Sayfalar

İHALE İLANI VERİLDİ

Türkiye Cumhuriyeti / Çevre Ve Şehircilik Bakanlığı,
İLLER BANKASI ANONİM ŞİRKETİ MÜLKİYETİNDEKİ 
 24 ADET GAYRİMENKULÜN SATIŞI  İÇİN 
İHALE İLANI VERDİ




2] Satışa Sunulan Gayrimenkuller 

3] Ankara, İstanbul, Gaziantep ve Elazığ’da 24 adet taşınmaz Açık Artırma ile Satışta  

Ayrıntılı bilgi için, görsellerin altındaki yazılara tıklayın!.. 




Sivas’ta tabela krizi



Bugün Sivas’ta 4 Eylül Sivas Kongresi’nin 100’üncü yılı kutlama etkinlikleri yapılırken, AKP’li Sivas Belediyesi geçen hafta kentin girişinde asılı “Cumhuriyet’in şehri Sivas’a hoş geldiniz” tabelasını kaldırdı. 

“Sivas’ı sultan şehir yapma hevesleri var” diyen Cumhuriyet Kadınları Derneği Sivas Şube Başkanı Nurten Yanalak AKP’li belediyeye dilekçe ile tabelaların kaldırılma nedenini sordu. Belediye, tabelanın sabitlendiği platformun deforme olduğu ve araçların ve yayaların üzerine düşebilir endişesi ile tabelanın kaldırıldığı yanıtını verdi. Tabelanın tekrar asılması talepleri AKP’li belediye tarafından yanıtsız kaldı. Bunun üzerine Cumhuriyet Kadınları Derneği Sivas Şubesi öncülüğünde Sivaslı kadınlar Sivas’a Kayseri yönünden girişte kaldırılan tabelanın önünde eylem yaptı. Ellerinde “Cumhuriyet şehri Sivas’a hoş geldiniz” yazılı dövizler taşıyan kadınlar derhal tabelanın yerine asılmasını istediler. 

Tabelanın yerine asılmamasına tepki gösteren Yanalak, “Cumhuriyetin temelinin atıldığı Sivas Kongremizin 100. yılını kutlayacağız. Sivas’ın girişinde yazılı “Cumhuriyet’in şehri Sivas’a hoş geldiniz” tabelasının belediye tarafından kaldırıldığını gördük. Dilekçe ile belediyeye sorduk ve güvenlik nedeniyle kaldırıldığı yanıtını aldık. Cumhuriyetin temellerinin atıldığı Sivas’ta bu tabela kimi niçin rahatsız etmiştir?” dedi. 

4 Eylül 2019 






Mustafa Kemal ve General Harbord



Sivas Kongresi’ni iyi analiz etmek için o günlerde Sivas’a gelen General Harbord üzerinde de durmak gerekir.

Milli Mücadele döneminin TBMM öncesinde Erzurum ve Sivas kongreleri gibi iki temel taşı vardır. Erzurum Kongresi bitince (23 Temmuz – 7 Ağustos 1919) Mustafa Kemal 22 gün daha orada kalarak Sivas Kongresi için yapılan hazırlıkları takip etti. Erzurum kongresi bölgesel nitelikli ama Sivas milli bir kongre olacaktı. Ancak kongre öncesi Sivas’ta tedirginlik had safhadaydı. Dahiliye Nazırı Adil Bey, Sivas Valisi Reşid Paşa’ya gönderdiği şifrede, "Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in Milli Kongre namıyla yapacakları toplantının önlenmesini istemişti. Sivas’ta bulunan Fransız kontrol subayları da Reşid Paşa’yı tehdit etmişlerdi. Reşid Paşa önce ağır sonuçlar doğuracak bu kongreden vazgeçilmesini Mustafa Kemal’den istedi. Ancak O bundan vazgeçilmeyeceğini, valinin de böylesi blöflerden korkmaması gerektiğini bildirdi.

Şerefli Vali

Vali Reşid Paşa, hükümet ile Mustafa Kemal arasında sıkışıp kalmıştı. Dahiliye Nezaretine gönderdiği 20 Ağustos 1919 tarihli şifrede diplomatik bir üslupla hükümete kafa tutmuş, bu işin kendine bırakılırsa kimseye zarar vermeden idare edeceğini, aksi takdirde başka yere naklinin yapılmasını istemiştir. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından 23 gün sonra göreve başlayan Reşid Paşa’nın Sivas Valiliği şerefle anılacak bir sayfadır. Amasya Tamimi ve Kuvayı Milliye meşalesi onun göreve başladığı günlerde yakılmıştır. İttihatçı mazisine rağmen liyakatsiz siyasetçilere boyun eğmeyen, eli eteği temiz kalmış valilerden biriydi.

4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen 38 delegeden oluşuyordu. Yerel kongre olan Erzurum’a 56 delege katılmışken, Sivas milli kongresine 38 delegenin katılması bir başarısızlık sayılabilirdi. Bunun nedenleri bir yana bırakılırsa, sonuç olarak Sivas Kongresi Müdafaayı Hukuk düşüncesi ve Milli Mücadele açısından büyük bir başarıya imza atacaktır. 

Sivas’taki muhalif grup Sivas Kongresi açılmadan muhalif bir grup Emir Paşa’nın (Marşan) evinde toplanıp Mustafa Kemal’i kongre başkanı seçtirmeme kararı almışlardı. Toplantıya katılanlar: Rauf Bey, Bekir Sami (Kunduk), İbrahim Süreyya (Yiğit), Hakkı Behiç (Bayiç), Ömer Mümtaz (Tanybi), İsmail Hami (Danişmend), İsmail Fazıl Paşa (Cebesoy), Kara Vasıf, Hüsrev Sami (Kızıldoğan) ve Emir Paşa...

Mustafa Kemal tarafından açılan ve yedi gün süren Sivas Kongresi ülkenin bağımsızlığı uğruna ilk direniş noktası olacaktı. Mustafa Kemal açış konuşmasını bitirince İstanbul delegesi İsmail Fazıl Paşa, kongre başkanının münavebeli olmasını isteyen bir teklif verdi. Bu teklif Mustafa Kemal’in başkanlığını önleme amacı taşıyordu.

İsmail Fazıl Paşa, delegelerin hürmet ettiği biri, üstelik 20 Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın babasıydı. İlginç yanı, teklif, Mustafa Kemal’in desteğe en çok muhtaç olduğu zamanda ve hiç ummadığı birinden geliyordu. Ancak Mustafa Kemal, üç kişi hariç herkesin oyunu olarak başkan seçildi.

Gazeteci görünümlü istihbaratçı

İstanbul delegesi İsmail Fazıl Paşa Memleket gazetesi sahibi İsmail Hami (Danişmend) ile Ankara’ya geldi. Amerikalı gazeteci Louis Edgar Browne da Kara Vasıf’la birlikte gelmişlerdi. Gazeteci kılıklı bu istihbarat subayı Wilson Cemiyetinden Chicago Daily News’in muhabiri idi. Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın misafiri olmuştu. 

Kritik tavır 

Sivas Kongresi’nin İttihatçı oyunu olduğu propaganda ediliyordu. Milli Hareket ise dört yıllık savaşın suçunu yüklenerek dışarı kaçan İttihatçıların şaibesini üzerine alamazdı. İttihatçılığın çağdaş ideolojisinden değil, “habis ruhundan” şikâyetçilerdi. Bu şaibeyi geçersiz kılmak için kongrede İttihatçı olmadıklarına dair yemin edilmiştir. Ancak nasıl İttihatçı görünerek mücadele yürütülemezse, saltanat ve hilafete karşı çıkarak da yol alınamazdı.

Kongre günlerinde en önemli sorun parçalanmak istenen ülkenin geleceğiydi. Elimizde, sadece Anadolu ve Trakya kaldığı halde, Paris Barış Konferansı’nda buralar da elimizden çıkıyor, Ermenistan, Kürdistan, Pontus planları yapılıyordu. Ordumuz dağıtılmıştı. Mütareke aydını ve en anlı şanlı paşalar bile bağımsızlık mücadelesini göze alamıyor, ufak bir direnişte yok olacağımızı düşünüyordu. 

Mandacılar

Baş İngiliz mandacısı Vahdeddin ve çevresiydi. Ali Kemal “Çıldırmış bunlar, kudurmuş bunlar, koskoca Britanya’ya karşı gelinir mi?” diye yaygara koparıyordu. İngiliz emperyalizmi karşısındaki ulusçular ise kurtuluş çaresi olarak Amerikan mandasını ehven görüyordu. İstanbul’da her türlü siyasi, dini, etnik unsurlar hesaplaşma hazırlığındaydı. Kimi işbirlikçi, kimi ayrılıkçı, kimi saltanatçı, kimi Türkçü, kimi Millici... Gerçek olan şu ki, tam bağımsızlık sadece ve sadece Mustafa Kemal’in milli duruşundaydı. 

