Sayfalar

Türkçe sözcüklerle sayıları saymak!..


GÜNÜMÜZDE KULLANDIĞIMIZ DİZGEYE GÖRE SAYMAK (1)

İlk önce ilkeleri koyalım.

Sayılacak nesneler ve ölçüler doğanın içinde bulunurlar. Ölçüler ve ölçenler, varlık olarak (sağlığı; elleri, parmakları, yüzleri, ağızları, dilleri, dişleri, gözleri, kulakları, burunları, ayakları ve onuru; erdemi, güvenilirliği, bilgisi, görgüsü) eksiksiz olan ve yanlış yapmayan kişilerdir.

Bu kişiler, bir iş ve eylemde sayılacak ve ölçüleceklerle yan yana geldiğinde sayıları belirten sözcükler ortaya çıkar.

İş ve eylem gerek somut, gerekse soyut olsun, sözcükler nitelikli bir anlam kazanır ve sonra niceliğe dönüşürler. 

Saymak işi başlangıç aşamasında, bugün kullandığımız dizge biçiminde ortaya çıkmış olsaydı yalnızca toplama işlemi gelişirdi. Yaşam alanlarının öğesi olan dört işlem ile sayma arasında bir birini türeten bağlar vardır. “Aritmetik” adı içinde düzgün olmayan bir dizgedir. 

Yeri gelmişken sayılarla ilgili Türkler’in tarihinden örnekler verelim. 

Orhun yazıtlarında: Bilge Kağan; “Men tokuz yegirmi yıl Şad oturdum, tokuz yegirmi yıl Kagan oturdum” der. (On dokuz yıl Şad’lık, on dokuz yıl Kağan’lık yaptım diyor.) Dokuz yirmi eder yirmi dokuz, on eksilt eder on dokuz. O dönemde “dört” ve kırk sayılarını belirleyen sözcükler bilinmediği için bir … on dizgesi tam değil. On bir, on dokuz, yirmi bir, otuz bir … de söylenemiyor. Neden? Adları yok. “Otuz artuki üç” otuz+üç söyleniyor. “Yedi yirmi” on yediyi, “üç otuz” yirmi üçü belirtiyor.

Türkçe’de sayılar, dört ve kırk’ın adı konduktan sonra süreç içinde boşluklar doldurularak dizge durumuna gelmiştir. 

Sayılacaklar ve ölçüler doğanın içinde var demiştik, bizi beklemekteler. 

Mevlana gibi saysak (1, 2, 5, 999, 1000 Dizgesi)(2)  ömrümüz yetmez, Yunus gibi sayalım. 

Önce gerekli sayıları; Yunus Dizgesinden (1, 2, 10 . 100 . 1000) alalım. 

Bielbirekikielbiekononyüzbin-dir = BİN 

Söz(3), Bir, İki,  On . Yüz, BİN 

Sayalım.  Ses – 1, 2, 10 . 100, 1000

Şimdi Mevlana dizgesinden sayı alalım.

“999999” dokuz yüz doksan dokuz bin, dokuz yüz doksan dokuz. Sonra, sonrası Türkçe sözcüklerle yok. 

Yabancı batı dillerine bakalım, oralarda var mı? İngilizce, U.S ign, Almanca, Fransızca’da sözcük aynı  Bin.bin = One Million. Mille = Bin one, on ekiyle Türkçe’ye çevirelim; binden büyük, binin üstünde, tek bin, eş bin. Biraz daha zorlayalım, “zamirini” koyalım, bin bir kat olarak anlayalım. Bin.bin = Bin birkat, sözcüğünün anlamı budur. 

Yeniden, Türkçe sayı dizgesine bakalım… On yüz üst üste bindir, adı üstünde bin. 

Bin = Kat. Türkçe’de eşler üst üste bindirildiğinde en açık anlatımı kat kat olur. Örneğin katmer sözcüğü de buradan gelir. 

Bin bir kat = Bin birkat. Yukarda andığımız yabancı dillerin Türkçe’ye karşı bir üstünlükleri yok. Onlar da biz de sonuca bin birkat diyoruz. 

Geldik çatal yola. Denklemde, bin × bin’in eşitini bin birkat sözcüğü doğru belirtiyor mu? Hayır. Bin × bin, bin birkat. Kullandığımız dizgeye göre yazalım. 1000 × 1000 = 1 000 000. Sayısal işlem olarak doğru. Bir çarpma işlemi yaptık. Ortaya çıkan eşitin sözcük olarak anlamı yine, bin birkat. (Million – Milyon)

Bir benzetme yapalım; “Ahmet’in adı Ahmet”, soyut olarak doğru ancak anlamda bir değişiklik var mı, yok. Yalnızca “totoloji” yapmış olduk. 

Amerikalılar milyon üstü sayılar dizgesini, Fransa’da kullanılan dizgeyi, “binlik bölüğü” örnek alarak oluşturmuştu. Fransızlar ise bir süre önce kendi dizgelerini, milyon milyon artıran İngiliz, Alman dizgelerine uydurarak değiştirmişlerdir. Milyon üstü sayılar dizgesinde başa bir milyar “109” oturmuştur. Dizge; milyon, milyon artarak düzenlenmişken başında bin artırılmış 1012 den sonra milyon artırılarak devam ettirilmiştir. 

1) İki dizge de başından bozuktur. Sadece “million” kaldırılarak yeni dizge düzenlenemez, eski dizge bine göre düzenlenmiştir. 

2) Sözcük olarak bin × bin eşitinin anlamını belirtemediği için yanlış olan “million” sözcüğü dizgede ölçü olarak kullanılmıştır. “Million” sözcüğü gözardı edilerek dizge sayısal bakımdan “düzeltilirken” daha derin yanlış yapılmıştır. 

3) Bin, 999 kat'dan sonra, sayılar anlamlı biçimde söylenemez. 
Bin . bin kat’da olduğu gibi.

103 . (103)3 103 . 103000 = 103003 

Amerikan ve İngiliz halkı sayıları aynı sözcüklerle söylerken milyonun üstünde olan sayılarda bir tek sözcükte bile sayı ile sözcük birbiri ile örtüşmemektedir. Çağımızda birçok alanda “küreselleşen” batı bu konuda neden ayrı düşmüştür? Bütün sorun “million” sözcüğündedir. Onlar kendi yanlışını kullanarak bir yanlışı, biz ise onların yanlışını alıp kullandığımız için iki yanlışı sürdürüyoruz.

