Sayfalar

Vedat Nurlu


Vedat Nurlu ile aynı mahallede büyüdük. 1963-1964 ders yılında, Turhal Ortaokulu'nda, ben sınıfta kaldım, Vedat son sınıfa geçti. 1964-1965 ders yılında ekonomik nedenlerle okuldan ayrıldım. 1965-1966 ders yılında, ben yine Turhal'da ortaokul son sınıftaydım, Vedat Nurlu Tokat İlköğretmen Okulu'nda öğrenciydi. 1966-1967'de ben de Öğretmen Okulu sınavlarını kazandım. O yıl yine sınıfta kaldım. Vedat sınıfı geçti. 

1967-1968'de Öğretmen Okulu Öğrenci Derneği seçimine Hürler adıyla katılan solcu grubu destekledi. Ben seçime Gerçek adıyla katılan diğer solcu grubun aday listesinde Öner Yağcı ile birlikteydim. Bizim listede Necla Şekeroğlu vardı. Vedat ile Necla çok iyi arkadaştı. Buna rağmen farklı grupta yer aldık. Daha doğrusu, öyle olmak zorundaydık. Vedat Nurlu da bizim grupta yer alırsa, Hürler grubu en önemli afiş üreticisini yitirmiş olacaktı. Bu nedenle, Vedat'la karşı karşıya geldik. "Başkaldırıyorum, demek ki varım!.." diye çok güzel bir afiş yaptı. Biz de "Bilinçsiz başkaldırma, intihar etmektir!.." diye afişle karşılık verdik. 

Bozkurtlar listesinin öncüsü Mahmut Otçu ile Vedat Nurlu ve Necla Şekeroğlu aynı sınıftaydı. Mahmut Otçu da afiş yaptırmış. Necla'yı dış kapıda karşılamış. "İçerde senden büyük bir kurt var, görürsen korkma!.." demiş. Necla o afişi görünce, "Ben de seni adam sanıyordum, kurt olduğunu bilmiyordum!.." demiş. İşte bu nedenle, Vedat Nurlu o seçimde Bozkurtlar'ı çakallara benzetti. Seçimi, Hürler kazandı. Bozkurtlar kaybetti. Bizim için ayrılık gayrılık bitti. Hürler grubuyla birleştik. Bozkurtlar grubuyla ayrıştık. 

Daha sonra, Vedat öğretmen oldu. Adapazarı'nda uzak bir köye atandı. Muhtarın kızıyla evlendi. Bir oğlu oldu. İstanbul Kartal Pendik Aydınlı Köyü'ne geldi. O köyde öğretmenlik yaparken, okulda kolu kırılan bir öğrencisiyi motosikletiyle doktora götürmüş. Çocuğun kolunu alçıya almışlar. Alçıdan çıkarma günü gelince çocuğu bir daha doktora götürmüş. Alçı çıkarıldıktan sonra çocuğun annesiyle ve çocukla birlikte pastaneye gitmişler. Kadın kocasının işşiz olduğunu söylemiş. Vedat işsiz adama iş bulmuş. 

İşte buradan, Vedat'ın karısı annesi ablası kıskançlık krizine girmiş. O kadınla ilişkisi olduğunu iddia etmişler. Dedikodu almış yürümüş. Vedat o kolu kırılan çocuğun babası tarafından tuzağa düşürülmüş. Kesici delici ezici aletlerle öldürülmüş. İstanbul'da Karacaahmet Mezarlığı'nda yan gelmiş yatıyor. Karısı 1981'den bu yana Vedat'tan aylık alıyor ve başkasıyla birlikte nikâhsız yaşıyor.

Son olarak, Salih Damatoğlu'na teşekkür etmek gerekiyor. Bu fotoğrafı ben çektim, Salih saklamış. Arkadaşlık yoldaşlık insanlık bazen bir fotoğrafı saklamakmış!..


17 Ağustos 2014 - CAHİT ÇELİK  -   https://www.facebook.com/taylancahitcelik

66'ya merhaba!..


Bugün bazı kardeşler bizim bahçeye gelmiş ve iyilik sağlık mutluluk dilekleri ekmiş. Doğaldır ki, o güzel dilekleri beslemek için eski defterleri azcık karıştırmak gerekirmiş. 

Tokat İlköğretmen Okulu'nda 1966’dan 1970’e kadar hangi taşı kaldırsan altından ben çıkardım. Edebiyatla sanatla siyasetle ilgilenirdim. Ama asıl ilgi alanım resimdi. Tokat İlköğretmen Okulu’nda resim denilince, Vedat Nurlu, Hüseyin Dilibal, Hüseyin Çelik, Cahit Çelik, Ali İhsan Kırıcı adı öne çıkardı. Öner Yağcı, Adem Çakır, Doğan Özcan, keskin edebiyatçıydı. Şenel Tüzeloğlu, Sebahattin Yazıcıoğlu, İhsan Kapusuz, Orhan Gevrek teşkilatçıydı. Haydar Yiğit cebinde Anayasa taşırdı. Mahmut Otçu milliyetçi olunca bizden ayrıldı. Kızlar tayfasının başında Hatice Güler arkadaşımız vardı. Okulda tanımadığım çocuk yoktu. En çok fotoğrafı ben çekerdim. El yazısından kişilik değerlendirmesi yapardım, bazı arkadaşların yuvasını yıkardım, bazılarının yuvasını yapardım. 

Öğretmenlerimin bir bölümünü çok severdim. Birkaç öğretmeni hiç sevmezdim. Sevmediğim öğretmenler bile benimle ilgilenirdi. Karşıt görüşte olduğum öğretmenler olumlu ilişki kuramayınca elindeki not defterini silah olarak kullanmaya başladı. Halil Çubuklusu kendini kanıtlamak için beni sınıfta bıraktı. O yıllarda, not ortalaması yüksek olursa tek dersten sınıfı geçme olanağı vardı. İkinci yıl, yazılı sınav kâğıtlarına sadece soruları yazdım, cevap olarak hiçbir şey yazmadım. Halil Çubuklusu niyetimi anladı, boş kâğıda bile 4 verdi. Sözlü sınavlarda ağzımı açmadım. Tek dersten bütünlemeye kaldım. Sınavda yine boş kâğıt verdim. Sıfır alarak 4’ten 5’e geçtim. Beşinci sınıfta, Öküz Halil’e karşı gelmenin bedelini bir daha sınıfta kalarak ödedim. Takviye kuvvet gelince, yatılı okuma hakkımı yitirdim. Okul Müdürü’nün özellikle uğraştığı üç beş öğrenciden biri haline geldim. Ocak 1970’de karne ile birlikte bana bir de “Mecburi Tasdikname” verdiler. “Senden kurtulduk!..” dediler.