Bu noktada şunu belirtelim ki, Sivas Kongresi’nde görüşülen ve tartışılan en hassas konulardan biri Amerika mandaterliği olmuştur. Konuyu ilk defa İstanbul Murahhası İsmail Fazıl Paşa gündeme getirmiş, “devletin izmihlaline seyirci kalan hükümet” karşısında Lloyd George’un konuşmasına dikkat çekmiştir:

“... Büyük lokma sayılan Anadolu’nun tamamen işgali planlandığına göre; şimdiki hükümetin ıskat edilmesi, Meclis-i Mebusan’ın toplanıp ecnebi bir devletin ve bittercih Amerika’nın müzaheretini temin etmek üzere vakit geçirmeden bir karar alınması...” 

“Tam bağımsızlık mı? Manda mı?” 

Bekir Sami Bey, bir an evvel teklifin kabulünü istiyor, İsmail Fazıl Paşa da, “Mesele basitleşmiştir. Tam bağımsızlık mı, yoksa manda mı, kabul edeceğimiz pek ruhlu mesele budur ” diyordu.

Kongreye hazırlıklı gelen mandacılar ağır basıyordu. Mustafa Kemal Paşa, konunun Teklif Encümeni’ne gönderilerek orada müzakeresini önerdi. Mandacılara tek itiraz Raif Hoca’dan gelmişti: “Aceleye gerek yoktur, önce istiklaliyet ile manda arasında ne fark vardır? Onu öğrenelim. İstiklalimiz kaybolacaksa mandayı kabul edemeyiz” diye çıkışıyordu. Doğu delegelerinin derdi Ermenistan, batıdan gelenlerinki Yunanistan idi. Tartışmalar kızışınca “ihanet” sözleri telaffuz edilmeye başlandı. 

İsmail Fazıl Paşa tekrar söz aldı: “... Biz mandayı kabul ediyoruz da, istiklal istemiyoruz demedik. Eğer maksadımız bu ise, kendimizi vatan haini telakki ederim! Manda siyaseten olmaktan ziyade iktisaden memleketin kalkınması için muavenet demektir. Yanlış anlamalara sebep olduğu muhtıramızı çekiyoruz, hiç verilmemiş saydık...” 

Refet Paşa’nın “manda imanı” 

Mandacıların ağır toplarından Refet Paşa çok netti: “... Amerikan mandasından maksat, İngiliz mandasından kurtulmak ve milletlerin vicdanlarına riayetkar Amerika’yı kabul etmektir. (...) Biz bir istiklal-i tam isteriz! Fakat kendi başımıza yapabilecek miyiz? Bizi kendi başımıza bırakacaklar mı? (...) İzmir Yunanistan’da kalsa ve aramızda bir muharebe çıksa, düşmanımız Yunanistan’a vapurla asker getirebilir, acaba biz Erzurum’dan nasıl nakliyat yapabileceğiz? Biz İngiltere’nin elinde oyuncak olmamak için Amerikan mandasına muhtacız...”

Refet Paşa'nın konuşması çok olumsuz etki yaratınca, kürsüdeki Mustafa Kemal oturuma on dakika ara verdi. Ancak Refet Paşa sonraki celsede heyecanını hiç kaybetmemişti. Son cümlesi bile mandaya iman etmiş gibiydi: “... Eğer bu maruzatımla müzakerat-ı atiye için bir mukaddeme yapabildimse müteşekkirim...” 

Ehven-i Şerciler 

Manda yanlıları Vahdeddin yanlılarının İngiliz teslimiyeti karşısına Amerikan mandasını ehveni şer görüyordu. Amerika bize uzak İngilizler kadar sömürgeci değildi. Manda lobisinin en faal üyesi Wilson Cemiyeti üyesi Halide Edip, Mustafa Kemal’e sayfalar dolusu mektuplar göndermişti. Gazeteci Louis Edgar Browne kongreyi izlemek için gönderen de oydu. 

Ağır toplar kendine söz bırakmadığı için Rauf Bey hep dinlemede kalmıştı, kısa konuşmasında Mr. Browne’un düşüncesini kongreye açmakla yetinmiştir: “Kati karar vermeden evvel Amerika’dan bir heyet davet edelim, gelip hakikati görmelerini rica etmeliyiz...” 

Mustafa Kemal’in stratejisi 

Oturumları yöneten Mustafa Kemal, Rauf Bey’in bu teklifini oylamak zorunda kaldı ve teklif kabul edildi. Rauf Bey, hem mandayı savunmuş hem gerginliği tatlıya bağlamıştı. İlginç nokta mandacılığa kesin karşı olan Mustafa Kemal oturumlarda neden açık bir duruş sergilememiştir? Mustafa Kemal istemediği halde, mandayı açıkça reddeden bir karar neden çıkarılamadı? Anlıyoruz ki Mustafa Kemal, mandayı savunan ağır topları incitmeden, kongrenin selameti için onları sağduyuya davet etmiş, Amerika’dan bir heyet isteme kararıyla, taktik olarak “olmayacak duaya amin” denilmiştir. 

Kongre sonunda bir beyanname yayınlanmış, 16 kişilik de bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir: Seçilen bu Heyet-i Temsiliye, 12 Eylül 1919’dan TBMM’nin açılışına kadar kongrenin kararlarını yerine getiren icra ve yönetim organı olarak çalışmıştır. Aldığı kararlara bakılırsa yarı hükümet, yarı icra organı gibi çalışarak adım adım Anadolu’ya egemen olmuştur. 

Sivas kongresini iyi analiz etmek için o günlerde Sivas'a gelen General Harbord üzerinde de durmak gerekir. Kongrenin açıldığı günlerde General James G. Harbord da görevli olarak Anadolu gezisine çıkmıştı. Paris Barış Konferansı’nda Ermeni Delegasyonu Başkanı Bogos Nubar Paşa ile görüştükten sonra İstanbul’a gelmişti. Asıl görevi Doğu Anadolu’da bir Ermenistan kurulup kurulmayacağını, Amerika’nın karşılaşacağı siyasi, askeri ve ekonomik sorunları araştırmaktı.

Haydarpaşa’dan trenle hareket eden Harbord, Anadolu yaylasının ortasından geçerken, köylüler tırpanla ekin biçiyor, harmanlarda döven dönüyor, ama tek bir makinalı alet kullanılmıyordu. Yedi otomobil ve otuz kişilik konvoyuyla 13 Eylül 1919’de Mardin’e geldi. Malatya-Sivas üzerinden Ermenistan ve Batum’a geçecekti. 

General hayretler içinde 

General Harbord 20 Eylül 1919’da Sivas’a geldi. Kongre kapanmış Beyanname yayınlanmıştı. Kongrenin amacı ve liderlerini tanımak için, Heyet-i Temsiliye’yi ziyaret etti. 2,5 saatlik bir görüşmede tercüman olarak yanında Türkçe bilen Ermeniler ve Robert Kolej müdürü Hüseyin Pektaş vardı. Mustafa Kemal’in yanına mağrur giren Amerikalı General’in hayretler içinde kalacağı tahmin edilemezdi.

Sivas’ta iyi İngilizce konuşan, Amerika görmüş iki kişiyle karşılaştı. Birisi ne kan itibariyle Türk ne din itibariyle Müslüman, fakat vatanseverliği dillere destan bir Osmanlı vatandaşı oradaydı. Polonya kökenli bu vatandaş, Amerika’da maslahatgüzar ve büyükelçilik yapan Alfred Rüstem Bey idi (1862–1935). Diğeri de şu bizim Bahriyeli Rauf Bey centilmenimizdi... 

“İmkânsızı oynayan hayalperest General”

Yapılan görüşmede, daha çok Mustafa Kemal Paşa konuşmuş, General Harbord dinlemişti. Amerikan Kongresine sunduğu raporu, Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulamayacağı realitesini ortaya koyan tarihi bir belgedir. Raporunda ilginç cümleler bulunur: “Sarı saçları mavi gözleri nedeniyle Çerkez subayına” benzettiği Mustafa Kemal’i “imkânsıza oynayan hayalperest bir general” olarak tanımlar. Karşısında koskoca Britanya İmparatorluğuna kafa tutan maceracı bir general duruyordu. Hem etkileyici konuşuyor, hem duygularını açık ve net ifade ediyordu. Mustafa Kemal’in mandadan anladığı, en fazla “bir ağabeyin kardeşine öğüdü veya yardımı gibi bir şey” olmalıydı. General Harbord, bu genç Sarışın Paşa’nın Milli Mücadele ve ihtilal yolculuğunu maceraya benzetir. Konuşması arasında Mustafa Kemal’e şunu sormuştur:

– Ya başarıya ulaşamazsanız, sonu ne olacak? 

“Bir kuş gibi çırpınmaktansa…” 

Mustafa Kemal’in bu soruya cevabı, tarihin kucağına doğup onun memelerini emerek büyümüş doğu ikliminden şaşırtıcı bir karakterdi. Amerikan kurtuluş savaşında bile böyle bir örneği duymamıştı: 

“... Bir millet varlığını ve istiklalini korumak için düşünülebilen teşebbüs ve fedakârlığı yaptıktan sonra, muvaffak olamazsanız demek, o milleti ölmüş saymaktır. Millet yaşadıkça, fedakârlığa katlandıkça muvaffakiyetsizlik söz konusu olamaz... İngilizlerin avucunda bir kuş gibi çırpınmaktansa, şerefimizle çarpışarak ölürüz...” 

