karşılık Merkez Bankalarının yeni bir resesyona müdahale edecek araçlara hâlâ sahip olduğu konusunda ciddi kuşkular vardı. 

Covid-19 vurunca, küresel tedarik zincirleri koptu, hava taşımacılığı adeta durdu. Ülkeler sınırlarını kapatmaya, vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini kısıtlamaya, askeri ve polisi sokağa indirmeye; hükümetler parlamentoları “bypass” ederek karar almaya başladılar. Dünya ekonomisinin kan damarları olan finansal piyasalarda on yıllardır görülmeyen şiddette dalgalanmalar başladı. Petrol piyasalarında başlayan fiyat savaşları finans piyasalarında, belirsizlikleri daha da arttırdı.

Devletler virüsle mücadele önlemlerini devreye sokmaya başlayınca, yalnızca sınırlar değil, iş yerleri de kapanmaya başladı. Fabrikaların yanı sıra lokanta, kafe, “fast food” restoranlar, cep telefon dükkanları zincirleri on binlerce çalışanı işten çıkartmaya başladılar. İşsizlik, ailesine bakamama, evinin kirasını, konut kredisi taksidini, kredi kartı taksidini ödeyememe riskiyle yüz yüze bir nüfus aniden ve büyük bir hızla artmaya başladı. 

Kısacası, bir taraftan tedarik zincirleri fabrikaları durduruyor ve ekonomide bir arz sorunu yaratıyor, diğer taraftan salgına karşı alınmaya başlanan önlemler özellikle küçük işletmeleri iflasa sürüklüyor, işsizlik artarken ekonomide ciddi bir talep sorunu oluşmaya başlıyor. Bu arz ve talep yetersizliği sorunları birleşirken, kredi piyasaları sıkışıyor ve bir borç krizi olasılığı güçleniyor.

Morgan Stanley ve Standard & Poor’s ekonomistlerine göre dünya ekonomisinde bir süredir beklenen resesyon Covid-19’un etkisiyle başlamış. Morgan Stanley ve Standard&Poor’s analistlerinin yorumlarına ek olarak hızla artmaya başlayan işsizliğin, bir borç krizi olasılığının, en azından gelişmiş ülkelerde bir depresyon tehlikesini gündeme getirdiği söylenebilir. 

‘Oyunun kuralları’ değişiyor 

Merkez Bankaları ve hükümetler Covid-19’un tetiklediği, ağırlaştırdığı sorunlara karşı faizleri indirmeye, trilyon dolarlık kurtarma paketlerini gündeme getirmeye başladı. Ancak para politikalarının yeterli olmayacağı hemen anlaşıldı. Bu kez “oyunun kuralları” da değişmeye başladı. Neo-liberalizmin merkezlerinden İngiltere’de Muhafazakar Parti hükümeti büyük borçlanma, harcama, yatırım, talep yönetimi politikaları içeren Keynesyen bir ekonomi programı açıkladı ve salgının ilerlemesine paralel olarak programı genişletmeye başladı. 

Covid-19 yalnızca neoliberal politikaları arka plana atmakla kalmadı. Sınırların kapanma eğilimi milliyetçiliği, ırkçılığı, küreselleşmenin adeta bir prototipi olarak Avrupa Birliği’nin geleceği üzerinde soru işareti oluşturdu. 

Kısaca özetlediğim bu manzara, küreselleşmenin temel bileşenlerindeki kırılmanın hızlandığını, küreselleşmeyi destekleyen neo-liberal ekonomi politikalarının değişmeye başladığını, küreselleşme karşıtı eğilimlerin, duyguların daha da güçlendiğini gösteriyor. 

Depresyon tehlikesi, devreye girmeye başlayan maliye politikaları, devletlerin ulusal ekonomileri koruma reflekslerini, ticaret ve sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamalarla ulusal kaynaklar içerde tutmaya yönelik önlemleri, güçlendirme olasılığını arttırıyor. 

Küreselleşme bitti mi? 

Bu sorunun cevabı hangi küreselleşmeden söz ettiğimize bağlı. Küreselleşme, “gezegenin yüzeyini, bir küre gibi pürüzsüz, erişime açık biçimde yeniden düzenlemek” anlamına geliyor. Buradan hareketle insanlık tarihinde farklı küreselleşme düzeylerinden, dönemlerinden söz edilebilir. 

Örneğin, tarihsel olarak en önemli küreselleşme sürecinin, birbirleriyle kültürel, ekonomik, askeri, hatta klanlar arası evlenmelerle cinsel/genetik iletişimi geliştirerek dünyanın yüzeyini insan etkinliğine uygun biçimde düzenleyen ilk topluluklarla başladığını söyleyebiliriz. Bu düzeyde küreselleşme insan uygarlığıyla eş anlamlı. Bu uygarlık boyunca dünyanın yüzeyinin erişime, kullanıma nasıl açıldığını; nasıl ekonomik, siyasi ve askeri (imparatorluklar), kültürel (dil ve din) networklerle, gittikçe genişleyen çapta bütünleştiğini sanırım örneklemeye gerek yok. Bittiğinden söz edilen besbelli ki bu [K]üreselleşme değil. 