Örnek;

Amerikan Dizgesi:                             

Quintillion   1018 
Sextillion      1021 
Centillion     10303                

İngiliz Dizgesi – Fransız, Alman:

Quintillion   1030 
Sextillion      1036 
Centillion     10600

Hintliler sıfır kavramını bulduktan sonra, Araplar (Şıfr) sıfırı kullanmaya başlayınca, batı sayı dizgesi (Roman rakamları) süre içinde yok olmuştur. Million’un yanlışı ise adı geçen ülkelerde günümüzde kullanılan sayı dizgesini çökertmiştir.

Biz işimize bakalım.

Bundan sonra birer birer saymanın anlamı yoktur. Toplama ve çıkarma dönemi kapanmıştır. Geldiğimiz düzeyde; elleri, parmakları, yüzleri kullanarak, somut bir eylem içinde ölçüleri ve sayıları belirten sözcükleri ortaya çıkarma olanağı kalmamıştır. Çarparak sayacağız.

İşimiz, soyut bir eylem olan, sayıları çarpma yaparken ortaya çıkan Türkçe sözcüklerle saymak. Ancak çıkan sonucu bire değin anlamlı biçimde Türkçe sözcüklerle belirtmemiz de gerekir.

Çarpılan çarpı çarpan eşittir çarpım.

Bin çarpı bin. Bin binin çarpanıdır. Çarpan çarpı çarpan, çarpım. Ayrıca bin binin bir katıdır Bir kat çarpı çarpan, çarpım. Bin çarpı birkat çarpım. Çıkan sayının adı üstünde, çarpım. Çarpanı birkat olduğundan, BİR ÇARPIM. İçyüzüyse bin çarpı bin. Türkçe sözcüklerle işin sonucu düzgün.

İşlemin doğru olup olmadığına bakalım. “Latin rakamları ve Arap dizgesinden aldığımız sıfırlarla” işlemi yaparak sonucunu Türkçe sözcüklerle söylenen sonuçla karşılaştıralım. 

Bin × bin 1000 × 1000 = 1 000 000 = BİR ÇARPIM.

103 × 103 = 106  Bir Çarpım.

Sonuçlar eş, onandı. 

Bu eylemde bin niceliğe dönüşerek doğruluğu onanmış ve dizgede ölçü durumuna gelmiştir.

Görüldüğü gibi Türkçe yalnızca “aritmetik bir dil değil, ayrıca logaritmatik bir dildir”. Çok büyük sayıları da anlamlı biçimde Türkçe söyleyebiliriz. Çarpımdan sonra da kat × kat sayacağız. (Bir çarpımdan birkatçarpıma dek birer birer saymaya ömür yetmez, aşağı yukarı 140 – 160 yıl sürer.)

1kat = 103,  1çarpım = 106

103 . 106 = 109 Birkatçarpım

Türkçe adlandıralım.

999 çarpım, 999 bin, 999’a bir ekle

1 000 000 000  birkatçarpım. 
                  
1katçarpım = 109
2katçarpım = 1012
3katçarpım = 1015
4katçarpım = 1018
5katçarpım = 1021
………………….

999999katçarpım 102.999.997 . 106 = 103.000.003

999999katçarpım, 999 çarpım, 999 bin 999’a bir ekle

Bir çarpımkat . çarpım 103.000.000 . 106 = 103.000.006

Bu eylemde çarpım niceliğe dönüşerek doğruluğu kanıtlanmış ve dizgede ölçü durumuna gelmiştir.

Bundan sonra çarpımkat çarpımkat sayacağız.

1çarpımkatçarpım 103.000.000 . 106 = 103.000.006

2çarpımkatçarpım 106.000.000 . 106 = 106.000.006

3çarpımkatçarpım 109.000.000 . 106 = 109.000.006

………………………….

1000çarpımkatçarpım 103.000.000.000 . 106 = 103.000.000.006

………………………….

999999 çarpımkatçarpım 102.999.997.000.000 . 106 = 102.999.997.000.006

Çarpım çarpımkat çarpımın son ucuna geldik.

Çarpım çarpımkat çarpım = Sonuç, çıkan sayının adı.

İçyüzüyse  (1 000 000 . 1 000 000) kat . 10 (106 . 106)3 . 106

Sonuç = 103.000.000.000.000 . 106  103.000.000.000.006

Sonuç = On üzeri üç ikikatçarpım altı.

Sonuca bir kala, sayıyı Atatürk dizgesine uygun biçimde yazalım ve okuyalım.

999999 çarpımkat çarpım, 999999 katçarpım, 999 çarpım, 999 bin, 999’a bir ekle eder sonuç ...

Yeter diyelim, söz dizgesine ek yapalım ve yeni sayı dizgemizi oluşturalım.

Biel – bireki – ikielbiek – on . on . yüz – bin . bin – çarpım . kat – katçarpım . çarpım – çarpımkatçarpım . çarpım – sonuç …


Ek : Binden yukarı Türk sayı dizgesi

Binden yukarı Türk sayı dizgesi


* İngiliz dizgesinde olduğu gibi, kat = 106 alınırsa, Sonuç = 106.000.000.000.006  olur.
 olur. 

   Sonuç = (106 .106)6 . 106 = on üzeri altı ikikatçarpım altı olur.

Bu dizgeyi, bize “million” sözcüğünü armağan edenlere de armağan ediyorum. Dillerine çevirip kullanabilirler. 


Açıklamalar :

(1) “Türkçe Sözcüklerle Sonsuz Sayım” başlıklı yazı, ayrı bir dizge çalışmasıdır. “Günümüzde Kullandığımız Dizgeye Göre Saymak” başlıklı bu çalışmayı Öğretmen Ali Yıldırım yapmıştır.

(2) Yunus dizgesi; ölçü olan sayıları belirleyen, ayrıca çarparak sayan, aralarda boşluk bırakan dizge.
     
     Mevlana dizgesi; birer birer sayan, aradaki boşlukları dolduran dizgedir. 
     
     Atatürk dizgesi; bu dizgelerin “Latin rakamları ve Arap sıfırı” kullanılarak Türkçe sözcüklerle anlatımı ve yazılımıdır. 
    
     (Dizge adlarını ben koydum – Ali Yıldırım)

(3) Doğadan, yoktan öğrenilen ses.


Ali Yıldırım
10.06.2010

Ayrıntıları görmek için tıklayın!..

Vedat Nurlu


Vedat Nurlu ile aynı mahallede büyüdük. 1963-1964 ders yılında, Turhal Ortaokulu'nda, ben sınıfta kaldım, Vedat son sınıfa geçti. 1964-1965 ders yılında ekonomik nedenlerle okuldan ayrıldım. 1965-1966 ders yılında, ben yine Turhal'da ortaokul son sınıftaydım, Vedat Nurlu Tokat İlköğretmen Okulu'nda öğrenciydi. 1966-1967'de ben de Öğretmen Okulu sınavlarını kazandım. O yıl yine sınıfta kaldım. Vedat sınıfı geçti. 