Mustafa Kemal’in bu sözleri generale eğer doğru çevrilmişse, Harbord’u büyüleyecek böylesi romantik cümleler bulunamazdı. Harbord Kongreye sunduğu raporunda, sadece Sarışın Paşa’ya değil, iyi İngilizcesi nedeniyle bizim İngiliz Koloneli Rauf Bey’e de sicil düşmüştür. Rauf Bey, Amerika seyahatinde Başkan Ruzwelt ile tanışma sahnesini anlatarak görüşmeyi renklendirmiş olmalı. Harbord, Başkan Ruzwelt ile tanışan bir bahriyeli ile Anadolu yaylasında karşılaşacağını tahmin etmemiştir. 

Mustafa Kemal’den muhtıra 

Mustafa Kemal – Harbord görüşmesi Heyet-i Temsiliye’nin 22 Eylül 1919 tarihli oturumunda da konuşulmuş, Karar Defterine aynen şu cümleler yazılmıştır:

“... Amerikan hükümeti tarafından Memalik-i Osmaniye ve Kafkasya’da tedkikat yapmak üzere gönderilen Ceneral Harbord heyeti Sivas’a vasıl olmakla, harekat-ı milliyenin maksat ve meşru gayesi, teşkilat ve vahdet-i milliyenin sebeb-i zuhuru, anasır-ı gayrı müslimeye karşı olan hissiyat, İngiliz propagandası ve icraat-ı hainanesi mufassalan ve müdellelen anlatıldı ve görüşülen şeylerin muhtıra halinde yazılarak avdetlerinde almak üzere Samsun’a gönderilmesi karargir oldu.”

24 Eylül 1919 tarihli ve Mustafa Kemal imzalı bu muhtıra, Kafkasya dönüşü Harbord’a verilmek üzere Samsun’a gönderilmiştir. Muhtırada, Milli Hareketin amaç ve gayeleri anlatıldıktan sonra, Osmanlı devletini parçalamak isteyen haksız işgalin kaldırılması ve yapılacak barışın bu topraklar üzerinde yaşayan halkın iradesine saygı gösterilerek kurulacağı ifade edilir. 

Hüküm cümlesi: Sivas Kongresi Sevr Antlaşması’nda parçalanması düşünülen Anadolu’nun birlik ve bütünlüğünü ve TBMM’nin açılmasını sağlamakla, Türk Milli Mücadelesinin temel taşı olmuştur. 

4 Eylül 2019 





Kaos içinde gezintiler



Çin Halk Cumhuriyeti “Yeni dönemde ulusal savunma” başlıklı bir rapor yayımlayarak uluslararası ilişkileri değerlendirdi, kendi çıkarlarını korumaya kararlı olduğunu açıkladı. ABD dış politika çevrelerinin dergisi The National Interest’te raporu değerlendiren bir yazı, “Gelmekte olan belaya hazırlanın: Uyarıldık”  notuyla bitiyordu. 


Rapora göre bu “yeni dönemi”, uluslararası ilişkileri “destabize” edici güçler, uluslararası stratejik rekabet, işbirliğinin yerini çatışma ve şikâyetin alması karakterize ediyor. 

Ben bu “yeni dönemin”karakterini, geleceğe ilişkin tanımlanabilir bir yapılanma belirtisi üretmeyen devinmelerin kaosunun belirlediğini düşünüyorum. 

Kutuplardan kutupsuzluğa 

Devletler arası ilişkiler egemenlik bağımlılık ilişkileridir. Bir devletler kümesinin, görece istikrarlı bir yapı kazanabilmesi için bir hegemonya ve hiyerarşi içinde adeta “dondurulması” gerekir. Bu düzenin hiyerarşisi içinde yerini beğenmeyenlerin, dışına çıkmak isteyenlerin bastırılmasına ilişkin savaşlar yaşanabilir. Kapitalizmin tarihinde biri Birleşik Krallık, ikincisi ABD merkezli olmak üzere iki küresel “düzen” yaşandı. Uluslararası ilişkililerin ABD merkezli Batı ve SSCB merkezli Doğu olarak bölünmesiyle de hegemonya ve hiyerarşi düzenini tanımlamak üzere “kutup” kavramı literatüre girdi. 

Doğu blokunun dağıldıktan sonra ABD merkezli bir tek kutuplu dünya önerisi Rusya, Çin, Avrupa ve birçok gelişmekte olan ülke tarafından reddedilince çok kutuplu bir dünya arayışı gündeme geldi. Ancak, güçlerin yükseliş hızı, dünya ekonomisindeki yapısal (yeni bir sermaye birikim rejimi doğuramayan) krizin getirdiği sarsıntılar, düzenli hiyerarşileri içeren kamplaşmalara izin vermedi. Böylece içindeki, kimi eski-yeni büyük güçlerle, adeta “herkesin herkese karşı” konuşlanmaya başladığı, ancak bir kaos kavramıyla tanımlanabilecek bir dünya düzensizliği şekillendi. 

Popülizm filan 

Bu uluslararası düzensizlik içinde, ulus devletlere ilişkin ve kaos üreten eğilimleri güçlendiren başka gelişmeler de var. Bu gelişmeler genel olarak, otoriter popülizmin yükselişi olarak tanımlanıyor. 

Ancak, popülizmin yükselişi, çok daha uğursuz, “yeni faşizmin” değirmenine su taşıyan bir olgu. Bir tarafında halkın, egemen düzenin çeşitli krizlerini (ekonomik, sığınmacılar, demografik ve kültürel sarsıntılar), etkilerini yönetemeyen seçkinlere yönelik tepkileri var. 

Diğer tarafta da, George Monbiot’un işaret ettiği gibi, krizlerin ürettiği “felaket kapitalizminden”vergilerden kaçarak, ayrıcalıklı rant olanakları bularak, tekel kârlarını konsolide ederek yararlanmaya çalışan “oligarkların”, bu olanakları sağlayacak, milliyetçi, yerlici, ırkçı, dinci liderleri ve hareketleri iktidara getirmek için halkın tepkilerini kullanma çabaları var. 

Herkes herkese karşı 

Bu dağılmaya düzen verebilecek bir “merkez”de yok. Örneğin, Çin yükseliyor, “Yol ve Kuşak” projesiyle, ucuz ve kolay borçlandırmayla adeta emperyalizmin artık çok iyi bilinen, gizlenemeyen yöntemleriyle kendine yeni etki alanları açıyor, bu alanları askeri konuşlanma noktaları olarak değerlendirmeye başlıyor, ama hemen tepki uyandırıyor. Çin’in yükselişi ve yeni nüfuz alanlarının çoğalması, ABD’de gerginlik yaratıyor. 

Ancak ABD’de Trump yönetimi, Batı ittifaklar düzenini, Avrupa platformu, Japonya ilişkileri üzerinden restore etmeye çalışmak yerine, uluslararası anlaşmalardan çıkıyor, aşırı sağcı, demagog liderleri destekleyerek Avrupa Birliği’ni destabilize ediyor. Aynı anda ABD karşıtı bir güç olarak yükselmeye çalışan Rusya da benzer yollarla AB’yi destabilize etmeye çalışıyor. 

Bu sırada Rusya, Pasifik’te ve Çin denizinde ABD’ye karşı denizde ve havada Çin’le birlikte devriye geziyor. ABD, NATO’dan yakınırken, Çin, Almanya Fransa gibi Avrupa ülkeleriyle ortak manevralar düzenliyor. Türkiye tüm itirazlara karşın S-400’leri alarak. Hem bir bağımlılık ilişkisinden öbürüne atlıyor, hem de NATO ve Batı ittifakına bir istikrarsızlık unsuru daha ekliyor. 

Bu resme kaos dinamikleri üzerinde bir “çarpan etkisi” yaparak, doğrudan gezegen üzerindeki yaşamın kendisini tehdit eden iklim krizini de eklemek gerekiyor.







Orman da ferman da halkın olmalı



Altına hücum için ormanın kalbine hançer saplanması; tarım arazilerine termik santral dayatılması; dünyanın en güzel göllerinden birinin betona açılması; deniz kıyısının mafyaya, deniz içinin midye, balık çiftliklerine teslim edilmesi… Liste uzayıp gider. Kaz Dağları’ndan başlar, Salda Gölü’ne uzanır. Özelliği nedir? Halkın ortak alanlarının zorla talana, paraya, özel çıkara açılmasıdır. 

Niye bu haberler yeniden çoğaldı? 
Ve ikincisi, nasıl mücadele etmek gerek? 

Konumuz bu. 