Bugün, bitip bitmediği tartışılan, yukardaki [K]üreselleşmenin, kapitalizm altında ilerlerken aldığı biçim içindeki belli bir ana ilişkin küreselleşme. 

Kapitalizmin tarihinde 100 yıl geriye gidersek, İngiltere liderliğinde şekillenen bir küreselleşme sürecinin ekonomik ve siyasi krizlerle dağılmaya başladığını, ABD’nin ve ekonomisinin yeni bir küreselleştirici güç olarak ortaya çıkmaya başladığını görürüz. Burada küreselleşme karşımıza, çok daha sınırlı bir anlamda, malların ve sermayenin dolaşımını hızlandıran, yeni coğrafyaları açan bir dönem olarak çıkıyor. 

Bu küreselleşme dağılır ve coğrafyalar arası ekonomik ve siyasi bağlar koparken, uygarlık olarak küreselleşme sürecinin hem sermayenin şirket yapısındaki, hem de ulaşım ve haberleşme alanlarındaki teknolojik gelişmelerle, dünyayı bütünleştirmeye devam ettiğini görüyoruz. 

Bugün sözü edilen küreselleşme, yine bir değişim döneminin gündeme geldiğini ima eden bir tartışmaya ait: Bir ekonomik kriz içinde şekillenen küreselleşmenin dağılmaya başlaması onu örgütleyen, düzenleyen devletin yerini bir başka devlete, bir başka küreselleşme sürecine bırakma olasılığına ilişkin. 

Şimdi sıra Çin’de mi? 

Küreselleşme süreci içinde, kapitalist toplumda yeni bir küreselleşme sürecini örgütleyecek yeni ülke Çin mi olacak? 

Yaklaşık 30 yıldır Çin’in dünya ekonomisi içindeki ağırlığının nasıl arttığını; dünyanın ikinci, hatta kimi ölçülerle bakıldığında birinci ekonomisi, en büyük ticaret merkezi olduğunu; Afrika’dan Latin Amerika’ya, Orta Doğu’dan Avrupa’ya ekonomik siyasi etkisini ya da ‘network’lerini yaydığını; birçok ülkeyi ticaret ve kredi verme yoluyla kendisine bağlamaya başladığını vurgulamaya sanırım gerek yok. 

“Tek Yol, Tek Kuşak” projesi de bunlara ek olarak, Çin’in Pasifik kıyısından Avrupa’nın Atlantik kıyısına kadar uzanan bir coğrafyayı ulaşım ağlarıyla yeniden düzenleyen bir “küreselleştirme” projesi. Trump yönetiminde ABD dış ticarette korumacılığa giderken, Foreign Affairs’ten Prof. Henry Farrel ve Prof. Abraham Newman’in işaret ettiği gibi, “Çin bu krizi kullanarak liderlik etme arzusunu sergiliyor.” 

Çin’in küreselleşmenin savunucusu lider konuma yükselmesi, yeni bir küreselleşme süreci/olasılığı açısından son derecede önemli. Ancak her küreselleşme süreci, bir önceki liderin devletinden çok daha büyük ölçekli bir devlet, yeni lider ekonominin ve ülkenin kültürel siyasi özellikleri altında şekilleniyor. Bu da bugün tartışmayı, gerilemeye başlayan küreselleşmenin temsilcisi ABD ve liberal demokrasi ile olası yeni küreselleşmenin, potansiyel lideri Çinin totaliter eğilimleri güçlü tek parti rejimi arasındaki farklara getiriyor. 

Gerek 2008 mali krizinden sonra Çin’in hızlı yükselişine ve dünyadaki ekonomik siyasi etkisinin artışına referansla, gerekse de Covid-19 krizine müdahale ederken gösterdiği başarıdan dolayı, Çin modelinin daha etkili olduğuna ilişkin bir kanı, yalnızca Çin’e ekonomik ve siyasi olarak bağımlı ülkelerde değil, Batı ülkelerinde, çeşitli çevre ülkelerin yönetici seçkinleri, entelijensiyası arasında da giderek güçleniyor. Yale Üniversitesi’nden Prof. Nicholas Christakis’in “kamu sağlığı açısından şaşırtıcı bir başarı” sözleri bu algıyı çok iyi yansıtıyor. 

ABD ve en yakın ortağı İngiltere, neo-liberal demokratik yönetim modeli altında, Covid-19’a karşı önlem almakta gecikirken, totaliter eğilimleri güçlü tek partili Çin devletinin Covid-19 krizini kısa sürede denetim aldığı, geriletmeye başladığı görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Tedros Adhonom, virüsün ilk kez Vuhan kentinde ortaya çıktığını ve bu bilginin en az iki ay saklandığını unutarak, başarılarından dolayı Çin’i hararetle tebrik ediyor. 