1967-1968'de Öğretmen Okulu Öğrenci Derneği seçimine Hürler adıyla katılan solcu grubu destekledi. Ben seçime Gerçek adıyla katılan diğer solcu grubun aday listesinde Öner Yağcı ile birlikteydim. Bizim listede Necla Şekeroğlu vardı. Vedat ile Necla çok iyi arkadaştı. Buna rağmen farklı grupta yer aldık. Daha doğrusu, öyle olmak zorundaydık. Vedat Nurlu da bizim grupta yer alırsa, Hürler grubu en önemli afiş üreticisini yitirmiş olacaktı. Bu nedenle, Vedat'la karşı karşıya geldik. "Başkaldırıyorum, demek ki varım!.." diye çok güzel bir afiş yaptı. Biz de "Bilinçsiz başkaldırma, intihar etmektir!.." diye afişle karşılık verdik. 

Bozkurtlar listesinin öncüsü Mahmut Otçu ile Vedat Nurlu ve Necla Şekeroğlu aynı sınıftaydı. Mahmut Otçu da afiş yaptırmış. Necla'yı dış kapıda karşılamış. "İçerde senden büyük bir kurt var, görürsen korkma!.." demiş. Necla o afişi görünce, "Ben de seni adam sanıyordum, kurt olduğunu bilmiyordum!.." demiş. İşte bu nedenle, Vedat Nurlu o seçimde Bozkurtlar'ı çakallara benzetti. Seçimi, Hürler kazandı. Bozkurtlar kaybetti. Bizim için ayrılık gayrılık bitti. Hürler grubuyla birleştik. Bozkurtlar grubuyla ayrıştık. 

Daha sonra, Vedat öğretmen oldu. Adapazarı'nda uzak bir köye atandı. Muhtarın kızıyla evlendi. Bir oğlu oldu. İstanbul Kartal Pendik Aydınlı Köyü'ne geldi. O köyde öğretmenlik yaparken, okulda kolu kırılan bir öğrencisiyi motosikletiyle doktora götürmüş. Çocuğun kolunu alçıya almışlar. Alçıdan çıkarma günü gelince çocuğu bir daha doktora götürmüş. Alçı çıkarıldıktan sonra çocuğun annesiyle ve çocukla birlikte pastaneye gitmişler. Kadın kocasının işşiz olduğunu söylemiş. Vedat işsiz adama iş bulmuş. 

İşte buradan, Vedat'ın karısı annesi ablası kıskançlık krizine girmiş. O kadınla ilişkisi olduğunu iddia etmişler. Dedikodu almış yürümüş. Vedat o kolu kırılan çocuğun babası tarafından tuzağa düşürülmüş. Kesici delici ezici aletlerle öldürülmüş. İstanbul'da Karacaahmet Mezarlığı'nda yan gelmiş yatıyor. Karısı 1981'den bu yana Vedat'tan aylık alıyor ve başkasıyla birlikte nikâhsız yaşıyor.

Son olarak, Salih Damatoğlu'na teşekkür etmek gerekiyor. Bu fotoğrafı ben çektim, Salih saklamış. Arkadaşlık yoldaşlık insanlık bazen bir fotoğrafı saklamakmış!..


17 Ağustos 2014 - CAHİT ÇELİK  -   https://www.facebook.com/taylancahitcelik

66'ya merhaba!..


Bugün bazı kardeşler bizim bahçeye gelmiş ve iyilik sağlık mutluluk dilekleri ekmiş. Doğaldır ki, o güzel dilekleri beslemek için eski defterleri azcık karıştırmak gerekirmiş. 

Tokat İlköğretmen Okulu'nda 1966’dan 1970’e kadar hangi taşı kaldırsan altından ben çıkardım. Edebiyatla sanatla siyasetle ilgilenirdim. Ama asıl ilgi alanım resimdi. Tokat İlköğretmen Okulu’nda resim denilince, Vedat Nurlu, Hüseyin Dilibal, Hüseyin Çelik, Cahit Çelik, Ali İhsan Kırıcı adı öne çıkardı. Öner Yağcı, Adem Çakır, Doğan Özcan, keskin edebiyatçıydı. Şenel Tüzeloğlu, Sebahattin Yazıcıoğlu, İhsan Kapusuz, Orhan Gevrek teşkilatçıydı. Haydar Yiğit cebinde Anayasa taşırdı. Mahmut Otçu milliyetçi olunca bizden ayrıldı. Kızlar tayfasının başında Hatice Güler arkadaşımız vardı. Okulda tanımadığım çocuk yoktu. En çok fotoğrafı ben çekerdim. El yazısından kişilik değerlendirmesi yapardım, bazı arkadaşların yuvasını yıkardım, bazılarının yuvasını yapardım. 

Öğretmenlerimin bir bölümünü çok severdim. Birkaç öğretmeni hiç sevmezdim. Sevmediğim öğretmenler bile benimle ilgilenirdi. Karşıt görüşte olduğum öğretmenler olumlu ilişki kuramayınca elindeki not defterini silah olarak kullanmaya başladı. Halil Çubuklusu kendini kanıtlamak için beni sınıfta bıraktı. O yıllarda, not ortalaması yüksek olursa tek dersten sınıfı geçme olanağı vardı. İkinci yıl, yazılı sınav kâğıtlarına sadece soruları yazdım, cevap olarak hiçbir şey yazmadım. Halil Çubuklusu niyetimi anladı, boş kâğıda bile 4 verdi. Sözlü sınavlarda ağzımı açmadım. Tek dersten bütünlemeye kaldım. Sınavda yine boş kâğıt verdim. Sıfır alarak 4’ten 5’e geçtim. Beşinci sınıfta, Öküz Halil’e karşı gelmenin bedelini bir daha sınıfta kalarak ödedim. Takviye kuvvet gelince, yatılı okuma hakkımı yitirdim. Okul Müdürü’nün özellikle uğraştığı üç beş öğrenciden biri haline geldim. Ocak 1970’de karne ile birlikte bana bir de “Mecburi Tasdikname” verdiler. “Senden kurtulduk!..” dediler.