Kojin Karatani bir Japon düşünür; Dünya Tarihinin Yapısı adıyla dilimize kazandırılan kitabında, insanlık tarihi boyunca öne çıkan üç farklı ekonomik mübadele şeklinden söz ediyor. A tipi mübadeleyi karşılıklı dayanışma, yardımlaşma ve armağan kültürünün hâkim olmasıyla; B tipini, devletin ekonomi üstünde haraç/talan yöntemiyle giderek zorlayıcı güç haline gelmesiyle ve C tipini de kapitalist meta mübadelesi süreciyle ilişkilendiriyor. A tipine dayanışma ekonomisi, B tipine yağma/haraç ekonomisi, C tipine de “liberal” piyasa ekonomisi diyelim kısaca. 


Karatani’ye göre şartlar doğrultusunda biri mutlaka diğerlerinin önüne geçer. 

Deneyimlere bakıp akıl yürütelim biz de: Örneğin C tipi krize girince, aynı anda hem A tipini andıran/aşan, yani halkın kendi dayanışma ekonomisi inşasına dönük modeller; hem de B tipi, yani sermayenin otoriter devleti daha fazla göreve çağırdığı talancı ve haraççı ekonomi modeli öne çıkabilir. Mücadele giderek ikisi arasında, yani halkçı/dayanışmacı ekonomik deneyimlerle yağmacı ekonomi programı arasında gelişmeye yönelebilir. Bu sürecin sonunda ya halkçı modeller devletleşir (devletin genel programına taşınır) ya da devlet, talan ekonomisi ve haraç yoluyla sermaye adına zorlama vasfını pekiştirir. 


Bizde şu anda yeni kâr alanları arayan sermaye kesimi yine B tipi ile ilişkide. Çünkü kriz var. Devleti hem sermayenin krizdeki zararlarını üstlenmesi ve emekçinin hak arayışını bastırması; hem de hepimizin ortak varlığı olan alanları, hizmetleri zorla özel çıkara, piyasa ilişkilerine açması için yeniden göreve çağırıyor. Bunu yapanların tercihine “sermaye devletçiliği” diyelim.  

Bu arada, evet doğrudur, AKP devrinde B tipi hep etkendi; ama şimdiki krizde yeni sistemin otoriter destek ve olanaklarıyla giderek daha fazla yerleşiyor. Ve tek kişiye her şeyi fermanla tahsis etme yetkisi veren yeni sisteme kim ses çıkarmıyorsa, bilin ki bu modele, bu otoriterliğe mecburdur. 

Kaz Dağları’ndan Salda’ya 

İktidar niye bu programa yöneliyor? Yanıtı basit: Eldeki fabrikaları, tesisleri özelleştire özelleştire denizi bitirdiler; yerüstünde imar/inşaat rantı da durdu; şimdi bir de en büyük belediyelerin kaynaklarını yitirdiler. Öyleyse krizde ormana, kıyıya, tarlaya, bahçeye; eğitime, sağlığa, hepimizin ortaklıklarına daha çok yüklenmek zorundalar. Birlikte büyüdükleri sermaye gruplarının desteğini korumak için de buna mecburlar. Doğanın talanı da işte bu modelin içinde anlam kazanıyor. 

Saptama böyle; mücadele de buna uygun olmalı


Krizde haraç ekonomisinin yükü zam ve vergilerle halkın sırtına iyice bindirilirken, yerli-yabancı fark etmez, sermayenin ve iktidar sahiplerinin B tipinin yağma kısmına itiraz edenlere karşı halkı kazanmak için bir stratejileri var. Özellikle çevre mücadelelerini halkın gözünden düşürmek için, “yatırım yapıyoruz, Türkiye’nin gelişmesini istemiyorlar. İş getireceğiz, bölgenin gençlerine istihdam sağlayacağız. Okulları, camileri yenileyeceğiz; buna karşı çıkıyorlar” diyorlar hemen. 

Hiç değişmez. Öyleyse çevreci mücadelelerin de bir stratejisi olmalı. B tipi haraç/talan ekonomisinin karşısına, A tipini güncelleyerek aşan yerel dayanışma modelleri, kooperatif deneyimleri; özel çıkara hizmet etmeyen, ortak varlıklarımızı koruyup geliştiren ekonomik başarı hikâyeleri de koymak zorundayız. Sadece “çevreyi koruma” programı, B tipini aşmaya yetmez. 


Bugüne dek başarılı olan çevre mücadelelerine bir bakın; kazanan mücadelelerin çoğu çevre/doğa mücadelesi ile halkın ekmek mücadelesini birleştiren, bu ikisini ortak zeminde ilişkilendirebilen hareketlerin ürünü. Yerel bir çevre mücadelesini halkın ekmek mücadelesinin zararınaymış gibi gösterebildiğinde vahşi sermaye ve iktidar (özel çıkarcılar); çevre mücadelesinin halkın ekmek, yani geçim mücadelesinin parçası olduğunu kanıtladığında halkçı direnişler kazanıyor.

Kaz Dağları’ndan Salda Gölü’ne; Şirince ya da Munzur’dan Ünye-Fatsa maden sahasına uzanan geniş coğrafyada mücadeleleri birleştirecek zemin ve program ancak bu çerçeveden kurulur. 








‘Asya Yüzyılı’ ve G3



İçinde bulunduğumuz çağın en önemli gerçeği şudur: ABD’nin “21. yüzyılı Amerikan Yüzyılı yapma” hayali bitti. 21. yüzyıl, Asya Yüzyılı oluyor... Kuşkusuz emperyalist ABD bunu kolayca kabul etmeyecek, etmiyor. Çin-Rusya ortaklığına karşı ABDHindistan ittifakı kurmaktan, Çin’le “ortak liderliğe” kadar pek çok seçeneği önünde tutuyor. Fakat ABD açısından sorun şu ki, bu seçeneklerin birçoğu seçenek olmaktan uzak. 


Çünkü asıl mesele üretim meselesi ve “yaşlı kapitalizm”miadını dolduruyor. Kapitalist dünyanın merkezinde, artık insanlar umudu başka yerde arıyor: Sosyalizmde! 


National Interest’in yayımladığı Harris Poll araştırması önemli: 1981 ile 1996 yıllarında ABD’de doğan 23-38 yaş arasındaki “Y” kuşağı gençlerinin yüzde 49.6’sı, yaşamlarını sosyalist bir ülkede sürdürmek istiyor. Amerikalıların dörtte üçü sağlığın, üçte ikisi de eğitimin ücretsiz olmasını istiyor. 
Yani kapitalizm artık kendi merkezinde reddediliyor! 

ABD’nin Çin’e karşı müttefik arayışı


Aslında tablo ABD açısından sürpriz değil. Zira ABD’li uzmanlar daha 1990’ların başından itibaren Çin’le ABD arasındaki makasın kapanacağını görüyorlardı. Fakat bu kadar hızlı olacağını hesaplayamadılar. 1990’larda ekonomik büyüklükle ilgili makasın 2050’de kapanacağını hesapladılar, 2000’lerin başındaki hesaplarında bunu 2030’a çektiler. Fakat makas 2014’te kapandı! 


Şimdi ABD üretim, ticaret ve ekonomik büyüklükteki gerilemesini, çok önde olduğu silah gücüyle dengeleme arayışında! 


Stratejik düzeyde ise tablo şu: ABD, 1990’larda Çin’e karşı “daha geniş Batı” stratejisi uygulamak istedi. Çin’i dengeleyecek “daha geniş Batı”da Rusya olmalıydı: Rusya-AB ilişkileri, NATO-Rusya ortaklıkları denendi ancak olmadı. Tersine Rusya, Çin’le stratejik ortak oldu! 


ABD’nin işi artık daha zordu. Bu kez sadece Çin’e karşı değil, Çin-Rusya ittifakına karşı da terazide ağırlık yapacak bir müttefike ihtiyacı vardı.
O müttefik ise ancak Hindistan olabilirdi. Çin’e yetişen nüfusu ve hızla büyüyen ekonomisiyle Hindistan, “çok merkezli dünya”nın ABD, AB, Çin ve Rusya’dan sonra beşinci merkeziydi. 

Pentagon’un Hint-Pasifik strateji raporu


Soğuk Savaş boyunca ABD ya da SSCB kampında yer almayarak Bağlantısızlar Hareketi’ne liderlik eden Hindistan, aslında o konumuna yakın bir pozisyonda durabilmeye çalışıyor: ABD’yle de, Çin’le de iyi geçinmeye çalışıyor. 


ABD’nin Hindistan planına karşı hamle yapan Pekin ve Moskova, Yeni Delhi’yi tarihsel sorunlar yaşadığı Pakistan’la birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yaptı. 


ABD ise Hindistan’dan vazgeçme lüksüne sahip değil. Pentagon’un 1 Haziran’da açıkladığı “Hint-Pasifik Strateji Raporu”, daha adından başlayarak, bunun en somut örneği. Kavram olarak “Asya-Pasifik”i kullanan Pentagon, artık “Hint-Pasifik” kavramını kullanıyor.

64 sayfalık raporun özeti ise şu: ABD, kendi batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölgeyi “ABD’nin geleceği için en kritik bölge” ilan ediyor. Çünkü “dünyanın en büyük 10 ordusundan 7 tanesi Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.” 