Yozgat'a gittim, İhsan Kapusuz’un evine yerleştim. İhsan’la birlikte bir gün uğraştım, beni okula almadılar. Ertesi gün Çorum’a gittim, “Yer yok!..” dediler. Öğleden sonra, Tokat’a döndüm. Okul Müdürü’nün boynunu koparacaktım. Bedri Çankaya öğretmenim, “Öyle yapma. Arkadaşlarınla konuş. Sivas’a gideceğini söyle. Son ders bittikten sonra bana gel. Sana bir mektup vereceğim!..” dedi. Arkadaşlarımla buluştum konuştum vedalaştım. Arkadaşlarımı beş parasız bıraktım. Ders bitimde, Bedri Çankaya öğretmenime gittim. “Gel benimle!..” dedi. Beni kendi evine götürdü. Karnımı doyurdu. Elime bir mektup verdi. 20.- lira da para cebime koydu. “Seni tanıyan bilen hiç kimseye görünmeden Tokat’tan çık, Perşembe’ye git, Öğretmen Okulu’nu bul, mektubu üzerinde adı yazılı öğretmene ver. O sana yardım eder. Zaten, Sefer Bal da orada!..” dedi. O gece, Perşembe'ye gittim. Okul açılır açılmaz Sefer Bal öğretmenime “Merhaba!..” dedim. Getirdiğim mektubu Eğitim Şefi’ne verdim. 

Okul Müdürü beni çağırdı. Elinde karnem vardı. Karnedeki 14 dersin sadece ikisi zayıf değildi. Din Dersi ve Güvenlik Bilgisi hariç, resim dersi dahil, baştan sona 2 veya 3 idi. Müdür beni tepeden tırnağa süzdü. “Seni bugün okula almazsam, devamsızlıktan sınıfta kalırsın. Devlet üç yıl boyunca sana yaptığı harcamayı, babandan alır. Zaten bu karneye göre sen sınıfta kalmışsın. Yaramazlık yapmayacağını söz verirsen, seni okula alırım, dört ay sonra nasıl olsa sınıfta kalırsın. Başarısızlık yüzünden okulla ilişiğin kesilir. Devlet yaptığı harcamayı babandan istemez!..” dedi. Buna rağmen, o yıl sınıfı geçtim. 

Okullar açılınca ben de açıldım. Fatsa’dan Ertan Saruhan’la tanıştım. Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’ni birlikte okuduk. Yeni bir tercih yaptım. Resim yapmayı bıraktım. Tokat’taki Tarih öğretmeni Kel Tamer’in Konya’dan yaptığı gammazlık nedeniyle ortalık karıştı. 1971'in Aralık ayında mahkeme kararıyla okulu bitirdim. Bir ay sonra, Afyon Emirdağ’da öğretmenlik görevime başladım. Öğretmen mücadelesine katıldım. Bir yıl sonra, Dinar’a atandım. 1976 yaz aylarından bu yana İstanbul’dayım. 

Öğretmenlik görevime başladıktan sonra, İlkokul Programı'nda Eğitsel Çalışma dersinin dokulmazlığı olduğunu ama  porogramının olmadığını gördüm. Öğretmene rehberlik edecek İlköğretim Müfettişleri bu eksikliğin farkında bile değildi. 14 yıllık öğretmenken Eğitici Kol Çalışmaları'nın nasal yapılması gerektiği konusunda 28 sayfalık bir kitapçık yazdım. Bu çalışmaların esas amacının demokrasi bilinci kazandırmak olduğunu açıkladım. İki hafta sonra Eğitsel Çalışma dersi İlköğretim Programı'ndan çıkarıldı. Bana iltifatlar ikramlar yapıldı. Sürgün gittiğim okuldan her türlü olanağı olan bir okula alındım. İsteğim dışında yerim değiştirildiği için itiraz ettim. Bu defa ilçe dışına sürgün edildim. 

Öğretmenliğimin son yıllarında benim çalıştığım okula da keçi sakallı acayip tipler öğretmen olarak atandı. Bunlar öğretmenlerle özellikle din konusunda tartışmak istiyordu. Ama öğretmenler neyi nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Bu nedenle, özellikle öğretmenler için, bir aşk hikâyesi yazdım. Bu hikâye Ksanthos adıyla öne çıktı. 

Öğretmenliğimin son yıllarında bir de resim yapmayı öğreten boyama kitabı hazırladım. Renk Bilgisi Resim Defteri adıyla 1996’da basıldı. On yıl boyunca bir tanecik bile satılmadı. İnternet satışı başlayınca kırk güne kalmadan hepsi satıldı. 

Resim dersinin İlköğretim Programı’ndan çıkarıldığını öğrenir öğrenmez, 10 yıllık emekli olduğum halde, kolları yeniden sıvadım. Renk Bilgisi Resim Defteri boyama kitabını dört kitapçıktan oluşan bir dizi yaptım. Yaptığım çalışmayı, başka çaresi kalmayınca, kendim bastırdım. Bu defa dağıtımcılar dağıtmadı, satıcılar satmadı, alıcılar almadı. Kredi kartı borcu batağına battım. Parasızlık yüzünden evden çıkamadım. Miro Masalı’nı yazdım. 1264 bölüm olunca noktayı koydum. Zor yazdım, kolay okunuyor. Buram buram memleket havası kokuyor. Yazdığım masalın eşi benzeri yok, ikincisi yazılamaz, çakması yapılamaz. Beğeneceğinizi umuyorum.  

25 yıl öğretmenlik yaptım ve emekli olmayı başardım. Emekli olduktan sonra yan gelip yatmadım. Bugün 65 yaşındayım. Bu ayıp bana yeter. O yüzden, eski defterleri çok karıştırmanın gereği yok. Bahçeye iyilik sağlık mutluluk dilekleri eken arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. 


14 Ağustos 2014  -  CAHİT ÇELİK  -   https://www.facebook.com/taylancahitcelik



Yakıştırmalar karşılıksız kalmadı ...