Dahası, Çin salgınla mücadele ederken tıbbi malzeme ve doktor sıkıntısı çeken zengin ve gelişmiş Batı ülkelerine, acil tıbbi malzeme yardımı yapıyor, doktor gönderiyor. Böylece, her lider adayı ülke gibi, kredi ve mali yardım dağıtan Çin, diğer ülkelere bir “kamu hizmeti” sunmaya, sorun çözmeye yardımcı olmaya, koronavirüsle küresel mücadelenin lideri olarak belirmeye başlıyor. 

Amerikan Washington Post gazetesinde aktarılan Çin kaynaklarından derlenmiş bir rapora göre Çin, başlayan resesyonu, daha fazla doğrudan yatırımlarla, kritik endüstrilerde daha büyük piyasa payı edinerek, ABD’nin etkisini kırmak için kullanmaya hazırlanıyor. Wall Street Journal gazetesinin köşe yazarlarından Walter Russell Mead, “Eğer Batı içine kapanırsa, Çin pandeminin yarattığı kaosu kullanmaya devam edecektir” diyor. 

Gerçekten de Çin virüsle mücadele alanında elde etmeye başladığı saygınlığı (yumuşak gücü), ABD’nin politikalarını eleştirmek, jeopolitik etkisini kırmak için kullanmaya başlıyor. Örneğin, Çin, Covid-19’un baskısı altında ezilen Orta Doğu ülkelerine yardım yapmakla kalmıyor, ABD’yi uyguladığı yaptırımlarla, örneğin İran’da salgın hastalık kriziyle mücadeleyi zorlaştırmakla, felaketi derinleştirmekle suçluyor. Çin, İran’a insani yardım gönderirken ABD’ye yaptırımları kaldırması için çağrı yapıyor. 

ABD ve Batı, Covid-19’la mücadele ederken kendi içine kapanıyor. Avrupa ülkeleri Çin’in disiplinli kitle kontrolü yöntemlerini, ulusal egemenlik modelini benimseyerek kentleri, ülke sınırlarını kapatarak AB'nin geleceğini tehlikeye atıyor, küreselleşmenin çözülmesini hızlandırıyor. Bu sırada Çin insani ve ekonomik yardımlarla dışa açılmaya devam ediyor; liderlik konumuna yükselme şansını, totaliter eğilimleri yeni teknolojilerle güçlendiriyor. 

Çin’in siyasi ve ekonomik modelinin; toplumsal hiyerarşiyi ve eşitsizliği, lider kültünü olağan kabul eden bir modelin çekiciliği artıyor. 

19 Mart 2020 





Koronavirüs, komplo ve paranoya



Trump, konuşmasında Çin virüsü kavramını kullandı. Web’in karanlık köşelerinde tartışılan komplo teorileri aniden resmi ağızlardan dillendirilmeye, Financial Times gibi ana akım yayınlarda aktarılmaya başlandı. 

Bu kimin virüsü? 

Resmi görüş bu virüsün, Wuhan eyaletindeki hayvan eti satılan çarşıda, yarasa eti ile yılan eti arasında bir yerlerden insana sıçradığı biçimindeydi. Bu açıklamanın Batı’da, jeopolitik, ırkçı yargıları yansıtılıyordu: Virüs salgının sorumlusu Çinlilerdir. Çinliler bu “iğrenç” şeyleri yemeseler bunlar olmaz. 

İlk komplo teorisi, virüs Kanada’da bir laboratuvarda çalışan Çinli karıkoca tarafından çalınarak Wuhan’daki bir virüs araştırma merkezine getirildi, buradan dışarı sızdı diyordu. Öyleyse virüs, Kanada ve Çin devletlerinin biyolojik silah araştırmalarının bir ürünüydü. 

Komplo teorilerinin ardından virüsün, Çin’den ve Çin kültüründen kaynaklandığına ilişkin iddialara karşı geçen hafta, Çin “kamu diplomasisi” hızla tepki göstermeye başlamış (Financial Times). Çin, İtalya’ya 31 ton tıbbi malzeme, çok sayıda doktor göndermiş. Çin Dışişleri Sözcüsü Zhao Jian, perşembe günü Twitter’da virüsün ABD ordusu tarafından Çin’e sokulmuş olabileceğini iddia etmiş. 

Bu iddiaya göre, krizden esas sorumlu ABD’dir. Çin, iki ay boyunca etkili önlemler almış, deneylerini ABD’li uzmanlarla paylaşmış, buna karşılık, ABD bu zamanı kullanmamış bu deneylerden yararlanmamış, süreci seyretmiş. Bu ilgisizlik, ABD’nin virüsün Çin’de kalmasını beklediğini ima ediyormuş. Financial Times, “Virüsün Çin dışından geldiğine ilişkin güçlü kanıt yok” diyor. Demek ki zayıf da olsa kimi kanıtlar var. 