Pentagon raporuna göre “ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin ise ABD’nin esas rakibidir. 
Ya müttefik? Rapora göre ABD’nin 2016’da “büyük savunma ortaklığı” statüsü verdiği Hindistan! 

G20’de iki G3


Japonya’daki son G20 Zirvesi, esas bu yönüyle önemliydi: Hindistan önümüzdeki dönemin büyük çarpışmasında nerede olacak?


G20’de o nedenle iki de G3 Zirvesi yapıldı: 


1. G3: Çin-Rusya-Hindistan zirvesi. 

2. G3: ABD-Japonya-Hindistan zirvesi. 


Kısacası iki G3’ün ortak bileşeni olan Hindistan’ın pozisyonu, büyük güçlerin büyük stratejilerinin en önemli sorunu olacak. ABD “kritik bölge”de duyduğu ihtiyaç nedeniyle, hem ŞİÖ’de hem de BRICS’te Çin ve Rusya’yla birlikte hareket eden Hindistan’ı yanına çekebilmek için çok uğraşacak.


18 Temmuz 2019







Kadın Üniversitesi



Cumhurbaşkanı ErdoğaJaponya’da görmüş, YÖK Başkanı’na da hazırlık talimatı vermiş. Konu, Japonya’daki kadın üniversitelerinin Türkiye’de de kurulması. Yeni sistemde halkın geleceğini ilgilendiren kritik kararların nasıl tesadüfen, planlama olmaksızın alındığına dair bir örnek daha.

Yabancı bir ülkedeki model niye alınır? Bir, aynı sorunlarla karşılaşıldığı için. İki, model o sorunlara çözüm olduğu için. Bakalım. 

Evet, Japonya gelişmiş bir ülke; ama en geri olduğu alanlardan birisi kadın-erkek eşitliği. Niye? Geleneksel toplum yapısında bir “kadın devrimi” yaşanmamış. Kadını evden çıkarma, hayatın her alanında görünür ve eşit kılma arayışı kök salmamış.

Bu, üniversite yaşamına da yansımış. Erkek egemen zihniyet, kadınları ev içi emekten sorumlu tutmak için eğitimden uzaklaştırmış. Kadın üniversiteleri de böyle bir aşamada açılmış. Demek ki kadının toplumsal yaşamdan ve eğitimden dışlandığı ortamda bu üniversitelerin kurulması Japonya toplumsal koşullarına göre olumlu bir hamleymiş.

Ancak sonuç vermiş mi? Vermemiş. Bir kere kadınlar genellikle iki yıllık mesleki eğitim programlarına ya da bakım hizmetlerine dönük alanlara yönlendirilmiş. Daha nitelikli üniversitelerin kapısı ise kadınlara neredeyse kapatılmış. Örneğin Japonya’nın önde gelen feminist aydınlarından Chizuko Ueno’nun aktardığına göre, bugün Tokyo Üniversitesi’nde kadın öğrencilerin toplam içindeki oranı hâlâ yüzde 20’nin altında. 

Yani bilimsel yetkinlik ve uzmanlaşma gerektiren alanlarda kadınlar hem eğitimden hem de istihdamdan dışlanmış. Bugün Japonya’da kadın doktorların oranı yüzde 20’yi zor buluyor. OECD ülkeleri içinde en düşük oran. Türkiye’de ise iki katı, yüzde 40. Yine Japonya resmi kurumlarının verilerine göre bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında çalışma yapanlar içinde kadınların oranı yüzde 15’i aşmıyor. Özetle, erkeklerle kadınlar arasında eşitsiz bir “mesleki işbölümü” oluşmuş.

Dahası, kadınlara dönük bu genel ayrımcılık geçen yıl bir skandalla açığa çıktı. Birçok tıp fakültesinin kadın öğrenci sayısını düşük tutmak için kendi giriş sınavlarında erkek adaylara fazladan puan eklediği fark edildi. Yani kadın üniversiteleri ayrımcılığı kaldırmadığı gibi, karma eğitim veren ve kendi sınavını yapan yükseköğretim kurumlarının kadınları dışlama pratiklerini teşvik etmiş.

Ya Türkiye? 

Gelelim bize. Bir kere bizde merkezi üniversite sınavı var. Dolayısıyla girişte ayrımcılık yok. Soru çalanlar ayrı elbette. İkincisi, Türkiye’de halkın çoğunluğu bu yapay ayrımları aşmış durumda. “Çocuğum okusun”, “iki çocuk okutuyorum”gibi cümleler kuran, yani geçimini bile çocuk okutmakla bağlı tanımlayan; kendi şartlarından daha iyisini çocukları görsün diye uğraşan fedakâr anne ve babalardan söz ediyorum. Bu durum istatistiklere de yansıyor. 

YÖK’ün 2018 raporuna göre Türkiye’de yükseköğrenim görmekte olan 7 milyon 740 bin öğrencinin yüzde 47’si kadın. Dahası, kadınların oranı artıyor. 2018 giriş verilerine göre üniversiteye yerleşen erkek öğrenci sayısı 745 bin, kadın öğrenci sayısı ise 747 bin. Yani kadın öğrencilerin sayısı bu yıl daha fazla. 

Gelelim üniversitelerdeki istihdam dağılımına. Yine YÖK’ün raporuna göre toplam 166 bin 225 öğretim elemanının yüzde 45’i kadın. Ve geleceğe dönük güzel veri de şu: 23 bin 866 erkek araştırma görevlisine karşılık, 24 bin 530 kadın araştırma görevlisi var üniversitelerimizde. Demek ki önümüzdeki yıllarda Türkiye’de kadın öğretim elemanlarının oranı, erkek öğretim elemanlarını geçecek. YÖK’teki istihdamın dağılımı da olumlu. YÖK İdare Faaliyet Raporu’na göre çalışanların yüzde 57’si kadın.

O zaman nereden çıktı bu “kadın üniversitesi”konusu? “Gençliği kaybediyoruz, bizim mahallenin çocukları dönüşüyor bu üniversitelerde, artık bize oy vermiyorlar; öyleyse onları ayıralım” düşüncesi mi? Böyleyse, tutmaz. Gençliğin sorunları, toplumun öncelikleri başka; bu gibi hamleler iktidarın halkın gerçek sorunlarından kopukluğunu göstermeye yarar sadece. İyisi mi vazgeçin; gerçek çözümleri konuşalım. 







EZAN MESELESİ

Prof. Dr. Niyazı Kahveci


EZAN MESELESİ 

Felsefi ve Bilimsel Analiz

“Lafa gelince, insanların söylediklerini dinleyin; onlara göre kendi dinsel inançları kadar kesin bir şey yoktur. Onların hayatlarını inceleyin; bu kişilerin en küçük bir inanç beslediklerini göremezsiniz bile!”  D. Hume

Ezan hakkında teolojik ve bilimsel teknik bilgi vereceğiz ve biraz da felsefe yapacağız.

İSLAM’DA EZAN 

Kuran’da ezan okunmasına dair bir tane ayet yoktur. Hatta Kuran’da ezan kelimesi bile yoktur. Peygamber, ezanı, insanları camiye çağırmak için değil, namaz vakitlerini belirlemek için sadece tek yerde ve bazen okutmuştur. Çünkü camide ve imamın arkasında ibadet yapmayı farz yapmamıştır. O zamanlar ezan vaktini belirleyecek uzmanlar bulunmadığından bu işi Peygamber yapıyordu. Nitekim fıkıh kitaplarımız ezanın “ilam” yani vakti bildirmek için olduğunu söylerler. Yine ezan, namazın geçerli olmasının farzlarından olmadığı gibi sünnetlerinden dahi sayılmamıştır. Ezansız namaz caizdir.

“Kuran’ın ezana vermediği önemin kat kat fazlasını Türkiye neden veriyor?”

Ezan Kelimesi 

Ezan kelimesi Kuran’da olmadığı gibi, Arapça da değildir. Aramice ve İbranice “ezna” kelimesinden gelir ve Akkadça “uznu” kelimesi ile eş kökenli ve eş anlamlıdır; kulak vermek, dinlemek demektir. Akkadça dili; Arapça, İbranice, Aramice ve hatta Sanskritçe (Hindu) dilinin atasıdır. 

Minare 

Kuran’da ve Hadislerde minare kavramı yoktur. İslam’da mabette ve cemaatle ibadet ifa etmek farz yapılmadığından, insanları mabede ve cemaate davet etmek amacıyla Kuran’da ne ezan ne de minare kavramı vardır. Peygamber, minare inşa etmemiştir.

Minarenin anlamı, ateş (nâr) yakılan araç ve yer demektir ve ateşetapanlar (Mecusiler)ın ateş yakmak için yaptıkları bir araçtır. Minare şerefelerinde ateş yakarlar ve önünde secdeye gidelerdi. Müslümanlar daha sonraları ezan okudukları minareyi ateşetapan Mecusilerden almışlardır. Dolayısıyla minare inşa etmek ve minarelerde lamba yakmak, şerefeleri aydınlatmak, ateşetapanların dinine hizmet etmektir. Namaz kelimesi de Ateşetapanlardan alınmıştır. Farsça olan namazın anlamı; ateşin önünde eğilmektir.