Yozgat'a gittim, İhsan Kapusuz’un evine yerleştim. İhsan’la birlikte bir gün uğraştım, beni okula almadılar. Ertesi gün Çorum’a gittim, “Yer yok!..” dediler. Öğleden sonra, Tokat’a döndüm. Okul Müdürü’nün boynunu koparacaktım. Bedri Çankaya öğretmenim, “Öyle yapma. Arkadaşlarınla konuş. Sivas’a gideceğini söyle. Son ders bittikten sonra bana gel. Sana bir mektup vereceğim!..” dedi. Arkadaşlarımla buluştum konuştum vedalaştım. Arkadaşlarımı beş parasız bıraktım. Ders bitimde, Bedri Çankaya öğretmenime gittim. “Gel benimle!..” dedi. Beni kendi evine götürdü. Karnımı doyurdu. Elime bir mektup verdi. 20.- lira da para cebime koydu. “Seni tanıyan bilen hiç kimseye görünmeden Tokat’tan çık, Perşembe’ye git, Öğretmen Okulu’nu bul, mektubu üzerinde adı yazılı öğretmene ver. O sana yardım eder. Zaten, Sefer Bal da orada!..” dedi. O gece, Perşembe'ye gittim. Okul açılır açılmaz Sefer Bal öğretmenime “Merhaba!..” dedim. Getirdiğim mektubu Eğitim Şefi’ne verdim. 

Okul Müdürü beni çağırdı. Elinde karnem vardı. Karnedeki 14 dersin sadece ikisi zayıf değildi. Din Dersi ve Güvenlik Bilgisi hariç, resim dersi dahil, baştan sona 2 veya 3 idi. Müdür beni tepeden tırnağa süzdü. “Seni bugün okula almazsam, devamsızlıktan sınıfta kalırsın. Devlet üç yıl boyunca sana yaptığı harcamayı, babandan alır. Zaten bu karneye göre sen sınıfta kalmışsın. Yaramazlık yapmayacağını söz verirsen, seni okula alırım, dört ay sonra nasıl olsa sınıfta kalırsın. Başarısızlık yüzünden okulla ilişiğin kesilir. Devlet yaptığı harcamayı babandan istemez!..” dedi. Buna rağmen, o yıl sınıfı geçtim. 

Okullar açılınca ben de açıldım. Fatsa’dan Ertan Saruhan’la tanıştım. Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’ni birlikte okuduk. Yeni bir tercih yaptım. Resim yapmayı bıraktım. Tokat’taki Tarih öğretmeni Kel Tamer’in Konya’dan yaptığı gammazlık nedeniyle ortalık karıştı. 1971'in Aralık ayında mahkeme kararıyla okulu bitirdim. Bir ay sonra, Afyon Emirdağ’da öğretmenlik görevime başladım. Öğretmen mücadelesine katıldım. Bir yıl sonra, Dinar’a atandım. 1976 yaz aylarından bu yana İstanbul’dayım. 

Öğretmenlik görevime başladıktan sonra, İlkokul Programı'nda Eğitsel Çalışma dersinin dokulmazlığı olduğunu ama  porogramının olmadığını gördüm. Öğretmene rehberlik edecek İlköğretim Müfettişleri bu eksikliğin farkında bile değildi. 14 yıllık öğretmenken Eğitici Kol Çalışmaları'nın nasal yapılması gerektiği konusunda 28 sayfalık bir kitapçık yazdım. Bu çalışmaların esas amacının demokrasi bilinci kazandırmak olduğunu açıkladım. İki hafta sonra Eğitsel Çalışma dersi İlköğretim Programı'ndan çıkarıldı. Bana iltifatlar ikramlar yapıldı. Sürgün gittiğim okuldan her türlü olanağı olan bir okula alındım. İsteğim dışında yerim değiştirildiği için itiraz ettim. Bu defa ilçe dışına sürgün edildim. 

Öğretmenliğimin son yıllarında benim çalıştığım okula da keçi sakallı acayip tipler öğretmen olarak atandı. Bunlar öğretmenlerle özellikle din konusunda tartışmak istiyordu. Ama öğretmenler neyi nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Bu nedenle, özellikle öğretmenler için, bir aşk hikâyesi yazdım. Bu hikâye Ksanthos adıyla öne çıktı. 

Öğretmenliğimin son yıllarında bir de resim yapmayı öğreten boyama kitabı hazırladım. Renk Bilgisi Resim Defteri adıyla 1996’da basıldı. On yıl boyunca bir tanecik bile satılmadı. İnternet satışı başlayınca kırk güne kalmadan hepsi satıldı. 

Resim dersinin İlköğretim Programı’ndan çıkarıldığını öğrenir öğrenmez, 10 yıllık emekli olduğum halde, kolları yeniden sıvadım. Renk Bilgisi Resim Defteri boyama kitabını dört kitapçıktan oluşan bir dizi yaptım. Yaptığım çalışmayı, başka çaresi kalmayınca, kendim bastırdım. Bu defa dağıtımcılar dağıtmadı, satıcılar satmadı, alıcılar almadı. Kredi kartı borcu batağına battım. Parasızlık yüzünden evden çıkamadım. Miro Masalı’nı yazdım. 1264 bölüm olunca noktayı koydum. Zor yazdım, kolay okunuyor. Buram buram memleket havası kokuyor. Yazdığım masalın eşi benzeri yok, ikincisi yazılamaz, çakması yapılamaz. Beğeneceğinizi umuyorum.  

25 yıl öğretmenlik yaptım ve emekli olmayı başardım. Emekli olduktan sonra yan gelip yatmadım. Bugün 65 yaşındayım. Bu ayıp bana yeter. O yüzden, eski defterleri çok karıştırmanın gereği yok. Bahçeye iyilik sağlık mutluluk dilekleri eken arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. 


14 Ağustos 2014  -  CAHİT ÇELİK  -   https://www.facebook.com/taylancahitcelik



Yakıştırmalar karşılıksız kalmadı ...

5.000 yıl önce toplumun yapısı değişmeye başladı. Üretici yaratıcı doğurgan Toprak Ana’ya inanmış insancıklar ortak yaşamdan yanaydı. Avcı toplayıcı kurnaz erkeğin bencillik damarları kabardı. Savaş tutsaklarını zorla çalıştırdı. Toprak Ana’nın karşısına Baba Tanrı Atta çıkardı. Bulunduğu yerde yörede din adamı kralcık olmayı başardı. Hattuş’ta Türk Bayrağı dalgalandı. Kralcıkların yandaşları yoldaşları çoğaldı. Kadınlar kızlar her yerde aşağılandı dışlandı. Zalimlik zorbalık hainlik hırsızlık arsızlık edepsizlik kölecilik kavramları ortaya çıktı. Hayvanlar tanrı adlarıyla adlandırıldı. Toprak Ana’nın Ada ve Ana adları birleştirildi ve inek yavrusuna "dana" yakıştırması yapıldı. Dış kapıyı bekleyen hayvana Baba Tanrı Atta’nın adı "it" olarak verildi. Lakin, ne yapılırsa yapılsın, toplumsal ayrışma çatışma bitmedi. Çömlekçi çarkı icat edildikten 500 yıl sonra, 4.500 yıl önceden bu yana, 2.000 yıl boyunca Anadolu’nun tamamı Hatti Ülkesi adıyla anıldı. 