5.000 yıl önce toplumun yapısı değişmeye başladı. Üretici yaratıcı doğurgan Toprak Ana’ya inanmış insancıklar ortak yaşamdan yanaydı. Avcı toplayıcı kurnaz erkeğin bencillik damarları kabardı. Savaş tutsaklarını zorla çalıştırdı. Toprak Ana’nın karşısına Baba Tanrı Atta çıkardı. Bulunduğu yerde yörede din adamı kralcık olmayı başardı. Hattuş’ta Türk Bayrağı dalgalandı. Kralcıkların yandaşları yoldaşları çoğaldı. Kadınlar kızlar her yerde aşağılandı dışlandı. Zalimlik zorbalık hainlik hırsızlık arsızlık edepsizlik kölecilik kavramları ortaya çıktı. Hayvanlar tanrı adlarıyla adlandırıldı. Toprak Ana’nın Ada ve Ana adları birleştirildi ve inek yavrusuna "dana" yakıştırması yapıldı. Dış kapıyı bekleyen hayvana Baba Tanrı Atta’nın adı "it" olarak verildi. Lakin, ne yapılırsa yapılsın, toplumsal ayrışma çatışma bitmedi. Çömlekçi çarkı icat edildikten 500 yıl sonra, 4.500 yıl önceden bu yana, 2.000 yıl boyunca Anadolu’nun tamamı Hatti Ülkesi adıyla anıldı. 


Türklerin Tarihi Türkçe sözcüklerde gizlidir!..

5.000 yıl önce, çömlekçi çarkı icat edilince, toplumsal ayrışma çatışma başladı. 10.000 yıllık doğurgan tanrı Toprak Ana'nın karşısına avcı kurnaz erkeğin uydurması Baba Tanrı Atta çıktı. İnsanlar yerler yöreler ırmaklar denizler dağlar ovalar inanılan tanrının adıyla adlandırıldı. Kabile soy boy ayırımcılığının yerini köle veya köleci ayrışması çatışması aldı. Avcı kurnaz erkek çömlekçi çarkının üzerine yattı ve bulunduğu yerde yörede egemen olmayı başardı. 4.500 yıl önce Anadolu'nun tamamı Hatti Ülkesi diye anıldı. Hatti adıyla Hitit adı arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de aynı şeyi anlatır ve aynı harflerle yazılır. Sesli harfler çıkarılırsa, htt harfleri kalır. Baştaki h sesinin hiçbir anlamı yoktur. Geriye kalan tt ise Baba Tanrı Atta'nın tt'sidir. T'nin tek veya çift yazılması anlam farkı yaratmaz. Türk adının başındaki T, işte bu T'dir. Türk adı "egemen olan" anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, Türkler sınıf savaşının öncüsüdür. Hititler (veya daha doğru deyişle, Hattiler) tepeden tırnağa Türk’tür. Kavim kabile soy boy hepsi hikâyedir. Dahası, yurduna yurttaşına "egemen olmayan" Türk değildir. Kimsecikler bilmese de bu böyledir. 


Hititler Türk müydü?..

Öğrenci, “Hititler Türk müydü?..” diye soruyor. Öğretmen, “Hititler Türkler'den 3.000 yıl önce Karadeniz’in kuzey-doğusundan geldiler. Kızılırmak yayı içine yerleştiler. Yerli halkın bilgi birikimini doğru değerlendirdiler. Bin Tanrılı Hatti Ülkesi’ni bin yıl yönettiler!..” diyor. Öğrenci yine merak ediyor. “Hititlerin Türklerin dışarıdan geldiğinin belgesi bilgisi var mı?..” diyor. Öğretmen belge bilgi gösteremiyor. Hititlerin dışarıdan geldiğini kanıtlamak için belge bilgi kanıt arayan bilgelerin aklına Hitit adının anlamını araştırmak gelmiyor. Dışarıda bulunmuş üç beş heykelciğin Anadolu’daki heykelciklere benzemesi Hititlerin de dışarıdan geldiğine kanıt sayılıyor. Bu heykelciklerin Anadolu’dan oraya gitmiş olabileceği gözden kaçırılıyor. Türkçeyi bilmeyenler uydurmacılık yapıyor. Hattiler’i Hititler’den ayırıyor!..


Cahit Çelik   -   http://cahit-celik.blogspot.com

Özgürlüğün bedeli az değilmiş!..

Lykia Birliği’nin başkenti Ksanthos imiş. Ksanthoslu köleciler köle olmanın anlamını köleden daha iyi bilirmiş. Seçim günü gelince aile boyu ölmeyi seçmiş. İsa’dan beşyüzelli yıl önce, Pers ordusu Ksanthos ovasına inerken, Ksanthoslular hemen saldırıya geçtiler. Yenileceklerini anlayınca geri çekildiler. Köle olarak yaşamaktansa hep birlikte ölmeyi seçtiler. Kendi kadınlarını çocuklarını kölelerini düşman eline geçmesin diye öldürdüler. Her şeyi ateşe verdiler. Savaşarak öldüler. Sevdiklerinin külleri arasına gömüldüler. Pers ordusu olanı biteni öğrenmek için bir tek Ksanthosluyu bile esir alamadı. İki yüzyıl sonra, Romalı köleciler Ksanthos’a geldiğinde, Ksanthoslular aynı seçimi bir daha yaptı. Ama bu defa kadınlar çocuklar hastalar yaşlılar uçurumdan Ksanthos Irmağı'na atladı. Romalı köleciler de Ksanthoslu kölecileri esir alamadı. Özgürlüğün bedeli az değilmiş!.. 


Ne ekersen onu biçersin!..

“Dışarıda profesör oldum!..” diye övünüyor. Atatürkçü olduğunu söylüyor. Amerikan propagandası yapıyor. Sovyetler Birliği’ne ve Stalin’e kin kusuyor. “Türk toplumu korkaktır. Korkudan kılını kıpırdatmıyor. Ölü gibi sessiz duruyor. Türk Ordusu’na kumpas kuranları destekliyor. Korkak toplum olumlu hiçbir şeye layık değildir. Ne kadar ezilse yeridir!..” diyor. He vallah, aynen öyledir. Meydanları dolduran davulcular zurnacılar kabristan milletidir. Lenin ve Stalin devrim yaparken Rus Ordusu Erzurum’da Kars’ta değil miydi? Erzurum’u Kars’ı kurtarmak için kaç kurşun attın? Vatanı milleti hangi silahla kurtardın? Kurtuluş Savaşı planlarını sen mi yaptın? Savaştan sonra o kadar fabrikayı Amerika’dan mı aldın? Sahi sen ikinci dünya savaşı devam ederken ne yaptın? Savaşa girmediysen memleketi milleti niçin yabancıya bıraktın? 12 Mart'ta ve
12 Eylül'de hangi deliğe kaçtın?.. 