Osmanlı ve Ezan 

Ezanı siyasal sembol yapan Osmanlı’dır. Osmanlı, fethettiği ülkelere kendi kimliğinin damgasını ezanla vurabiliyordu. Ancak böyle bir çözüm bulmuştu. Ezanla birlikte namazı ve camiyi götürüyordu. Çünkü asimile etmek için onlara götüreceği kendi ürünü hiçbir felsefesi yoktu. Osmanlı için aslında önemli olan namaz değildi. Onun için önemli olan minare idi. Çünkü minare ile, diğer ülkelerden görünürde ayrışıyor ve oralara kendi damgasını vuruyordu. Ezanın kutsal olduğuna dair Kuran ve Hadislerde bir mesnet yoktur. Bir kere ezan Kuran’da yoktur. Kuran’da kutsal olduğu söylenmeyen şey kutsal olamaz. Ezana inandığı için, ezan bahanesiyle, hiç kimse kendisini kutsal yapamaz.

“Ezanı İslam değil, Osmanlı kutsallaştırmıştır.” 

Paranoya 

Osmanlının, fethettiği ülkeleri Müslümanlaştırmak amacıyla kullandığı ezanı Türkiye, zaten Müslüman olan kendi milletini Müslümanlaştırmak için kullanıyor! Ülkenin her yerine bayrak asmak, ülkenin Türkiye olmadığına dair paranoyanın ve Türkiye yapılması çabasının göstergesidir. Aynı şekilde ülkenin her yerinde aşırı bağırmalarla ezan okumak da ülkenin Müslüman olmadığı paranoyasını ve Müslüman yapma çabasını taşır. Bunlar saçmalıktır. Bir üke ne bayrakla ülke olur ne de ezanla Müslüman olur. Bunlar kafa ile olur. Kafa ile yapılamama, ağızla ya da sembollerle telafi edilir.

Sala 

Ölüler için okunan sala ne Kuran’da ne de Hadislerde vardır. Hz. Peygamberin vefatından sonra uydurulmuştur. Müslümanlar, salayı çan çalmaktan almışlardır. Çan çalmak da genellikle kötü bir haberi topluma bildirmek içindi. Fakat çan çalmada kötü ruhların kovulduğuna da inanılırdı. Antik çağ krallıklarında, vatandaş öldüğünde şehir merkezinde çan bir kez, eşraftan biri ölürse çan iki kez, büyük bir devlet adamı ölünce üç kez, Kral öldüğünde dört kez çalardı. Bir felaket olduğunda çan yedi kez ve uzun uzadıya çalardı. 

“Türkiye antik bir pratiği, şimdi din formu ile uyguluyor.” 

Antikçağ insanlarının kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ve dar akıl çaplarıyla ürettikleri unsur ve motifleri çağımızda sürdürmeye çalışmak boşuna uğraşıdır ve hiçbir şey üretememekten dolayı kendini inkardır. Bu çağın insanı bu çağa göre kendi ürünlerini üretmesi gerekir.

Felaket ve Ölüm Çığırtkanlığı 

Sala, peygambere salat ve selam vermektir. Bir kişiye selam, başkalarına bağırarak verilmez, o kişiye doğrudan ve sessizce verilir. Aslında felaket ve ölüm çığırtkanlığı için peygambere selam alet ediliyor. Peygamberin bugün okunduğu biçimde kendisine selam verilmesini istemesi mümkün değildir. Çünkü kendisinin hayatta iken böyle bir uygulaması yoktur. Hatta bu tür uygulamalar Yahudilik ve Hristiyanlıkta mevcut idi ve peygamber bu çeşit ayinlerin ve dini törenlerin hepsini kaldırmıştır.

Yahudilik’ten esinlenerek Cuma akşamları ve sabahları Cuma namazına çağırmak amacıyla ölü haberi verir gibi “sala” okunmaktadır. Halbuki Cuma ölüm değil, diriliş içindir. Ama yaşatmayı bilmeyenler ölümü satarlar. Bir bakıyorsunuz, biri aniden sala bahanesiyle, eline mikrofonu alıp ulu orta, vakitli vakitsiz, ekolu ve stereolu sesi sonuna kadar açılmış hoparlörlerle formatsız, fütursuz bağırmayla sala diye, “aaaaaaahhh” ve “eeyyyyyy” naraları atılıyor. Bu naralardan, saladaki hiçbir kelime duyulmuyor. Kanunda suç olduğundan hiç kimseye bağıramayan kişi, bağırma ihtiyacını sala ile gideriyor. Dinde yeri olmayan bu sala okunuş biçimiyle insanları rahatsız etmek dinde haram, kanunda suçtur. Haram ve suç olan anormal bir eylemin dine reva görülmesi, o dinin normal olmadığını söylemektir. Dini bu duruma düşürmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Şimdi İstanbul gibi büyük metropol şehirler ezanın ve salanın ilkel okunuş biçimiyle bu çağda eski köylere dönüştürülmüştür. Üstelik kanunda suç yapılmış olmasına rağmen hoparlörle her tarafı gürültü kirliliğine boğarak.

“Bugün Türkiye’de ezanın ve salanın okunuş biçimindeki bağırma, insanlık çizgisinin çağımız kesitine göre çok ilkel kalmaktadır.” 

Asıl Önemli Olan Simgeler Değil, Erdemdir 

Erdem (virtue, fazilet), akılla düşünmeyle elde edilen bir kalite durumudur. Kuran, erdemi “birr” kelimesi ile ifade eder. Kuran’a göre, tanrının ismi ve kıble gibi maddi simgelerin dahi değil, zihinsel bir kalite olan erdemli edimsel sonuçların önemli olduğunu kıble ile ilgili konuda şöyle söyler: “Erdem (birr), yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl erdem, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyene ve kölelere verenlerin; salatı ifa eden, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” Bakara, 177.

 MÜZİK BOYUTU 

Semitik dinlerde Kutsal metinlerin müzikle okunması işlemini Yahudiler icat etmiştir. Hatta onlar, Hindulardan almışlardır. Daha sonra Hristiyanlar almıştır. Müslümanlar da kendilerini onlara uydurmak amacıyla bu işlemi uygulamışlardır ve halen uygulamaktadırlar.

Teolojik Açıdan Kutsal Metni Müzikte Kullanmak 

Hz. Peygamber döneminde kutsal metinlerin müzikle okunduklarına dair tarihsel kayıt mevcut değildir. Hatta Hz. Peygamber, kutsal metinleri mesajı iletmek amacıyla bir söylev, söylem ve nutuk olarak okumuş ve okutmuştur. Üstelik o, Yahudilerin ve Hristiyanların Kutsal metinleri müzikli okuma geleneğini sonlandırmak istemiştir. Kutsal metinleri müzikli okumak, İslam’ın kabul etmediği bir şeydir. Allah’ın kelamını beste ve güfte malzemesi yapmak, hiç kimsenin haddine değildir.

Nağme, Ezgi, Teğanni 

Arapça “teğanni” nağme yapmak demektir. Teğanniye, Türkçede ezgi denir.  Teğanni, sesi hançerede tekrarlayıp çeşitli sesler çıkarmaktır. Teğanni, kelimelerin yapılarını bozar. Teganni ile kelimeleri bozarak okumak dinen caiz değildir ve namaz bozulur. Lokman suresinin 6. âyetindeki “lehv-el hadis” ifadesini, başta büyük müfessir İbni Mesud ve diğer alimler teğanni olarak tefsir etmişlerdir. Ezanı, zikri, duayı ve Kuran’ı teğanni ile okumak yani onu ezgi malzemesi yapmanın ittifakla haram olduğu “Bezzaziyye” adlı eserde yazılıdır.

Ses ile okunan kelimenin, anlamı ile arasındaki kopukluk, anlamın başbelasıdır. Ses, okunan kelimenin anlamıyla uyumlu olmak zorundadır. Ses ile anlam arasında kopukluk doğurmak, anlamın katilidir. Kur’ân-ı Kerimi, ezanı, mevlidi teğanni ile aşırı uzatarak okumak, manayı bozuyor ya da değiştiriyor. Meselâ “Allahu ekber”, “Allah büyüktür,” demektir. Harfi uzatarak “Aaaallahu ekber” şeklinde okunursa, “Allah acaba büyük müdür?” demek olur ki, böyle söylemek, fakihlere göre küfürdür.

Türkiye 

Türkiye, müziği değersiz ve haram sayar ama müzikli Kuran ve ezan okumayı eleştirmeyi de haram sayar. Bu durum, kolektif çelişkidir. Hem müziği değersiz görmek hem de Kutsal ve ilahi metinleri müzikle okumak ve eğlence malzemesi yapmak büyük bir çelişkidir. Hem Kuran’ın kitabını belden aşağıya koymamakta aşırı ısrar edip hem de belden aşağı işler olarak gördüğü müzik malzemesi yapmak da çok büyük çelişki, antinomi ve oksimoronluktur. Allah’ı ve mesajını müzik düzeyine indirgemek en büyük inançsızlıktır. Bu nasıl imandır?