Türklerin Tarihi Türkçe sözcüklerde gizlidir!..

5.000 yıl önce, çömlekçi çarkı icat edilince, toplumsal ayrışma çatışma başladı. 10.000 yıllık doğurgan tanrı Toprak Ana'nın karşısına avcı kurnaz erkeğin uydurması Baba Tanrı Atta çıktı. İnsanlar yerler yöreler ırmaklar denizler dağlar ovalar inanılan tanrının adıyla adlandırıldı. Kabile soy boy ayırımcılığının yerini köle veya köleci ayrışması çatışması aldı. Avcı kurnaz erkek çömlekçi çarkının üzerine yattı ve bulunduğu yerde yörede egemen olmayı başardı. 4.500 yıl önce Anadolu'nun tamamı Hatti Ülkesi diye anıldı. Hatti adıyla Hitit adı arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de aynı şeyi anlatır ve aynı harflerle yazılır. Sesli harfler çıkarılırsa, htt harfleri kalır. Baştaki h sesinin hiçbir anlamı yoktur. Geriye kalan tt ise Baba Tanrı Atta'nın tt'sidir. T'nin tek veya çift yazılması anlam farkı yaratmaz. Türk adının başındaki T, işte bu T'dir. Türk adı "egemen olan" anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, Türkler sınıf savaşının öncüsüdür. Hititler (veya daha doğru deyişle, Hattiler) tepeden tırnağa Türk’tür. Kavim kabile soy boy hepsi hikâyedir. Dahası, yurduna yurttaşına "egemen olmayan" Türk değildir. Kimsecikler bilmese de bu böyledir. 


Hititler Türk müydü?..

Öğrenci, “Hititler Türk müydü?..” diye soruyor. Öğretmen, “Hititler Türkler'den 3.000 yıl önce Karadeniz’in kuzey-doğusundan geldiler. Kızılırmak yayı içine yerleştiler. Yerli halkın bilgi birikimini doğru değerlendirdiler. Bin Tanrılı Hatti Ülkesi’ni bin yıl yönettiler!..” diyor. Öğrenci yine merak ediyor. “Hititlerin Türklerin dışarıdan geldiğinin belgesi bilgisi var mı?..” diyor. Öğretmen belge bilgi gösteremiyor. Hititlerin dışarıdan geldiğini kanıtlamak için belge bilgi kanıt arayan bilgelerin aklına Hitit adının anlamını araştırmak gelmiyor. Dışarıda bulunmuş üç beş heykelciğin Anadolu’daki heykelciklere benzemesi Hititlerin de dışarıdan geldiğine kanıt sayılıyor. Bu heykelciklerin Anadolu’dan oraya gitmiş olabileceği gözden kaçırılıyor. Türkçeyi bilmeyenler uydurmacılık yapıyor. Hattiler’i Hititler’den ayırıyor!..


Cahit Çelik   -   http://cahit-celik.blogspot.com

Özgürlüğün bedeli az değilmiş!..

Lykia Birliği’nin başkenti Ksanthos imiş. Ksanthoslu köleciler köle olmanın anlamını köleden daha iyi bilirmiş. Seçim günü gelince aile boyu ölmeyi seçmiş. İsa’dan beşyüzelli yıl önce, Pers ordusu Ksanthos ovasına inerken, Ksanthoslular hemen saldırıya geçtiler. Yenileceklerini anlayınca geri çekildiler. Köle olarak yaşamaktansa hep birlikte ölmeyi seçtiler. Kendi kadınlarını çocuklarını kölelerini düşman eline geçmesin diye öldürdüler. Her şeyi ateşe verdiler. Savaşarak öldüler. Sevdiklerinin külleri arasına gömüldüler. Pers ordusu olanı biteni öğrenmek için bir tek Ksanthosluyu bile esir alamadı. İki yüzyıl sonra, Romalı köleciler Ksanthos’a geldiğinde, Ksanthoslular aynı seçimi bir daha yaptı. Ama bu defa kadınlar çocuklar hastalar yaşlılar uçurumdan Ksanthos Irmağı'na atladı. Romalı köleciler de Ksanthoslu kölecileri esir alamadı. Özgürlüğün bedeli az değilmiş!.. 


Ne ekersen onu biçersin!..

“Dışarıda profesör oldum!..” diye övünüyor. Atatürkçü olduğunu söylüyor. Amerikan propagandası yapıyor. Sovyetler Birliği’ne ve Stalin’e kin kusuyor. “Türk toplumu korkaktır. Korkudan kılını kıpırdatmıyor. Ölü gibi sessiz duruyor. Türk Ordusu’na kumpas kuranları destekliyor. Korkak toplum olumlu hiçbir şeye layık değildir. Ne kadar ezilse yeridir!..” diyor. He vallah, aynen öyledir. Meydanları dolduran davulcular zurnacılar kabristan milletidir. Lenin ve Stalin devrim yaparken Rus Ordusu Erzurum’da Kars’ta değil miydi? Erzurum’u Kars’ı kurtarmak için kaç kurşun attın? Vatanı milleti hangi silahla kurtardın? Kurtuluş Savaşı planlarını sen mi yaptın? Savaştan sonra o kadar fabrikayı Amerika’dan mı aldın? Sahi sen ikinci dünya savaşı devam ederken ne yaptın? Savaşa girmediysen memleketi milleti niçin yabancıya bıraktın? 12 Mart'ta ve
12 Eylül'de hangi deliğe kaçtın?.. 


Taksim Gezi Parkı ...

II. Dünya Savaşı'ndan önce Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında kardeşlik yoldaşlık ilişkileri vardı. Lenin ve Stalin zor zamanda Türkiye’ye her türlü yardımı yaptı. Savaş biter bitmez Türkiye'de Stalin'e karşı karalama kampanyası başlatıldı. Sovyetler Birliği kanlı bıçaklı düşman sayıldı. Yurduna yurttaşına sahip çıkanlar aşağılandı dışlandı suçlandı. Amerikancı ağalar beyler paşalar zenginler züppeler allandı pullandı onurlandırıldı. NATO'ya girme örtüsü altında yurdumuz yurttaşımız yabancıya bırakıldı. Darbeci dümenci hainlerin hırsızların arsızların yüzsüzlerin yolları açıldı. Buna rağmen, özgürlük ve bağımsızlık için bilgi üreten bilgeler bilinç ışığı olmayı başardı. İşte o bilinç Taksim’de açığa çıktı. Şahlar padişahlar kuşlar puştlar horozlar tavuklar trene çarptı. 