Virüs ve ‘biyopolitik’

Bunlar tartışıladursun, yaşı 70’e yaklaşırken, kapitalist devlet karşısında “paranoyak mesafesini” korumaya kararlı birisi olarak, Twitter’da “boomer romover” (50’lerde doğanları temizliyor) gibi “şakaları” gördükçe, benim kafamda başka bir “teori” şekillenmeye başladı. Wall Street Journal’ın “gençlerin, alınan önlemlere uymaması da büyük sorun” yorumu bu teorimi güçlendirdi. 

Neo-liberal akla göre, Batı toplumlarında, yaşlı nüfusun sosyal hizmet gereksinimleri, emekli maaşları, devlet bütçesi üzerinde artık taşınamaz bir yük oluşturuyor. Dahası bunlar zamanında ev aldıkları için bugün ev piyasasında gençleri dışlayan bir sıkışıklık yaşanıyor. 

Yaşlı nüfusun ağırlığı artarken, çalışarak vergi verecek ve sosyal sigorta sistemindeki açığı kapatabilecek genç göçmen getirilmesine, Brexit sırasında da görüldüğü gibi, hükümetlerin görmezden gelemediği güçlü bir ırkçı tepki var. 

Bir çözüm, emeklilik dönemine girmiş, yaşlandıkça bakım masrafları artan nüfusun mali yükünün yeni bir  biyopolitik (nüfus yönetimi) rejimi  ile azaltılması olabilir. Pazartesi sözünü ettiğim zamanın ruhunun karanlık yüzü de burada şekilleniyor: “Kapitalist gerçekçilik” içinde işleyen “bilimsel” ve “akılcı” bir yaklaşım, yaşı 60’tan büyük olanları özellikle vuran bir virüs salgınını, nüfus yönetimi (biyopolitik) politikaları açısından bir fırsat olarak görebilir. 

Yok canım, o kadar da olmaz demeyin. Neo-liberal hükümetler, “kâr makinesi”nin tüketim alanı dışında kaldığı için “nüfus fazlası” olarak gördükleri kesimlere, örneğin işsizlere, hastalara, yaşlılara, henüz statü kazanmamış sığınmacılara, evsizlere yönelik hizmetleri hiç acımadan kısmıyorlar mıydı? 

İngiltere hükümetinin, Covid-19 salgınıyla “mücadele” ederken, birtakım bilim insanlarının, planlama-projeksiyon uzmanlarının önerileriyle hastalığı durdurmaya çalışmak yerine, kısa sürede geniş nüfusa yayılmasına yol açacak uygulamaları benimsemesi, hükümetin  önlem almak yerine tavsiyede bulunması  insanı düşündürüyor. Muhafazakâr hükümet, okulları ve kamuya açık alanları kapatmıyor, test yapmamaya karar veriyor, öksürüyorsanız ateşiniz varsa eve gidin ve bir hafta bekleyin, çok kötüleşirseniz internetten kamu sağlığı sayfasına başvurun, doktora gitmeyin diyor. Bu yaklaşım, pratikte, devlete mali yük oluşturduğu iddia edilen 60+ yaş grubunun (bu dilimde ölüm oranı yüzde 3.6) yaşamıyla kumar oynuyor. 

İnsan, kapitalizmin bir türlü aşılamayan yapısal krizi içinde, küçük çocuklardan gençlerden çok daha büyük oranda yaşlıları vuran Covid-19 için, “eğer olmasaydı icat etmek gerekecekti” diye düşünmeden edemiyor. 

19 Mart 2020





Hekimlik yapmak istiyoruz

Prof. Dr. Vedat Bulut
Ankara Tabip Odası Başkanı 


Türk Tabipleri Birliği olarak 14 Mart Tıp Bayramımızın 101. yılında, “HEKİMLİK YAPMAK İSTİYORUZ” ana temasıyla Tıp Bayramımızı kutluyoruz. Süreç içerisinde 12 Eylül darbecilerinin de hedefi haline gelmiş olan TTB ve Tabip Odaları, 1980’lerin zor koşullarında bile mücadelesini yılmadan örmüş, yargı ve baskılara direnmiştir. Bugün de ağır baskılarla kamu görevini yerine getirmemiz engellenmeye çalışılmaktadır. 

Anayasamızın sosyal devlet ilkeleri olan; adalet, sağlık, güvenlik ve eğitimin devlet tarafından ücretsiz eşit ve de erişilebilir olarak vatandaşlarına ulaştırılması gerçekleştirilemedi. Bu dört alanın tümünde kapitalist sistemin dayatmalarıyla özelleştirmeler yapıldı ve yoksulluğa itilen yurttaşların sağlık kurumlarına ve sağlığa erişimi aksadı. Turizm işletmecisinden Turizm Bakanı, özel okul sahibinden Milli Eğitim Bakanı, vakıf hastanesi sahibinden Sağlık Bakanı icat etmiş nadir ülkelerden olduk. Bu koşullarda 14 Mart Tıp Bayramımıza içimiz burkularak hüzünle gireceğiz. 