“Türkiye eğlenceye düşkündür, her şeyi eğlenceye dönüştürerek uygular,” şeklindeki sosyolojik tespit gereği, ezanı da ulusal çapta bir açıkhava müzik konseri olarak görür. Hem müzik ihtiyacını karşılıyor hem de sevap alıyor. Yani “Hem sevap hem kebap duble menfaat.” Güzel sesli müezzin arar. Böylece ibadetleri nefsini tatminle bu dünya zevki almak için kullanır. İlahiler ve kasideler gibi litürjilerde bu durum daha bariz görülür. Osmanlı’da savaşa mehter müziği ile gidilmesi, toplumun müzikçi karakterine dayalıdır.

Sahne ve Stüdyo 

Ezan okuyanlar minareleri, kürsüleri, minberleri, mihrapları, sanatlarını icra ettikleri kişisel sahnelerine ve stüdyolarına dönüştürmektedirler. Nitekim bazı kurnazlar, diğer ezanlar bitince ezan okuyorlar.

“Bağırmak ezan okumak değildir. Ezan okumak başka, metalik gürültü başka şeydir.” 

TECVİT İLMİ AÇISINDAN 

Uzatma Süresi 

Her dilin yazılış, telaffuz ve okunuş kuralları vardır. Bu kuralar, kelimelerin anlam kaymasına uğratılmalarını önlemek amaçlıdır. İslam’ın kutsal metinlerinin okunuş biçimi ile ilgilenen ilim dalı Tecvit’tir. Harflerin çıkış yeri, sıfatı, uzatma süresinin miktarı, genişlik veya darlığı, birleştirme ve ayırma, kalın ve ince vurguları gibi konular bu ilmin konularıdır. Tecvit, kurallı okumadır. Yani Arapça kutsal metinler, Tecvit kurallarına göre okunmak zorundadır. Bu kuralları ihlal, harflerin zatının tahrif edilmesine ve sıfatının değişmesine neden olacağı için namazın bozulma nedenidir. Tecvitte bir harfi en fazla uzatım süresi “dört birim”dir. Allah lafzındaki “a” harfi, meddi muttasıl olduğundan ancak bir birim uzatılabilir. Yani “a” harfi çıkarılacak kadar uzatılabilir. Şu anda okunan ezanlardaki uzatma süreleri, bu sürenin en az yüz mislidir. Bu uzatma haramdır ve günahtır.

Şimdi bir ülkenin müzik özelliklerini ve dininin tecvit ölçülerini taşımayan bir müzikle okunan ezanla bu çağda insanlığa verilen imajın ne olacağını düşünün. DİB Başkanı, Diyanet TV’de tecvit dersleri verdiriyor. Kim bilir kaç bin lira harcıyor ders için? Ama kaydettirdiği ve merkezi okuttuğu ezan kasetinde, yine kim bilir kaç bin lira ödedi okuyan kişiye, uzatmaları yüz elif miktarı yaptırıyor. İslam’ın kurallarını DİB Başkanının ihlal ettiği ülkede Diyanet’in, doğru İslam’ı anlattığından söz edilemez.

EZANIN OKUNUŞ BİÇİMİ 

Bugün Türkiye’de ezanın okunuş biçimi, İslam kaynaklarına göre haramdır.

Peygamber Döneminde Ezanın Okunuş Biçimi 

Peygamberin, ezanın, doğal insan sesini arttıran boru ile okunmasını ve metal bir şeyin kullanılmasını yasaklamıştır. Bunun nedeni, ezanı kamusallaştırmamak ve başkalarını din nedeniyle rahatsız etmemek amaçlı olmasıdır. Hz. Peygamberin kutsal metinleri teğanniyle okuttuğuna dair tarihsel kayıt mevcut değildir. Hatta Hz. Peygamber, hem teganniye karşı olmuş hem de kutsal metinleri mesajı iletmek amacıyla bir söylev, söylem, hitabet ve nutuk olarak okumuş ve okutmuştur. Peygamber döneminde ezanda cümleler tek okunurdu. Mesela bir kez “eşhedu en-lailahe illallah” denirdi. Emevilerle birlikte çift yapıldı.

“Hz. Peygamber, doğal sesi artırdığından ve bağırmaya neden olduğundan ezanın boru ile okunmasını yasaklamıştır.”

Kuran ve Bağırmak 

Bugün ezanda en önemli yapılan iş bağırmaktır. Hatta ezan, bağırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bağırmaksızın okunamaz mı? Kuran bağırmayı yasaklamıştır: “Yürüyüşünde mütevazı ol! Sesini alçalt! Şüphesiz ki seslerin en çirkini eşek sesidir.” Lokman, 19. Bağırmaya, anırmak demektedir. Şimdi böyle söyleyen Allah, kendisinin isminin ezanda da olsa bağırılarak okunmasını istemesi imkansızdır. Normal konuşmada yasakladığı bağırmayı ezan okumada haydi haydi yasaklar.

“Türkiye’de ibadetler, Hinduzimin ve Manheizmin ritüellerine, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın ayinlerine dönüştürülmüştür.”

Türkiye’de ezanın okunuş biçimindeki bağırmanın ne dinde ne hukukta ve medeniyette ne de ahlakta meşruiyeti vardır. Bugün ezan bahanesiyle bağırmak yapılmaktadır. Sultanahmet ve Üsküdar gibi meydanlarda birbirine karışan ve kulak zarını yırtarcasına yüksek sesle birden çok çok düello şeklinde okunan ezan bağırmalarını duyan turist, bir taraftan kulaklarını tıkarken diğer taraftan yanındakine, “Bunlar ne satıyorlar?” diye soruyordu.

“Bir insan, kirli düşüncelere sahip olduğu için utanmaz. Onu bir başkasının, o kirli düşüncesini bilme ihtimali utandırır.” Nietzche

Kuran’a Saygı 

Kuran, ezanın okunmasına değil de Kuran’ın okunmasına saygı gösterilmesini ister. Araf Suresi, 204. ayette şöyle der: “Kuran okunduğu zaman, onu dinleyin. Susun! Ki merhamet edilesiniz.” Bu ayete dayanarak Fıkıh Kitapları; Kuran okumanın sünnet ama o duyulduğunda onu dinlemenin farz olduğunu belirlediler. Şimdi hoca caminin içerisinde bağırarak Kuran okuyor. Bu bağırmasını hoparlörle de dışarı veriyor. Sanki camiyi mahalledeki kendi stüdyosu veya sahnesi olarak görüyor. Dışarıdaki insanlar bu okunan Kuran’ı dinlemiyor. Bu durumda dinlemeyen ve onu okuyan günahkar oluyor.

Toplumda şu çelişki de vardır: Toplum, bir Kuran ayetini tuvalete sokmayı büyük günah görürken, dışarıya hoparlörle verilen Kuran’ın tuvaletlere kadar girmesine ses çıkarmaz. Çünkü bunda kendi egemenliğini topluma dayatma çıkarı görür. Halbuki Osmanlı, Kuran’ın, ezanın ve salanın, caminin tuvaletinde bile duyulmamasına dikkat ederdi. Cami tuvaletleri minarelerin tam zıddı tarafta yapılmışlardır. Şimdiki ezan, sala ve Kuran, okurken aşırı bağırma yoluyla sadece caminin değil, ülkedeki bütün evlerin tuvaletlerine sokulmaktadır.

“İslam’a göre; Kuran, ezan ve sala gibi kutsal metinler, müzikli değil hitabet, söylev, söylem ve nutuk üslubuyla okunmak zorundadır. Hiç kimse kutsal metinleri müziğin güfte ve beste malzemesi yapamaz.”

Ezana Saygı 

Yapmacık-Sahte Saygı 

Ezana saugı diye bir konu yoktur Kuran’da. Fakat ülmeizde ezana saygı konusunda da çelişki vardır. Mesela saygı göstergesi olarak ezan okunduğunda susulur ve dinlenir. Fakat geleneğimizde sayggı göstermek, ayağa kalkmakla olur, tıpkı İstiklal Marşı dinlerken yapıldığı gibi. Ama ezan okunurken hiç kimse ayyağa kalkmıyor. Ayrıca kamuoyunun önünde iken ezan okununca susuluyor. Kapalı kapılar arkasında iken susulmuyor. Bu saygıya yapmacık-sahte saygı denir. Din samimiyet ve ciddiyet ister. Her şeyin cıvığını çıkartanlardan dindarlık olmaz.

“Kuran okunurken susmayan kişi, ezana saygıdan söz edemez.”
“Kuran’a saldırılınca ses çıkarmayanın ezana saygısızlıkta söz edemez.”