Duyduk duymadık demeyin!..

«Kemal Atatürk "Ne mutlu Türküm diyene!.." dediği anda, 5.000 yıllık ayrılık karşıtlık bitti. Ağalık tefecilik bezirgânlık çöplüğe atıldı. Sömürgenler kemirgenler hainler bundan hoşlanmadı. Atatürk'den sonra yönetim sağını solunu yolunu şaşırdı. İşbirlikçi tekelci yerli aymaz yobaz paragöz burjuva sınıfı ve ortaçağ artığı ağa tefeci bezirgân takımı, en büyük yanlışı yaptı, memleketi milleti asker dahil her şeyi sattı. 5.000 mehmetçik kanlar içinde yerde yatarken, dağdan gelenler davulla zurnayla karşılandı. Anlayana sivrisinek saz!..» diye yazdım. Hanımlar beyler açıkça yazılmış söylenmiş şeyleri anlamadı. Benden bir takım Boyama Kitabı almadı. Ufacık minicik minnacık çocuğu karanlığın kollarına bıraktı. İşte bu kafa ile vatanı milleti cumhuriyeti kurtaracakmış!.. 


Dört parti birlikte türbana girdi!..

Vatan kurtaran şabanlar diyor ki, AKP'nin kırdığı ceviz kırkı geçti, CHP-MHP-İP birleşsin. Aslan kaplan sosyal demokratlar diyor ki, ilericiler gericiler şaşkınlar düşkünler gelsin kuyruğuma girsin. Kavimci kabileci tetikçi ağalar beyler diyor ki, AKP cimrilik etmesin, çakalların çaylakların payını bize versin. Irkçı ayırımcı ayrılıkçı sersem tavuklar diyor ki, ağalar beyler paşalar şahlar şıhlar aşiretler bize el verdi, zalimler zorbalar sömürgeciler yenildi, ayrı gayrı horoz olmanın günü geldi. AKP'nin kumpasçı öncüleri diyor ki, yok aslında birbirimizden farkımız, ama biz istediğimiz her şeyi yaparız. Roma İmparator- luğu'nun köleci cumhuriyet olduğunu tarih bilinci olmayan uyanıkların gözüne sokarız. Milletin anasının damına çöp koyarız!.. 


Türkler özgürleşmek istiyor!..

5.000 yıl önce Anadolu'da iki buluş yapıldı. Bunlardan biri, çömlekçi çarkı, köleci düzen ilişkilerini getirdi dayattı. İkinci buluş, demirci körüğü, daha ilk üfleyişte madencilik çağını başlattı. Altın gümüş bakır kalay tunç demir kömür üretildi. 4.000 yıl önce demirden kesici delici aletler yapılınca dünyanın düzeni değişti. Elinde bıçağı baltası kaması olan, yakaladığını köle yaptı. Köle olmayı kabul etmeyenler ateşe sarıldı. Anadolu baştan başa yakıldı. Köleciler yandaşlarıyla yoldaşlarıyla birlikte dağlara uzaklara kaçtı. Dağlara kaçanlar, toplum yaşamının dışında kaldı, dağlarda yaşayan en vahşi hayvanın adıyla adlandırıldı. Uzaklara kaçanlar, gittikleri yerde köleci toplum düzeni kurmayı başardı. Anadolu'da kalanlar, akıllanmış köleciler kuşağı ortaya çıkınca üçe ayrıldı. Kölecilerin ve köleciklerin dışında, özgür yurttaşlar ortaya çıktı. Camgözler cingözler köleci kral oldu, uysallar sersemler köleci boyunduruğu altına girdi, asiler uyanıklar özgür yurttaş olmaya razı geldi. Özgür yurttaşlar, kölecikleri baskı altında tutmak için, asker olmayı kabul etti, kralların kölecilerin hizmetine girdi. Köleciler değişti, köleci düzen değişmedi.


Cahit Çelik  -  http://cahit-celik.blogspot.com

Tarih üretimle başlar!..

Hatti Ülkesi'nde üretim 15.000 yıl önce başladı. Üretim başlayınca insanın insanlığı ortaya çıktı. Toprağı eşeleyip ilk buğday tanesini eken yurttaşımız, ektiği tohumların yeşerdiğini görünce toprağın doğurgan olduğuna inandı. Avcı toplayıcı kurnaz erkek, üretici olmayı başarmış kadını çok sevdi. Aslanları kaplanları üretici yaratıcı doğurgan tanrı kadının kucağına bıraktı. Toprak Ana'nın kucağında yırtıcı hayvanlara bile yer vardı. Kadın önce havlayan hayvanı evcilleştirdi, ardından inek tavuk kaz ördek koyun keçi geldi. Buğday üretimi yetmeyince nohut ve mercimek üretildi. Üretimin gücüne inanmış kadın ile avcı toplayıcı kurnaz erkeğin yolları çok geçmeden ayrıldı. Avcılığın toplayıcılığın değeri azaldıkça erkek öfkelendi. Derin derin düşünmeye başladı. Dünyayı olayları olguları anlamaya açıklamaya çalıştı. Din adamı olmayı başardı. Avcılık toplayıcılık bitecek, kadın erkeğe egemen olacak, zor günler gelecek gibiydi!..


Dünyamız 5 milyar yaşında!..

Dünyanın beş milyar yaşında olduğu biliniyor. Daha önemlisi, dört milyar yıldan bu yana yaşam olanağı vardır ama, çok hücreli canlıların oluşması bir milyar yıldan öteye gitmez. 

İlk omurgalı hayvanlar yarım milyar yıl kadar önce sıcak denizlerde yaşam denilen savaşa katıldı. 400 milyon yıl önce ilk bitkiler çıktı denizden karaya. 50 milyon yıl daha geçince çift yaşamlı canlılar katıldı onlara. 

320 milyon yıl önce yeryüzünde ilk sürüngenler görüldü. 20 milyon yıl sonra sürüngenler ayrışmaya başladı. İnsan olacak memeli sürüngen, dinozor kuş kaplumbağa gibi uçar kaçar kardeşlerden ayrıldı. 50 milyon yıl önce insana benzer canlılar görüldü. İnsan olacaklar 40 milyon yıl boyunca maymunlardan farklı değildi. 

Yedi milyon yıl önce yollar ayrıldı. Maymunlar ormanda kaldı. İnsanoğlu dik durmayı ve yürümeyi başardı. Güneşin yakıcılığından korunmak için elimizi başımıza gölgelik yaptık. Üç milyon yıl önceden bu yana, elimizi kullandığımız için, beynimiz de gelişti çıktı üç katına!.. 