Kapitalizmin duvara tosladığı, çıkmaza girdiği 21. yy ilk çeyreğinde, sermayenin kurtuluşunu yeni büyük ölçekli savaşlarda aradığı ortadadır. Trump’ın, Putin’in, Merkel’in, Johnson’un, Esad’ın ve Erdoğan’ın yönetimde olduğu bir dünyada bunu sağladılar. Artık açık ve seçik bir bölgesel savaşın içindeyiz. Bunun mezhepler savaşına dönüşmesi ise en korkunç son olacak bölgede. Yoksul insanlara düşecek kader kırıntısı mülteciler olarak ülkeden ülkeye savrulmak, ölümler, aşağılamalar, faşist saldırılar olacak. Zenginler ve iktidar sahipleri bedelini ödeyecek çocuklarını cepheden uzak tutacak, o yüce mertebe sadece yoksullara düşecek. Tepeler ve kasalar, banka hesapları boş kalmayacak. Diğer taraftan Kaz Dağları’ndan Hasankeyf’e, Türkiye’nin dört bir yanında doğa ve tarihin yağmalanması, ekosistemin tahribatıyla karşı karşıyayız. Orta ve uzun vadede bu uygulamaların halk sağlığına yansıyan sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. 

Bu kaotik döneme son verecek tek güç artık dünyanın anneleri, bacıları, kadınlarıdır. Erkek egemen bin yılların kirlettiği, kana buladığı, doğasını hoyratça hırpaladığı bu dünyada tek kurtuluş hamlesi onlardan gelecek. Dünyanın kadınları birleşirse ve hep bir ağızdan silaha, savaşa hayır diye haykırdığında, oğullarını savaş meydanlarına göndermeyi reddettiğinde dünya değişecek. İnsanlar yurtlarını yuvalarını terk edip liderlerin oyuncağı olmasın, doğa korunsun, yoksullar ölmesin, çocuklarımız barış ve özgürlüğü yaşasın diye... 

Kakistokrasi rejimlerini yaşayan ülkelerin kuşattığı bir dünyada tabipler olarak söyleyeceğimiz son söz “Yurtta Sağlık, dünyada sağlık” olacak ve 14 Mart’ta 5 talebimizi dile getireceğiz. 

1. TTB’nin hazırladığı sağlık emek ve meslek örgütlerinin desteklediği “sağlıkta şiddet yasa tasarısı” Meclis tarafından hemen yasalaştırılsın, 

2. Sağlık çalışanlarının hizmeti sunarken yaşadıkları her türlü şiddet, iş kazası olarak değerlendirilsin, 

3. Muayene randevuları hastaya yeterli süre ayrılacak şekilde düzenlensin, ,

4. Acil servislerde sadece acil hastalara hizmet verilsin, 

5. Birinci basamak sağlık hizmetleri güçlendirilsin, sevk zinciri uygulamasına geçilsin.

14 Mart 2020







14 Mart Tıp Bayramı

DR. YENER ORUÇ


Aşı, serum ve deney hayvanlarını yüklenip, balayına çıkar mıyız? 

Yeni evli olduğumuz eşimizle üstelik zorlu bir deniz yolculuğunu da göze alarak, Anadolu’ya aşı ve serum gönderilmesinin yasak olduğu bir dönemde balayına çıkar gibi Karadeniz üzerinden  Kastamonu’ya ulaşır mıyız? 

Kastamonu’da bir yandan serum, aşı üretirken diğer yandan Hilal-i Ahmer (Kızılay) saymanlığı yapıp, yerel yayın organı Açıksöz’e de halk sağlığı yazıları yazar mıyız? 

Ya da bir gaz lambasının gece ve gündüz bekçiliğini bir başımıza aylarca yapabilir miyiz?  

Yanıtı zor sorular 

Laboratuvar tüpleri olmadığından hardal şişeleri toplayıp, o şişelerde aşı kültürü ekip, ısı kaynağı bir gaz lambası olan gaz tenekelerinden imal edilmiş bir etüv’de üretilmiş aşı örneklerinin üzerinizde denenmesine izin verir miyiz? 

40 derece sıtma ateşiyle yanarken hiç vazgeçmeden kolera, tifo ve çiçek aşısı üretimine en ilkel şartlarda devam edebilir miyiz? 

Savaşın ortasında bir tıp kongresi toplamak aklımıza gelir miydi? 

Üç ay taban tepip, Ağrı’dan Sakarya’ya 21. Tümen Sıhhiye Bölük’ünü yürüyüp, hasta ve yaralılara yokluktan ellerimizle kerpiç ve çamurla sabit karyolalar yapabilir miyiz? 