DİL FELSEFESİ AÇISINDAN 

Harfin, Kelimenin ve Anlamın Öldürülmesi 

Kelimedeki sesli harflerin “aaaaııııııaaaııııııaaaaaaııııaaaa” diye kıvırılıp uzatılarak söylenmesine felsefede, hecelerin bölünmesi nedeniyle “harfin ve kelimenin öldürülmesi” adı verilir ve adın sahibi olan kişiyi anlamsızlaştırır. “Allah” kelimesini, “Al ve ah” olarak iki heceye ayırıp “Al” hecesini bırakıp “ah” hecesini uzatarak okumak, “Allah” ismini öldürüyor ve dolayısıyla anlamını yok ediyor. Kelimeler ve harfler, aşırı uzatma nedeniyle kendi içerisinde morfemlikten uzaklaştırılır, diğer harflerle koparılıp hece ve kelime oluşu bozulur. Bağırmak ve aşırı uzatmak, kelimenin anlamını ve temsil ettiği kimliği öldürür. Kelimeyi öldürmek, öldürülen kelimeyi gerçekliğin dışına atmaktır. “Allah” kelimesinin aşırı uzatarak ve bağırılarak okunması, onun gerçeklikliğini öldürmektir.

KANUN AÇISINDAN EZANIN OKUNUŞ GÜRÜLTÜSÜ 

Devletimiz, çağdaş insanlık felsefesini, hem Anayasa’ya hem medeni hukuka almıştır. Anayasamızın 56/1. maddesine göre “herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”  Yine 17. maddesinde “herkes, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Maddeler, sadece ezana inananları değil, ona inanmayanları da içerir.

Benzer bir düzenleme, “Gürültü” başlıklı 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 22. ve 36. maddelerinde yer almaktadır. Buna göre; “Başkalarının huzur ve sükûnunu bozacak şekilde gürültüye neden olan kişiye, elli Türk Lirası idari para cezası verilir.” 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “Kişilere Karşı Suçlar” başlıklı ikinci kısmının yedinci bölümünü oluşturan “Hürriyete Karşı Suçlar” arasında 123. maddede kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu düzenlenmiştir. 183. maddesinde düzenlenen gürültüye neden olma suçu da şu şekildedir: “İlgili kanunlarla belirlenen yükümlülüklere aykırı olarak, başka bir kimsenin sağlığının zarar görmesine elverişli bir şekilde gürültüye neden olan kişi, iki aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.”

Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 14’üncü maddesinde, “şehir ve kasabalarda gerek mesken içinde ve gerek dışında her ne suretle olursa olsun civar halkının rahat ve huzurunu bozacak surette gürültü yapanlar polisçe menolunur,” seklinde fıkra vardır.

Çevre ve Orman Bakanlığı, 4 Haziran 2010, Cuma, Sayı: 2760 ile “Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği”ni çıkarmıştır. Bu yönetmelikte Diyanet’e de ezan okumada kanunlara uyulmasını sağlama yükümlülüğü getirmiştir (Madde 8b). “Diyanet İşleri Başkanlığı; dini tesislerde ses yükseltici kullanımından çevreye yayılan sesin kontrolüne ilişkin esasların belirlenmesiyle, ilgili hususlarda gerekli tedbirleri alır.” Maddesi ile Diyanet’e ezanların gürültü rahatsızlığını önlemesi görevini vermiştir.

Fakat Başkan, İslamistliği ve belli kesime yaranarak kişisel çıkar elde etmek gibi nedenlerle, milyonlarca insanın rahatsız edilme günahını ve suçunu hiç sıkılmadan bu görevini ihlal ederek işlemektedir. DİB Başkanı suç işliyor, bürokratik anarşik davranıyor; kanun, nizam dinlemiyor. Fakat Türkiye’de din adı altında suç işlemek erdemlik görülüyor.

Şimdi bir devlet düşünün; bağırmayı kanunlarda suç yapmış, otogarlarda ve semt pazarlarında çığırtkanlığı yasaklamış ama hoparlörlü ezanla çığırtkanlığı kendisi yapıyor. Bu çelişki, kendi kendini inkardır ve suç işlediğini itiraftır.

“Bugün Türkiye’de ezanın okunuş biçimi, ezanı ezan olmaktan çıkarmaktadır.” 

DESİBEL AÇISINDAN 

Desibel, ses şiddeti birimidir. Sesin hava ile yayılmasında havadaki gaz moleküllerinin titreşimi ile atmosferik basınçta meydana gelen değişiklik, ses şiddeti olarak adlandırılır. Birimi desibel (dB)dir. 80 dB, yüksek sesle konuşmadır. 90 dB, kuvvetlice bağırmadır. 140 dB ağrı eşiğidir. Ses seviye üst sınırı 85 dbA’dır. İstenmeyen düzeydeki sese gürültü denir. 80 db gürültüdür ve bu aşıldığında kulak koruyucuları kullanılmalıdır. Normal insanın konuşması 50-60 desibel gücüne eşittir. Ezan ve sala, en az 200 desibelle okunuyor. Kanun, 90 dB’in aşılmasını yasaklıyor.

Dış faktörler de ayrıca, ses dalgalarının hızı üzerinde bir dizi etkiler yaratır. Örneğin rüzgar, sesi uzaklara taşır. Gece ve gündüzün sıcaklık farkları da ses dalgalarını etkiler. Bir tek ezan böyle hava şartlarında en az on kilometrelik bir alanda etkili oluyor. Her kilometrede bir ezan okunduğunda doğan ezan gürültü kirliliği tahammül edilmez hal alıyor.

SONUÇ 

Bugün Türkiye’de okunan ezan biçimi Kuran, Hadis, Fıkıh ve Felsefeye göre ezan değildir. Okunan ezanda ezanın kelimeleri kaybolmakta sadece formatsız nağmelerle, hoparlörle aşırı bağırılarak kamusal alanda metalik gürültü kirliliği yapılmaktadır. Bağırma, kanunlarımızda da suçtur. Neden bu kanunu çıkaranlar, bu kanunu ihlal ederek aşırı bağırtmaktadırlar?

Bugün Türkiye’de namaz değil, ezan önemlidir. Halbuki Kuran’a göre ezan değil namaz önemlidir. Devlet eliyle, namazın sünneti dahi olmayan ezanı dinlemek herkese dayatılıyor ama asıl farz olan namazın ifası dayatılmıyor. Neden?

Şu iki sorunun cevabı var mıdır acaba: 

Türkiye’de neden devlet ezan okutur?
Neden böyle uzatılarak ve bağırılarak ezan okunur?

Türkiye, ezanı siyasal amaçla kullanır. Egemenliğini, insan ürünü kafasal ürünlerle egemen kılma beceriksizliğini, Allah vergisi doğal aygıtlar olan ağız ve sesle telafiye çalışır. Amaç, ezan okutup insanların namazlarını kılıp öbürdünyalarını kazanmaları değildir. Bu nedenle amaç, ezan okutmak değildir. Çünkü öbür dünya ezanla değil, namazla kazanılabilir, farz olan ibadet namazdır, ezan değil. Amaç, insanların öbürdünyalarını kazanmaları olsaydı ezan değil, farz olan namaz kılınması dayatılırdı. Neden farz olan namaz kılmak dayatılmıyor da sünnet dahi olmayan ezan dayatılıyor? Amaç, ezan bahanesiyle ağızla bağırarak egemenliği, zaten Müslüman olan kendi halkı üzerinde sürdürerek bu ülkenin budünyasını yemektir.

“Gâvur (!) icadı mikrofon ve hoparlörle aşırı bağırabilmek olmasaydı, ezan bu denli önemli olmayacaktı. Amaç ezan değil, bağırmaktır.”

Kuran, ezan okunmasını emreden bir tane dahi ayet içermez. Ama yolsuzluk ve hırsızlık yapmamak, haksız kazanç elde etmemek gibi ahlaki konularda yüzlerce emri vardır. Neden bu emirler icra edilmez de ezan edilir? Aslında Kuran, ezan yerine günde beş kez minarelerden bu ahlaki emirleri içeren ayetlerin okunarak kolektif bilinç yapılmasını ister.

Ezan adı altında bir kaşık suda fırtına koparmak, kendi kendine gelin güvey olmaktır. Allah’ın vermediği önemi ezana vermektir. 

“Ezan adı altında bir kaşık suda fırtınalar koparılıyor.”

Bırakalım bu, ağızla yapılan lüzumsuz, hem Allah hem de insanlık katında değersiz şeylerle enerji ve kaynak israfını bırakalım. Bir an önce her alanda değeri olan çağdaş kafasal ürünler verebilecek şekilde çağdaş akıl çapına ulaşalım. Yoksa değil var olmayı sürdürmek, milletin karnını bile doyuramayız. Asıl “Beka” sorunu budur.

“Lafla peynir-ekmek gemisi yürümez.”
“Bütün ağız kavgaları, ülkeyi yemek kavgalarıdır.”
“Herkes giderken Mersin’e biz gidiyoruz tersine.”
“Gelenekssel din, cehaletin sığınağıdır.” Spinoza
“Yanlış ve yalan, sürdürülebilir değildir.”
“Gerçekler geç ve güç ama güçlü ve kalıcı ortaya çıkarlar.”


14 Mart 2019