Taksim Gezi Parkı ...

II. Dünya Savaşı'ndan önce Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında kardeşlik yoldaşlık ilişkileri vardı. Lenin ve Stalin zor zamanda Türkiye’ye her türlü yardımı yaptı. Savaş biter bitmez Türkiye'de Stalin'e karşı karalama kampanyası başlatıldı. Sovyetler Birliği kanlı bıçaklı düşman sayıldı. Yurduna yurttaşına sahip çıkanlar aşağılandı dışlandı suçlandı. Amerikancı ağalar beyler paşalar zenginler züppeler allandı pullandı onurlandırıldı. NATO'ya girme örtüsü altında yurdumuz yurttaşımız yabancıya bırakıldı. Darbeci dümenci hainlerin hırsızların arsızların yüzsüzlerin yolları açıldı. Buna rağmen, özgürlük ve bağımsızlık için bilgi üreten bilgeler bilinç ışığı olmayı başardı. İşte o bilinç Taksim’de açığa çıktı. Şahlar padişahlar kuşlar puştlar horozlar tavuklar trene çarptı. 


Duyduk duymadık demeyin!..

«Kemal Atatürk "Ne mutlu Türküm diyene!.." dediği anda, 5.000 yıllık ayrılık karşıtlık bitti. Ağalık tefecilik bezirgânlık çöplüğe atıldı. Sömürgenler kemirgenler hainler bundan hoşlanmadı. Atatürk'den sonra yönetim sağını solunu yolunu şaşırdı. İşbirlikçi tekelci yerli aymaz yobaz paragöz burjuva sınıfı ve ortaçağ artığı ağa tefeci bezirgân takımı, en büyük yanlışı yaptı, memleketi milleti asker dahil her şeyi sattı. 5.000 mehmetçik kanlar içinde yerde yatarken, dağdan gelenler davulla zurnayla karşılandı. Anlayana sivrisinek saz!..» diye yazdım. Hanımlar beyler açıkça yazılmış söylenmiş şeyleri anlamadı. Benden bir takım Boyama Kitabı almadı. Ufacık minicik minnacık çocuğu karanlığın kollarına bıraktı. İşte bu kafa ile vatanı milleti cumhuriyeti kurtaracakmış!.. 


Dört parti birlikte türbana girdi!..

Vatan kurtaran şabanlar diyor ki, AKP'nin kırdığı ceviz kırkı geçti, CHP-MHP-İP birleşsin. Aslan kaplan sosyal demokratlar diyor ki, ilericiler gericiler şaşkınlar düşkünler gelsin kuyruğuma girsin. Kavimci kabileci tetikçi ağalar beyler diyor ki, AKP cimrilik etmesin, çakalların çaylakların payını bize versin. Irkçı ayırımcı ayrılıkçı sersem tavuklar diyor ki, ağalar beyler paşalar şahlar şıhlar aşiretler bize el verdi, zalimler zorbalar sömürgeciler yenildi, ayrı gayrı horoz olmanın günü geldi. AKP'nin kumpasçı öncüleri diyor ki, yok aslında birbirimizden farkımız, ama biz istediğimiz her şeyi yaparız. Roma İmparator- luğu'nun köleci cumhuriyet olduğunu tarih bilinci olmayan uyanıkların gözüne sokarız. Milletin anasının damına çöp koyarız!.. 


Türkler özgürleşmek istiyor!..

5.000 yıl önce Anadolu'da iki buluş yapıldı. Bunlardan biri, çömlekçi çarkı, köleci düzen ilişkilerini getirdi dayattı. İkinci buluş, demirci körüğü, daha ilk üfleyişte madencilik çağını başlattı. Altın gümüş bakır kalay tunç demir kömür üretildi. 4.000 yıl önce demirden kesici delici aletler yapılınca dünyanın düzeni değişti. Elinde bıçağı baltası kaması olan, yakaladığını köle yaptı. Köle olmayı kabul etmeyenler ateşe sarıldı. Anadolu baştan başa yakıldı. Köleciler yandaşlarıyla yoldaşlarıyla birlikte dağlara uzaklara kaçtı. Dağlara kaçanlar, toplum yaşamının dışında kaldı, dağlarda yaşayan en vahşi hayvanın adıyla adlandırıldı. Uzaklara kaçanlar, gittikleri yerde köleci toplum düzeni kurmayı başardı. Anadolu'da kalanlar, akıllanmış köleciler kuşağı ortaya çıkınca üçe ayrıldı. Kölecilerin ve köleciklerin dışında, özgür yurttaşlar ortaya çıktı. Camgözler cingözler köleci kral oldu, uysallar sersemler köleci boyunduruğu altına girdi, asiler uyanıklar özgür yurttaş olmaya razı geldi. Özgür yurttaşlar, kölecikleri baskı altında tutmak için, asker olmayı kabul etti, kralların kölecilerin hizmetine girdi. Köleciler değişti, köleci düzen değişmedi.


Cahit Çelik  -  http://cahit-celik.blogspot.com

Tarih üretimle başlar!..

Hatti Ülkesi'nde üretim 15.000 yıl önce başladı. Üretim başlayınca insanın insanlığı ortaya çıktı. Toprağı eşeleyip ilk buğday tanesini eken yurttaşımız, ektiği tohumların yeşerdiğini görünce toprağın doğurgan olduğuna inandı. Avcı toplayıcı kurnaz erkek, üretici olmayı başarmış kadını çok sevdi. Aslanları kaplanları üretici yaratıcı doğurgan tanrı kadının kucağına bıraktı. Toprak Ana'nın kucağında yırtıcı hayvanlara bile yer vardı. Kadın önce havlayan hayvanı evcilleştirdi, ardından inek tavuk kaz ördek koyun keçi geldi. Buğday üretimi yetmeyince nohut ve mercimek üretildi. Üretimin gücüne inanmış kadın ile avcı toplayıcı kurnaz erkeğin yolları çok geçmeden ayrıldı. Avcılığın toplayıcılığın değeri azaldıkça erkek öfkelendi. Derin derin düşünmeye başladı. Dünyayı olayları olguları anlamaya açıklamaya çalıştı. Din adamı olmayı başardı. Avcılık toplayıcılık bitecek, kadın erkeğe egemen olacak, zor günler gelecek gibiydi!..


Dünyamız 5 milyar yaşında!..

Dünyanın beş milyar yaşında olduğu biliniyor. Daha önemlisi, dört milyar yıldan bu yana yaşam olanağı vardır ama, çok hücreli canlıların oluşması bir milyar yıldan öteye gitmez. 