300 atlının başına geçip Ulus Dağı’ndan, Demirci’ye akınlar düzenler miydik? 

Müdafaai Hukuk’u örgütlerken Bolu Musiki Cemiyeti’ni de kurar, “Dertli Gazetesi”ne “Trakyalı” adıyla yazılar yazar mıydık? 

Kuşatılmış bir kentin yaralarını sarmak ve direnmek üzere fakülteden vazgeçip, Antep’in direnişine koşar mıyız? 

Eşkıya çetelerinin içine yalnız ve silahsız olarak dalıp, onları ilk milli seyyar kuvvetler olarak toparlayabilir miyiz? 

Biz, eşimizi yitirip biri üç yaşında diğeri iki aylık bebekle kala kaldığımızda Anadolu’ya en önce geçenlerden olur muyuz? 

Çarpıcı bir giriş olsun diye sorulmadı bu sorular. Yaşanmış olduğunu vurgulamak maksadımız: 

Kastamonu’da Dr. Zekai Muammer (Tunçman), gaz lambasının başında Tıbbiyeli Nurettin Osman, hardal şişeli laboratuvarın başında Dr. Tevfik İsmail Bey, Dr. Arif İsmet Bey Çetingil ve Tıbbiyeli Hikmet (Boran), Yusuf Balkan... Her üretimlerinin; aşı, serum hayvanlarda denenmeden gönüllü denekliğini üstlenen yine bu isimler. 

Ulusal Tıp Kongresi’nde Dr. Refik Bey (Saydam), kerpiç ve çamura bulanmış elleriyle Dr. Mehmet Derviş Kuntman, 300 atlı akıncının başında Dr. Fazıl (Doğan), Bolu’da bir musiki âşığı Dr. Fuat Bey (Umay), Antep’te Tıbbiyeli öğrenci Ömer Asım (Aksoy) 

İzmit’te eşkıyaların arasında Dr. Fahri Can, Ankara’da, Çanakkale’den akın akın gelen hastalara bakarken, o günün korumasız koşullarında yapılan röntgen uygulamaları nedeniyle kesilmek zorunda kalınan parmaklarıyla ve ardında bıraktığı iki yavrusuyla Dr. Mim Kemal (Öke )(cerrah ve radyolog). 

Adını saydığımız, saymadığımız Kuvayi Milliye’nin hekimleri olmayı şeref ve görev bilirsek, bu sorulara verilecek yanıtlarımız “Evet”tir. 

Şahlanış günü 

Bu “Evet”, 14 Mart’ı bayram olarak hak etmektir. Zira adı bayram olsa da bugün Türk Tıbbiyesinin ulusal direnişte şahlandığı gündür. Milli Mücadele için çabalayan Tıbbiyeli öğrencilerin İngiliz istihbaratını “Mektebimizin açılış yıldönümü” diyerek bir balo düzenleneceğince inandırıp, Selimiye’deki okulun iki kulesi arasına al bayrak asmaktır. Sivil kıyafetle derslere katılması istenilen askeri tıbbiye öğrencilerinin İngilizlerin karşısına pijamalarıyla çıkıp, işgali protesto etmesinin bayramıdır, bu bayram. 

18 Mayıs 1915 sabahı muharip olarak; elinde tüfek şehit düşmüş tıbbiye alayını yurtseverlikte pusula bilenlerin armağanıdır, bu bayram. 

Aydın olmanın bayramı 

İşgal altındaki İzmir’de süngü göstererek “Zito (yaşa) Venizelos” diyen Yunan askerine Damat Feritçi Nadir Paşa boyun eğerken, tabip Yarbay Şükrü Bey olup, göğsünü gererek “Kato (kahrol) Venizelos” diye bağırmanın bayramıdır 14 Mart. 

“Ya istiklal ya ölüm” diye Mektebi Tıbbiye’nin iki kulesi arasına bayrak dalgalandırmaktır, bu bayram. Balo bahane. 

Tıbbiyeli olmak, gereğinde Harbiyeli gereğinde Mülkiyeli olmaktır. Sevgili Türkan Saylan Hocam gibi. Cüzamla savaşırken Tıbbiyeli, Ergenekon kumpasında Harbiyeli, Kardelenlerini köklendirirken Mülkiyeli. 

Tıbbiye, Aydınlanmanın ilk ocağı ve bunun gereği olarak karanlıklara karşı elini taşın altına sokanların yuvasıdır. 14 Mart bu anlamda aydın olmanın da bayramıdır. 

Hekim, diş hekimi, eczacılar olarak bu şanlı direniş tarihini  yazanlara sonsuz bir borcun ortaklarından biri olarak selam olsun, 14 Mart’ı bize teslim edenlere. Selam olsun, o ruhla hareket edenlere. Bu bayramı bizlere armağan edenlere rahmet ve minnetle Tıp Bayramı kutlu olsun. 