Diyarbakır Çayönü yerleşimcileri 9.000 yıl önce öncülük yaptı, toprağın sürülmesine, buğday ekilmesine, ekilmiş buğdayın biçilmesine, buğdaydan ekmek üretilmesine. Çayönü yerleşiminden iki yüzyıl sonra, Burdur Hacılar yerleşiminde arpa buğday mercimek üretildi. Toprak Ana’ya inanış güncellendi. Konya’da Çatalhöyük yerleşmesi, 8.500 yıl önceden 7.500 yıl önceye kadar, Toprak Ana’ya inanışın yıldızı oldu. 

5.000 yıl önce, Anadolu'da çömlekçi çarkı icat edildi, toplumsal ayrışma çatışma başladı. Toplum ikiye ayrıldı. Toprak Ana'nın karşısına Baba Tanrı Atta çıkarıldı. 4.000 yıl önce, Anadolu baştan başa yakıldı. Köleciler yandaşlarıyla yoldaşlarıyla birlikte dağlara uzaklara kaçtı. Kalanlar üçe ayrıldı, özgür yurttaşlar ile köleciler kader birliği yaptı, kölecikler boyunduruk altında kaldı. 

İnsanoğlu denizin olmadığı yerde maviyi maviliği gökyüzünde ararmış. Elini kullanmayan beynini kullanamazmış. Şimdi anladık mı, resim dersini İlköğretim Programı'ndan niçin çıkartmışlar?.. 


Türkiye tarihinin özü özeti


Edebiyatta sanatta siyasette bilimde başarılı olmak için her şeyden önce gerçeği görmeliyiz. Dünyayı ve olayları doğru kavramalıyız. Yurdumuza yurttaşımıza sahip çıkmalıyız. İnsanlığın bilgi birikiminden yararlanmalıyız.

15.000 yıl önce Anadolu’da ilk buğday tohumunu toprağa eken yurttaşımız insanlığın yolunu açtı. Ektiğimiz her tohum tanesi toprakta çoğaldıkça toprağın kadın gibi doğurgan olduğuna inandı. Toprak Ana'nın kucağında yırtıcı hayvanlara bile yer vardı. 5.000 yıl önce herkes avcılık toplayıcılık üreticilik yapardı. Kimsecikler aç kalmazdı, açıkta yatmazdı, ibnelik orospuluk yapmazdı. İnsana doğaya doğallığa saygı vardı. 

Anadolu insanı 5.000 yıl önce çanak çömlek yaparken, çömlekçi çarkını icat etti. İnsanoğlunun yaptığı ilk teknik devrim, işte bu çömlekçi çarkıdır. Çömlekçi çarkı döner dönmez toplum yaşamında köleci düzeni getirdi dayattı. Doğaldır ki, o güne kadar üretimin dışında olan avcı toplayıcı kurnaz erkek, olayı hemen kavradı ve kadının elinden çömlekçi çarkını aldı. Savaş tutsaklarını zorla çalıştırmak suretiyle köle yaptı. Toprak Ana'nın karşısına köleci tanrı Atta'yı çıkardı. Her türlü ayrışma çatışma başladı. Çömlekçi çarkından 500 yıl sonra, demirci körüğü geldi girdi yaşantımıza. 

4.000 yıl önce demirden balta bıçak kama üretildi. Baltanın bıçağın kamanın üretilmesi, Anadolu'da kıyametin kopmasına yol açtı. Kralların ve kralcıkların elinde balta bıçak kama vardı. Köle olmayı kabul etmeyenler ateşe sarıldı. Kralları ve kralcıkları cayır cayır yaktılar. Can derdine düşen krallar kıralcıklar köleciler yandaşlarıyla yoldaşlarıyla birlikte sürüler halinde dağlara uzaklara kaçtı. Uzaklara kaçanlar, geldikleri yeri yöreyi bile unuttu. Dağlara kaçanlar, toplum yaşamının dışında kaldı. Köleciliği kabul etmeyenler Anadolu toprağında Türkleşti. Türkleşme, kavim kabile soy boy ırk inanç dil değiştirme değildir, yurduna yurttaşına sahip çıkmaktır, ekildiği dikildiği toprağa egemen olmaktır. Türk, "egemen olan" demektir. Türk olmak için, Türkçe konuşmak yetmez. Yurduna yurttaşına egemen olmayana Türk denmez.

4.000 yıl önceki bozgundan yüz yıl sonra ortaya çıkan akıllanmış krallar ve kralcıklar, Büyük Kral'la Kraliçe'yi eşit yetkilerle donattı. Kölenin de bazı hakları olduğunu karara bağladı. Özgür yurttaşlardan ordu kurmayı başardı. Her savaştan sonra, kralcıklar kralların, krallar da Büyük Kral'ın egemenliği altına girdi. Kızılırmak yayı içinde Hatti, doğuda Hurri, batıda Luvi krallığı vardı. Hatti krallığı, diğerlerini yedi yuttu, Hatti İmparatorluğu oldu. Hattiler Hurriler Luviler, Anadolunun yerli halkıdır. Başkası vardır, öncesi yoktur. 

Truva Savaşı’nda saldırganlar on yıl boyunca başarılı olamadı. Birgün bizden biri yanlış yaptı. Düşmana akıl verdi. Savaşta biz yenildik. Yurdumuz ilk defa işgal edildi. Yabancı boyunduruğu altına girmeyen yerli krallar kralcıklar ve köle olmayı kabul etmeyen insancıklar öldürüldü. Truva Savaşı’ndan sonra, beş yüz yıl boyunca, okur yazar kimsenin olmadığı karanlığın külleri örttü Anadolu toprağını. Okumayı yazmayı unuttuk.

Kölecilerin dayatması sonucu Anadolu'da Grek dili yaygınlaştı. Yazarlar sanatçılar bilginler zenginler Grekçe konuşmaya okumaya yazmaya başladı. Heredotos Homeros Strabon Tales Anaksimenes Diogenes Isidoros Sostratos Hippodamos Eudoksos ve daha diğerleri, Anadolu insanı olduğu halde, Grek nüfusuna yazıldı. İranlı köleciler Anadolu’yu işgal etmek için gelince, Ksanthoslu ve Kaunoslu kölecilerden başka direnen olmadı. Grekler’den kurtulduk, Persler’e yakalandık.

Pers kölecilerden iki yüz yıl sonra, Makedonya Kralı İskender geldi Anadolu'ya işgal için. Termessos halkı, İskender'in 20.000 kişilik ordusuna karşı bir avuç kuvvetle direndi. İskender başarılı olamayacağını anlayınca geri çekildi. Buna rağmen, krallar kralcıklar hiçbir direniş yapmadan İskender'e teslim oldu. İskender, Suriye üzerinden Mısıra gitti. İran'ı Afganistan'ı Pakistan'ı işgal etti. Kurduğu imparatorluğu yönetmek için Babil’e geldi. Babil’de açgözlü saldırgan olmanın bedelini ödedi. Kırk güne kalmadan öldü gitti. 