İlk omurgalı hayvanlar yarım milyar yıl kadar önce sıcak denizlerde yaşam denilen savaşa katıldı. 400 milyon yıl önce ilk bitkiler çıktı denizden karaya. 50 milyon yıl daha geçince çift yaşamlı canlılar katıldı onlara. 

320 milyon yıl önce yeryüzünde ilk sürüngenler görüldü. 20 milyon yıl sonra sürüngenler ayrışmaya başladı. İnsan olacak memeli sürüngen, dinozor kuş kaplumbağa gibi uçar kaçar kardeşlerden ayrıldı. 50 milyon yıl önce insana benzer canlılar görüldü. İnsan olacaklar 40 milyon yıl boyunca maymunlardan farklı değildi. 

Yedi milyon yıl önce yollar ayrıldı. Maymunlar ormanda kaldı. İnsanoğlu dik durmayı ve yürümeyi başardı. Güneşin yakıcılığından korunmak için elimizi başımıza gölgelik yaptık. Üç milyon yıl önceden bu yana, elimizi kullandığımız için, beynimiz de gelişti çıktı üç katına!.. 

Diyarbakır Çayönü yerleşimcileri 9.000 yıl önce öncülük yaptı, toprağın sürülmesine, buğday ekilmesine, ekilmiş buğdayın biçilmesine, buğdaydan ekmek üretilmesine. Çayönü yerleşiminden iki yüzyıl sonra, Burdur Hacılar yerleşiminde arpa buğday mercimek üretildi. Toprak Ana’ya inanış güncellendi. Konya’da Çatalhöyük yerleşmesi, 8.500 yıl önceden 7.500 yıl önceye kadar, Toprak Ana’ya inanışın yıldızı oldu. 

5.000 yıl önce, Anadolu'da çömlekçi çarkı icat edildi, toplumsal ayrışma çatışma başladı. Toplum ikiye ayrıldı. Toprak Ana'nın karşısına Baba Tanrı Atta çıkarıldı. 4.000 yıl önce, Anadolu baştan başa yakıldı. Köleciler yandaşlarıyla yoldaşlarıyla birlikte dağlara uzaklara kaçtı. Kalanlar üçe ayrıldı, özgür yurttaşlar ile köleciler kader birliği yaptı, kölecikler boyunduruk altında kaldı. 

İnsanoğlu denizin olmadığı yerde maviyi maviliği gökyüzünde ararmış. Elini kullanmayan beynini kullanamazmış. Şimdi anladık mı, resim dersini İlköğretim Programı'ndan niçin çıkartmışlar?.. 


Türkiye tarihinin özü özeti


Edebiyatta sanatta siyasette bilimde başarılı olmak için her şeyden önce gerçeği görmeliyiz. Dünyayı ve olayları doğru kavramalıyız. Yurdumuza yurttaşımıza sahip çıkmalıyız. İnsanlığın bilgi birikiminden yararlanmalıyız.

15.000 yıl önce Anadolu’da ilk buğday tohumunu toprağa eken yurttaşımız insanlığın yolunu açtı. Ektiğimiz her tohum tanesi toprakta çoğaldıkça toprağın kadın gibi doğurgan olduğuna inandı. Toprak Ana'nın kucağında yırtıcı hayvanlara bile yer vardı. 5.000 yıl önce herkes avcılık toplayıcılık üreticilik yapardı. Kimsecikler aç kalmazdı, açıkta yatmazdı, ibnelik orospuluk yapmazdı. İnsana doğaya doğallığa saygı vardı. 

Anadolu insanı 5.000 yıl önce çanak çömlek yaparken, çömlekçi çarkını icat etti. İnsanoğlunun yaptığı ilk teknik devrim, işte bu çömlekçi çarkıdır. Çömlekçi çarkı döner dönmez toplum yaşamında köleci düzeni getirdi dayattı. Doğaldır ki, o güne kadar üretimin dışında olan avcı toplayıcı kurnaz erkek, olayı hemen kavradı ve kadının elinden çömlekçi çarkını aldı. Savaş tutsaklarını zorla çalıştırmak suretiyle köle yaptı. Toprak Ana'nın karşısına köleci tanrı Atta'yı çıkardı. Her türlü ayrışma çatışma başladı. Çömlekçi çarkından 500 yıl sonra, demirci körüğü geldi girdi yaşantımıza. 

4.000 yıl önce demirden balta bıçak kama üretildi. Baltanın bıçağın kamanın üretilmesi, Anadolu'da kıyametin kopmasına yol açtı. Kralların ve kralcıkların elinde balta bıçak kama vardı. Köle olmayı kabul etmeyenler ateşe sarıldı. Kralları ve kralcıkları cayır cayır yaktılar. Can derdine düşen krallar kıralcıklar köleciler yandaşlarıyla yoldaşlarıyla birlikte sürüler halinde dağlara uzaklara kaçtı. Uzaklara kaçanlar, geldikleri yeri yöreyi bile unuttu. Dağlara kaçanlar, toplum yaşamının dışında kaldı. Köleciliği kabul etmeyenler Anadolu toprağında Türkleşti. Türkleşme, kavim kabile soy boy ırk inanç dil değiştirme değildir, yurduna yurttaşına sahip çıkmaktır, ekildiği dikildiği toprağa egemen olmaktır. Türk, "egemen olan" demektir. Türk olmak için, Türkçe konuşmak yetmez. Yurduna yurttaşına egemen olmayana Türk denmez.

4.000 yıl önceki bozgundan yüz yıl sonra ortaya çıkan akıllanmış krallar ve kralcıklar, Büyük Kral'la Kraliçe'yi eşit yetkilerle donattı. Kölenin de bazı hakları olduğunu karara bağladı. Özgür yurttaşlardan ordu kurmayı başardı. Her savaştan sonra, kralcıklar kralların, krallar da Büyük Kral'ın egemenliği altına girdi. Kızılırmak yayı içinde Hatti, doğuda Hurri, batıda Luvi krallığı vardı. Hatti krallığı, diğerlerini yedi yuttu, Hatti İmparatorluğu oldu. Hattiler Hurriler Luviler, Anadolunun yerli halkıdır. Başkası vardır, öncesi yoktur. 