14 Mart 2020







Mehmet Öz, koronavirüsten korunma planını anlattı

Öz, panik yapmanın zamanı olmadığını söylerken “Korunma yöntemlerini öğrenme ve hazırlık yapma zamanı” dedi


Ünlü kalp cerrahı Dr. Mehmet Öz, Türkiye’de de görülen koronavirüsün yeni tipi Kovid-19’a karşı alınabilecek önlemlerin bir listesini yaptı ve hazırladığı video içeriği ile anlattı. 

Dr. Öz ve ekibi yayınladığı grafik ve videoda yaşam tarzı tavsiyelerinden, hijyen ayrıntılarına, evlerde tedarik edilmesi gereken malzemelerden, bağışık güçlendirici gıdalara kadar bilinmesi gerekenleri sıraladı. 

Öz, “Endişeli olduğunuzu biliyoruz ancak panik yapmanın zamanı değil. Korunma yöntemlerini öğrenme ve hazırlık yapma zamanı” dedi. 

Öz ve ekibi ayrıca koronavirüsten korunma planıyla ilgili olarak da şu grafiği paylaştı: 









Erdoğan-Putin görüşmesi

İdlib için ateşkes, ortak devriye ve güvenli koridor kararı 


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da önce ikili sonra da heyetlerarası görüşmelerde bir araya geldi. 

6 saate yakın süren görüşmelerin ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov iki ülkenin üzerinde anlaştığı mutabakat metnini kamuoyuna açıkladı. 

Alınan karar uyarınca Suriye'nin İdlib eyaletinde Cuma günü 00.01 itibarıyla ateşkes ilan edilecek. 

Önce Sergey Lavrov'un Rusça, sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun Türkçe olarak kamuoyuna açıkladığı mutabakat metninde şu ifadeler yer aldı: 

§  İdlip Gerginliği Azaltma Bölgesindeki temas hattı boyunca tüm askeri faaliyetler 6 Mart 2020 saat 00:01'den itibaren durdurulacaktır. 

§  Türk ve Rus devriyeleri, 15 Mart'ta M4 Karayolu'nun Trumba'dan (Serakib'in batısı) Ain Al Havr'a kadar olan kesimi boyunca başlatılacaktır. 

§  M4 Karayolu'nun kuzeyinde 6 km ve güneyinde 6 km derinliğinde bir güvenli koridor tesis edilecek. 7 gün içinde esasları kararlaştırılacak.


Türkiye ve Rusya ayrıca 4 Mayıs 2017 ve 17 Eylül 2018 tarihli mutabakatlarına uyacaklarını; Suriye'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne kuvvetli taahhütlerini yinelediklerini vurguladı.

İki ülke ayrıca "terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele" ile Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından "terörist" olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması yönündeki kararlılıklarını yineledi. 

Bu noktada sivillerin ve sivil altyapının hedef alınmasının hiçbir şekilde mazur görülemeyeceği, Suriye ihtilafının askeri çözümünün olamayacağı ve ihtilafın yalnızca Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde, BM'nin kolaylaştırıcılığında, BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararıyla uyumlu siyasi süreç yoluyla sona erdirilebileceğinin altını çizildi. 

Türkiye ve Rusya ayrıca insani krizin daha da kötüleşmesinin önlenmesinin, sivillerin korunmasının, ihtiyaç sahibi tüm Suriyelilere önkoşulsuz ve ayrım gözetmeksizin koruma ve insani yardım sağlanmasının, keza ülke içinden yerinden edilmelerin önlenmesi ile mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin güvenli ve gönüllü olarak Suriye'deki asıl ikamet yerlerine geri dönüşlerinin kolaylaştırılmasının önemini vurguladı. 

Putin: Hep uzlaşabilmeyi başarıyorduk, bugün de öyle oldu 


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la düzenlediği ortak basın toplantısında, "Kritik durumlarda her zaman elde edilen mutabakatlara dayanarak uzlaşabilmeyi başarabiliyorduk, çözümler üretiyorduk, bugün de öyle oldu" dedi. 

Putin, İdlib'le ilgili olarak hazırladıkları ortak belgenin bölgede ateşkese vesile olacağına ve insani yardım konusunda ilerleme sağlanmasına yardımcı olacağına inandıklarını söyledi. 

Erdoğan: İdlib'de yeni bir statünün oluşturulması kaçınılmaz hale gelmiştir 


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise açıklamasında, "İdlib mutabakatının bozulmasına yol açan gelişmelerin birinci derecede sorumlusu, saldırganlığı ile bölge istikrarını hedef alan rejimdir" dedi.

En kısa sürede ateşkesi gerçekleştireceklerini, ardından Rusya'yla birlikte kararlaştıracakları diğer adımları süratle atacaklarını vurgulayan Erdoğan, "Rejimin askerlerimizi hedef alan saldırganlığıyla yaşanan üzücü hadiseler sonrası İdlib'de yeni bir statünün oluşturulması kaçınılmaz hale gelmiştir" diye konuştu. 