İran’da Pers devleti yıkılır yıkılmaz, İranlı Mitra Amasya'da Pontos Krallığı'nı kurdu. İskender artıklarıyla otuz yıl savaştıktan sonra, İsa'dan önce 302 yılında esir düştü ve öldürüldü. Yerine oğlu İkinci Mitra geçti. Savaş devam etti. Üçüncü Mitra'nın oğlu Farnakes, İsa'dan önce 185 yılında Sinop'u aldı ve Pontos Krallığı'na başkent yaptı. Pontos Krallığı, Anadolu'da kurulan ikinci yerli bağımsız devlettir.

Altıncı Mitra kral olduğunda ufacık bir çocuktu. Ama hayalleri düşleri büyüktü. Karadeniz kıyılarını ve Kırım'ı Grek kölecilerden kurtardı. İsa'dan önce 88'de Romalı köleciler savaşa katıldı. Altıncı Mitra, yabancı köleci egemenliğini kıra kıra Sinop'tan İzmir'e uzandı. Atina'yı vergiye bağladı. Bergama'yı Pontos Krallığı'na başkent yaptı. Truva Savaşı'ndan bin yıl sonra yabancı kölecileri bozguna uğrattı.

Altıncı Mitra'nın akılsız oğlu Farnakes, düşmanın gözüne girmek için, kendi babasını öldürdü ve babasının ölüsünü düşmana gönderdi. Romalı köleci Sezar bu altın fırsatı değerlendirdi, 20.000 kişilik ordusuyla saldırıya geçti. İki ordu Zile'de buluştu. Farnakes'in 40.000 kişilik ordusu, İsa'dan önce 47 yılında yenildi. Sezar, "Geldim, gördüm, yendim!.." dedi. Pontos Krallığı bitti. 

Romalı köleciler zalimlik zorbalık yaptı. Anadolu halkı kölecilerden kurtuluş yolu ararken umutlar yeşerdi. Konya'da Selçuklu Devleti kuruldu. Selçuklu Devleti de köleci düzenin bataklığına battı. Amasya'da Baba İlyas, Selçuklu'ya karşı direniş başlattı. Konya'dan gelen orduyu tek başına karşıladı. Amasya halkı savaşa katıldı. Direnişin öncüsü İlyas, Amasya Kalesi'nin burçlarına asıldı. Amasyalılar pırasa gibi doğrandı. İlyas'ın öğrencisi arkadaşı yoldaşı Baba İshak, Adıyaman'da başlattı ayaklanmayı. Maraş Malatya Sivas Tokat ayaklanmaya katıldı. Amasya'da İlyas'ı öldürenleri öldürdüler. Konya üzerine yürüdüler. Yarı yolda yenildiler. Direnişçilerden geriye kalmış iki yiğit, Selçuklu'yu yıkmak için ant içti. Söğüt'te Kayı Boyu'na gitti. Osmanlı'ya öncülük yaptı. Selçuklu yıkıldı. 

Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldığında, kuşlar gibi özgür olmanın keyfini yaşadı. "Allah'ım, sana bin şükür olsun. Üzerimdeki bin yıllık ağırlığı kaldırdın!.." dedi. Kırk bin kölesi vardı, köleciklerin hepsini özgürleştirdi. En az 200.000 köle özgürlüğüne kavuştu. Eski kölecilik çağı bitti. Ağalar beyler tefeciler bezirgânlar egemen sınıf oldu. Tokat’ta Celali isyanlar başladı. Sivas’ta Pir Sultan Abdal asıldı. Bolu’da Köroğlu dağa çıktı.

1919'da Anadolu beşinci defa işgal edildi. Ama bu işgal beş yıl bile sürmedi. Mustafa Kemal'in askerleri, işgalci düşmanı yurttan attı. Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne devrimci geçiş yaptı. Kölecilerin hevesini kursağında bıraktı. Atatürk, "Ne mutlu Türküm diyene!.." dediği anda, 5.000 yıllık ayrılık karşıtlık bitti. Ağalık beylik tefecilik bezirgânlık düzeni çöplüğe atıldı. Sömürgenler kemirgenler gericiler bundan hoşlanmadı. Atatürk'den sonra yönetim sağını solunu yolunu şaşırdı. İşbirlikçi tekelci yerli aymaz yobaz hain hırsız burjuva sınıfı ve ortaçağ artığı ağa bey tefeci bezirgân takımı, en büyük yanlışı yaptı. Memleketi milleti sattı.

Anadolu'da yerli köleci zorbaları 4.000 yıl önce bozguna uğrattık. Kölecilerin egemen olması, bu bozgundan yüz yıl sonra filizlenen akıllanmış kuşağa kaldı. Pankus denilen köleci meclis, kölenin de bazı hakları olduğunu karara bağladı. Kral'la Kraliçe'yi aynı yetkilerle donattı. Özgür yurttaşlardan ordu kurmayı başardı. İşte bu ordu, Türk Ordusu'dur. Türk Ordusu iki defa yenildiği için, 2.400 yıl yabancı kölecilerin boyunduruğu altında kaldık. NATO'ya girmekle yurdumuzu yurttaşımızı yabancıya bıraktık. Amerikan aşkı uğruna yanlış işler yaptık.

Soy boy kavim kabile ırk inanç ayırımcılığı yapıyorlar. Türkler'i aşağılayan dışlayan suçlayan her türlü görüşe kucak açıyorlar. Para pul silah külah yalan dolan veriyorlar. Kendileri birleşmek bütünleşmek isterken, bize ayrışma çatışma dayatması yapıyorlar. Ve bir de utanmadan, hak hukuk adalet insanlık çağdaşlık palavrası atıyorlar. Dostu düşmanı ayırt edeceğiz. 

İlk bakışta görüleni algılamak yetmez. Görülmeyeni de görmek gerekir. Belirleyici olguyu çizgiyi biçimi rengi gerçeği göreceğiz. Yeryüzüne ilk buğday tanesini biz ektik, son buğday tanesini de biz ekeceğiz. Ama bu arada, Hatti Hurri Luvi köklerimizi de öğreneceğiz. Yurdumuzu yurttaşımızı bilimi bilgeyi sanatı sanatçıyı seveceğiz. Köleciler dayattıkça ayrılığı, birleşeceğiz bütünleşeceğiz. Darda zorda kaldıkça, üretimin gücünü göreceğiz. Yalancı dolancı değil, gerçekçi olacağız!.. 


Cahit Çelik