Truva Savaşı’nda saldırganlar on yıl boyunca başarılı olamadı. Birgün bizden biri yanlış yaptı. Düşmana akıl verdi. Savaşta biz yenildik. Yurdumuz ilk defa işgal edildi. Yabancı boyunduruğu altına girmeyen yerli krallar kralcıklar ve köle olmayı kabul etmeyen insancıklar öldürüldü. Truva Savaşı’ndan sonra, beş yüz yıl boyunca, okur yazar kimsenin olmadığı karanlığın külleri örttü Anadolu toprağını. Okumayı yazmayı unuttuk.

Kölecilerin dayatması sonucu Anadolu'da Grek dili yaygınlaştı. Yazarlar sanatçılar bilginler zenginler Grekçe konuşmaya okumaya yazmaya başladı. Heredotos Homeros Strabon Tales Anaksimenes Diogenes Isidoros Sostratos Hippodamos Eudoksos ve daha diğerleri, Anadolu insanı olduğu halde, Grek nüfusuna yazıldı. İranlı köleciler Anadolu’yu işgal etmek için gelince, Ksanthoslu ve Kaunoslu kölecilerden başka direnen olmadı. Grekler’den kurtulduk, Persler’e yakalandık.

Pers kölecilerden iki yüz yıl sonra, Makedonya Kralı İskender geldi Anadolu'ya işgal için. Termessos halkı, İskender'in 20.000 kişilik ordusuna karşı bir avuç kuvvetle direndi. İskender başarılı olamayacağını anlayınca geri çekildi. Buna rağmen, krallar kralcıklar hiçbir direniş yapmadan İskender'e teslim oldu. İskender, Suriye üzerinden Mısıra gitti. İran'ı Afganistan'ı Pakistan'ı işgal etti. Kurduğu imparatorluğu yönetmek için Babil’e geldi. Babil’de açgözlü saldırgan olmanın bedelini ödedi. Kırk güne kalmadan öldü gitti. 

İran’da Pers devleti yıkılır yıkılmaz, İranlı Mitra Amasya'da Pontos Krallığı'nı kurdu. İskender artıklarıyla otuz yıl savaştıktan sonra, İsa'dan önce 302 yılında esir düştü ve öldürüldü. Yerine oğlu İkinci Mitra geçti. Savaş devam etti. Üçüncü Mitra'nın oğlu Farnakes, İsa'dan önce 185 yılında Sinop'u aldı ve Pontos Krallığı'na başkent yaptı. Pontos Krallığı, Anadolu'da kurulan ikinci yerli bağımsız devlettir.

Altıncı Mitra kral olduğunda ufacık bir çocuktu. Ama hayalleri düşleri büyüktü. Karadeniz kıyılarını ve Kırım'ı Grek kölecilerden kurtardı. İsa'dan önce 88'de Romalı köleciler savaşa katıldı. Altıncı Mitra, yabancı köleci egemenliğini kıra kıra Sinop'tan İzmir'e uzandı. Atina'yı vergiye bağladı. Bergama'yı Pontos Krallığı'na başkent yaptı. Truva Savaşı'ndan bin yıl sonra yabancı kölecileri bozguna uğrattı.

Altıncı Mitra'nın akılsız oğlu Farnakes, düşmanın gözüne girmek için, kendi babasını öldürdü ve babasının ölüsünü düşmana gönderdi. Romalı köleci Sezar bu altın fırsatı değerlendirdi, 20.000 kişilik ordusuyla saldırıya geçti. İki ordu Zile'de buluştu. Farnakes'in 40.000 kişilik ordusu, İsa'dan önce 47 yılında yenildi. Sezar, "Geldim, gördüm, yendim!.." dedi. Pontos Krallığı bitti. 

Romalı köleciler zalimlik zorbalık yaptı. Anadolu halkı kölecilerden kurtuluş yolu ararken umutlar yeşerdi. Konya'da Selçuklu Devleti kuruldu. Selçuklu Devleti de köleci düzenin bataklığına battı. Amasya'da Baba İlyas, Selçuklu'ya karşı direniş başlattı. Konya'dan gelen orduyu tek başına karşıladı. Amasya halkı savaşa katıldı. Direnişin öncüsü İlyas, Amasya Kalesi'nin burçlarına asıldı. Amasyalılar pırasa gibi doğrandı. İlyas'ın öğrencisi arkadaşı yoldaşı Baba İshak, Adıyaman'da başlattı ayaklanmayı. Maraş Malatya Sivas Tokat ayaklanmaya katıldı. Amasya'da İlyas'ı öldürenleri öldürdüler. Konya üzerine yürüdüler. Yarı yolda yenildiler. Direnişçilerden geriye kalmış iki yiğit, Selçuklu'yu yıkmak için ant içti. Söğüt'te Kayı Boyu'na gitti. Osmanlı'ya öncülük yaptı. Selçuklu yıkıldı. 

Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldığında, kuşlar gibi özgür olmanın keyfini yaşadı. "Allah'ım, sana bin şükür olsun. Üzerimdeki bin yıllık ağırlığı kaldırdın!.." dedi. Kırk bin kölesi vardı, köleciklerin hepsini özgürleştirdi. En az 200.000 köle özgürlüğüne kavuştu. Eski kölecilik çağı bitti. Ağalar beyler tefeciler bezirgânlar egemen sınıf oldu. Tokat’ta Celali isyanlar başladı. Sivas’ta Pir Sultan Abdal asıldı. Bolu’da Köroğlu dağa çıktı.

1919'da Anadolu beşinci defa işgal edildi. Ama bu işgal beş yıl bile sürmedi. Mustafa Kemal'in askerleri, işgalci düşmanı yurttan attı. Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne devrimci geçiş yaptı. Kölecilerin hevesini kursağında bıraktı. Atatürk, "Ne mutlu Türküm diyene!.." dediği anda, 5.000 yıllık ayrılık karşıtlık bitti. Ağalık beylik tefecilik bezirgânlık düzeni çöplüğe atıldı. Sömürgenler kemirgenler gericiler bundan hoşlanmadı. Atatürk'den sonra yönetim sağını solunu yolunu şaşırdı. İşbirlikçi tekelci yerli aymaz yobaz hain hırsız burjuva sınıfı ve ortaçağ artığı ağa bey tefeci bezirgân takımı, en büyük yanlışı yaptı. Memleketi milleti sattı.

Anadolu'da yerli köleci zorbaları 4.000 yıl önce bozguna uğrattık. Kölecilerin egemen olması, bu bozgundan yüz yıl sonra filizlenen akıllanmış kuşağa kaldı. Pankus denilen köleci meclis, kölenin de bazı hakları olduğunu karara bağladı. Kral'la Kraliçe'yi aynı yetkilerle donattı. Özgür yurttaşlardan ordu kurmayı başardı. İşte bu ordu, Türk Ordusu'dur. Türk Ordusu iki defa yenildiği için, 2.400 yıl yabancı kölecilerin boyunduruğu altında kaldık. NATO'ya girmekle yurdumuzu yurttaşımızı yabancıya bıraktık. Amerikan aşkı uğruna yanlış işler yaptık.