Erdoğan, Türkiye'nin bu süreçte Suriye rejiminin her tür saldırısına tüm gücüyle ve tüm sahada cevap verme hakkını saklı tutacağını da sözlerine ekledi. 

Türkiye, 27 Şubat'ta İdlib'de 34 Türk askerinin hayatını kaybettiği hava saldırısının ardından 1 Mart'ta bölgede Bahar Kalkanı Harekâtı'nı başlatmıştı.





Rusya, İdlib'de ne istiyor?

Alexey Khlebnikov
Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Orta Doğu Uzmanı 

Rusya, müttefiki Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı Ankara'nın insafına terk edemez. Ancak Türkiye'yle Suriye'de açık bir çatışmaya girmesi Moskova için de çok riskli olacaktır. 
Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliği son yıllarda birçok alana yayıldı. İki ülke nükleer enerjiden, Libya sorununa çözüm bulunmasına kadar birçok alanda birlikte hareket etti. Fakat Türk-Rus ilişkilerinin gelecekte ne kadar gelişeceğini belirleyecek gelişme, iki ülkenin Suriye'deki etkileşimi olacak. 
Rusya ve Türkiye'nin İdlib krizini diplomatik yollardan çözme girişimleri şu ana kadar sonuçsuz kaldı. İki ülke heyetleri arasında 8, 10 ve 18 Şubat'ta yapılan görüşmelerde yeni bir anlaşmaya varılamadı.
Ancak bu tarafların sorunu askeri güç kullanarak çözme niyetinde oldukları anlamına gelmiyor. Geçmişte yaşananlar göz önünde bulundurulduğunda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu gibi konularda sorunları ikili müzakerelerle çözmeyi tercih ettikleri biliniyor. Muhtemelen yine son söz iki ülkenin liderlerinde olacak. 
Burada yanıtı beklenen esas soru, Moskova ve Ankara'nın ne kadar kısa sürede bir ara yol bulacakları.
Bu sorunun yanıtı, gelecekte de benzer krizlerin çözülebilme ihtimalini göstermesi açısından önemli olacak. Zira Türkiye'nin, İdlib dışında Suriye'nin başka bazı bölgelerinde de askeri varlığı bulunuyor. Rusya ve Türkiye'nin hem Suriye'de hem de bir bütün olarak bölgede birbirlerine ihtiyacı var. İkili ilişkilerin radikal biçimde kötüye gitmesi de kimsenin çıkarına değil. 
Türkiye, Suriye'nin İdlib vilayetinden çekilmek istemeyebilir ve bölgeyi işgal etmeye çalışabilir. Böylesi bir durumda Moskova ve Şam'la yeni pazarlıklar ve müzakereler yapılacak demektir. Bu noktada sadece, Türkiye'nin İdlib yüzünden Rusya'yla ilişkilerini riske atmayacağını ümit edebiliriz.

Suriye ordusu muhtemelen Rusya'nın hava desteğiyle M5 ve M4 karayolu üzerindeki toprakları kontrol altına almayı sürdürecek. Burada amaç, Suriye'nin en önemli iki ulaşım hattı arasındaki iletişimi tesis etmek. Şam ve Moskova için İdlib çok önemli değil. Suriye ve Rusya'nın temel hedefi, M4 ve M5 karayollarını açarak ülkenin en büyük iki kenti Halep ile Şam'ı birbirine bağlamak ve Halep'in kıyı bağlantısını sağlamak. Suriye ekonomisinin toparlanması için gerekli olan da bu. 
Türkiye muhtemelen Suriyelilerin sınırına ilerlemelerini önlemek için İdlib'deki askeri varlığını artıracak. Ancak gerek eylemleri, gerek söylemleri Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın iç kamuoyuna mesaj verme niyetinde olduğunu gösteriyor. 
Tüm bu nedenlerle Suriye'de gerginliğin daha da artması ve Rusya-Türkiye ilişkilerinin radikal bir şekilde kötüleşmesi beklenmemeli. Moskova ve Ankara, İdlib konusunda anlaşmaya çalışıyor gibi görünüyor. Ancak bu kolay olmayacak. Sahadaki yeni gerçekler kabullenilmeli: Suriye ordusunun kontrol ettiği yeni bölgelerin varlığı gibi…Rus askeri polisinin hangi noktalarda devriye gezeceğine karar verilmeli. 
Halep eyaletinin kuzeyinde ve Türkiye'nin Suriye'deki üç askeri operasyonu sonrası kontrol ettiği tampon bölgede de bazı sorunlar var. Kürt Sorunu da cabası… 
Bu koşullar altında, Rusya ve Türkiye'nin ortak bir dil bulması giderek zorlaşacak.