Soy boy kavim kabile ırk inanç ayırımcılığı yapıyorlar. Türkler'i aşağılayan dışlayan suçlayan her türlü görüşe kucak açıyorlar. Para pul silah külah yalan dolan veriyorlar. Kendileri birleşmek bütünleşmek isterken, bize ayrışma çatışma dayatması yapıyorlar. Ve bir de utanmadan, hak hukuk adalet insanlık çağdaşlık palavrası atıyorlar. Dostu düşmanı ayırt edeceğiz. 

İlk bakışta görüleni algılamak yetmez. Görülmeyeni de görmek gerekir. Belirleyici olguyu çizgiyi biçimi rengi gerçeği göreceğiz. Yeryüzüne ilk buğday tanesini biz ektik, son buğday tanesini de biz ekeceğiz. Ama bu arada, Hatti Hurri Luvi köklerimizi de öğreneceğiz. Yurdumuzu yurttaşımızı bilimi bilgeyi sanatı sanatçıyı seveceğiz. Köleciler dayattıkça ayrılığı, birleşeceğiz bütünleşeceğiz. Darda zorda kaldıkça, üretimin gücünü göreceğiz. Yalancı dolancı değil, gerçekçi olacağız!.. 


Cahit Çelik 

Anayurdumuz Anadolu, Atayurdumuz Türkiye!..

01) "Anadolu yarımadasının bugün için bilinen en eski adı 'Hatti Ülkesi' idi. İlk defa Mezopotamya yazılı kaynaklarında, Akkad sülalesi döneminde (M.Ö. 2350-2150) kullanılan bu adlandırma, M.Ö. 7. yüzyıl Assur yıllıklarında görüldüğü üzere, M.Ö. 630 tarihlerine değin süregelmiştir. Böylece Anadolu, en aşağı 1500 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak tanındı. Bu ad o denli yerleşmişti ki, M.Ö. 2200 tarihlerinden itibaren Anadolu'yu istila etmeye başlayan Hind-Avrupalı 'Hititler' bile yeni yurtlarından söz ederlerken, Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır." (Ekrem Akurgal, Hatti ve Hitit Uygarlıkları, s.1)

02) "Görünüşe göre Hattiler Anadolu'nun yerli bir halkı idi ve en aşağı M.Ö. 3. binin ortalarından beri küçük krallıklar, beylikler halinde idare ediliyorlardı. Bir çeşit kent-devlet olan bu beylikler M.Ö. 2200'den sonra teker teker Hititlerin eline geçmeye başladılar. Bununla beraber Hattiler, Hitit Dönemi'nde de nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlardı." (Akurgal, aynı kitap, s.2)

03) "Hattilerin dili hakkında pek az bilgimiz var. Hatticenin Hint-Avrupa ve Sami dillerinden tamamiyle değişik, kendine özgü bir dil olduğu saptanmıştır. Özellikle prefix, yani önek kullanan bir dildir. Örneğin çoğul eki, kelimenin başına geliyordu. Söz gelimi şapu, tanrı demektir. Wa ön eki ile Waşapu tanrılar, anlamına geliyordu." (Akurgal, aynı kitap, s.1-2)

04) "Hattuş, Hitit başkenti Hattuşa'nın Hatticesi'dir." (Akurgal, aynı kitap, s.2)

05) "Anadolu'nun Mezopotamyalılar tarafından Hatti Ülkesi adı ile anıldığını bildiğimize göre, M.Ö. 2500-2000 tarihleri arasında gelişmiş olan uygarlığın da Hattilere ait olması gerektir." (Akurgal, aynı kitap, s.3)

06) "Hititler, Anadolu'ya ilk geldiklerinde ilkel bir durumda idiler ve bu nedenle Hattilerden din, mitoloji, edebiyat bakımından büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Onların tanrı, dağ, nehir ve kent adlarını aynen almışlar, hatta kendilerine yurt edindikleri ülkenin adını bile değiştirmemişlerdir. Öyle ki daha sonraları gelişme olanakları bulan Hititler, Hattilerden aldıkları zengin kültür mirası ile dünya tarihinin en ilginç ve özgün uygarlıklarından birini yaratmışlardır." (Akurgal, aynı kitap, s7)

07) "Anadolu yerleşmelerinin Erken-Tunç Çağı'ndan beri yarım bin yıl boyunca sürdürdüğü barış yaşamı, M.Ö. 2000 yıllarına doğru korkunç bir saldırı ile son bulmuştur. Alacahöyük'te ve Boğazköy'de Erken Tunç Çağı uygarlığı kalın bir yangın tabakası ile örtülmüştür. Alişar'da Erken Bronz Çağı'ndan sonra oturma yalnız Akropol'de sürdürülmüş, şehirde ise bütünüyle son bulmuştur. Orta Anadolu'daki Bitik, Karaoğlan, Dündartepe ve Karahöyük gibi yerleşmelerde ise Erken Bronz Çağı tabakası bir düşman saldırısının belirgin yangın izlerini gösterir. Ankara'daki Ahlatlıbel'le Etiyokuşu yerleşmeleri de Erken Tunç Çağı'ndan sonra terkedilmişlerdir. Böylece Erken Tunç Çağı'nın Orta Anadolu'da silah zoru ile kapandığı anlaşılmaktadır. Söz konusu yangın tabakasının üzerine kurulmuş olan yeni uygarlık aşağıdagörüleceği üzere Hind-Avrupalı dil grubuna giren Hititlere aittir." (Akurgal, aynı kitap, s.10)

08) "Demir bu dönemde en değerli madendi ve gümüşten 40 kat daha değerliydi." (Akurgal, aynı kitap, s.12, "İlk Hitit İzleri / M.Ö. 1800-1700")

09) "H.Koşay'a göre demir eritme ocaklarının daha Hatti Devri'nde bilindiğini yukarıda görmüştük." (Akurgal, aynı kitap, s.12)

10) "Altın gümüşten 8 kat değerli idi. İyi kalite bakırın 70 kilosu bir kilo gümüşe eş değerli idi. Amutum adlı bir maden, gümüşten 40 kat daha değerli idi, yani bir kilo amutum elde etmek için 40 kilo gümüşe eşdeğer olan bir mal vermek gerekiyordu. Bu değerli maden, o dönemlerde yeni keşfedilen demir olsa gerektir." (Akurgal, aynı kitap, s.14)

11) "Tarihçiler, yazının keşfi ile başlayan devrilere Tarihi Çağlar, yazının bilinmediği devirlere de Tarih Öncesi Çağlar adını verektedirler. İlk yazı Mezopotamya'da ve Mısır'da yaklaşık olarak aynı sıralarda, M.Ö. 3. binin başlarında kullanılmaya başlanmıştır. Tarih öncesi uygarlıklar: Taş Devri, Bakır Devri, Tunç Devri ve Demir Devri olarak dört bölümde tetkik edilir." (Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarıkları, s.21)

12) "Tunç Çağı (M.Ö. 3000-1200) Tunç Çağı Anadolu'da 3000, Girit'te Ege'de ve Hellas'ta 2500-2000, Avrupa'da ise 2000 yıllarında başlar." (Akurgal, AU, s.26)

13) "Orta Tunç Çağı (M.Ö. 2500-2000) Orta Tunç Çağı'nın en büyük teknolojik aşaması çömlekçi çarkının icat edilmiş olmasıdır. Bu, dünyada sanayileşmenin ve endüstrileşme atılımının ilk adımıdır. Çömlekler artık 'makine' ile üretiliyordu (M.Ö. 2250-2000)." (Akurgal, AU, s.27)

14) "Anadolu yerleşmelerinin Erken Tunç Çağı'ndan beri yarım bin yıl boyunca sürdürdüğü barış yaşamı M.Ö. 2000 yıllarına doğru korkunç bir saldırı ile son bulmuştur. Alacahöyük'te ve Boğazköy'de Erken Tunç Çağı uygarlığı kalın bir yangın tabakası ile örtülmüştür. Alişar'da Erken Bronz Çağı'ndan sonra oturma yalnız Akropol'de sürdürülmüş şehirde ise bütünüylü yok olmuştur. Orta Anadolu'daki Bitik, Karaoğlan, Dündartepe ve Karahöyük gibi yerleşmelerde ise Erken Bronz Çağı tabakası bir düşman saldırısının belirgin yangın izlerini gösterir. Ankara'daki Ahlatlıbel'le Eti Yokuşu yerleşmeleri de Erken Tunç Çağı'ndan sonra terkedilmişlerdir. Böylece, Erken Tunç Çağı'nın Orta Anadolu'da silah zoru ile kapandığı anlaşıllmaktadır. Söz konusu yangın tabakasının üzerine kurulmuş olan yeni uygarlık, Hind-Avrupalı dil grubuna giren Hititlere aittir." (Akurgal, AU, s.42)

15) "Hitit adı ile anılan Hind-Avrupalı halk kendilerine 'Nesili', yani Nesice konuşanlar adını vermişlerdir. Nesili sözcüğü Kültepe'nin eski adı olan Neşa'dan gelmektedir. Ancak Nesice konuşanlar bütün yazılı metinlerde ellerinde bulundurdukları Anadolu'yu 'Hatti Ülkesi' ve orada oturanları da 'Hatti Sakinleri' olarak adlandırdıkları için bu yüzyılın başlarında bu metinleri gören bilim adamları gün ışığına çıkarılan bu uygarlığa ve onun sahibine Hatti adını verdiler." (Akurgal, HHU, s.18)

16) "Anadolu'nun Mezopotamyalılar tarafından Hatti Ülkesi adıyla anıldığını bildiğimize göre M.Ö. 2500-2000 tarihleri arasında gelişmiş olan uygarlığın da Hatti'lere ait olması gerektir." (Akurgal, AU, s. 31-32)

17) "Hititlerin Anadolu'ya kafkasya yoluyla geldikleri varsayımı" (Akurgal, HHU, s.7)

18) "… Kaniş'in başındaki Ka'nın Hattice bir ön ek olması gerekir. … belki de Kaneş ya da Kneş sözcüğündeki 'Kn' İngilizcede knee, knife, ta olduğu gibi K harfi okunmuyordu. Nitekim Latincedeki Nosco sözcüğünün gnosco kökünden gelişi de bu okunuş önerisine uyan bir örnektir." (Akurgal, AU, s.43)

19) "Çeşitli kazı yerlerinden çıkarılan Hitit belgeleri, özellikle çivi yazılı onbinlerce tablet,çağdaş insanlığın, adı bile unutulmuş nice halk üzerine bilgi edinmesini sağladı. O arada, İÖ 2. binyılda Anadoluda, Hitit'lerden sonra en önemli ulusal topluluğun, Hitit belgelerinde Luwili diye anılan bir dili konuşan halk olduğu öğrenildi. Hitit'lerin kendilerinin, Hitit Hiyeroglifleri denen yazıda kullandıkları dil de bu dil idi. Hitit imparatorluğunun yıkılmasını izleyen yarım bin yıl boyunca da, sonradan Kappadokia diye tanınan Anadolu parçasında ve Çukurova'da Luwi dilinin ve ona özgü yazının (Hitit Hiyeroglifleri denen yazının) yeni bir türünün kullanılması, süregitt; oysa Hitit'lerin kendi dili ve Hitit çivi yazısı, unutuldu. Günümüzde, Luwi dili ve buna özgü hiyeroglif yazısı üzerine bilgi birikimi , artık hayli ileridir. Ne var ki, Luwi ulusunun kendisinin tarihi, henüz karanlıklar içindedir." (Bilge Umar, Türkiye'deki Tarihsel Adlar, s.4-5).

HATTİ. Söylenişi, Khatti. Alacahöyük ve Hattusa/Boğazköy dolaylarında, şimdi Hitit'ler diye anılan ulustan önce egemen olmuş, İÖ 2500 dolaylarının yapıtı Alacahöyük buluntularının öz sahibi, Hind-Avrupalı olmayan bir dil konuşan halkın adı; ayrıca, o ulusun yurdunun adı. Aynı yöreye daha sonra egemen olan ulus da kendini ve yurdunu aynı adla anmıştır; böylece, Hatti, Anadolunun en eski adı olmuştur.

Bu, "daha sonra egemen olan ulus"a şimdi Hititler deniyor ki, Hitit adı dahi aslında Hatti adıyla bağlantılıdır. İmparatorluk çağı Hitit'lerinin geleneklerini yaratan ve günümüzde "Geç Hitit'ler" diye adlandırılan, çoğu aslında Luwi kültüründe olan topluluklar Filistine de yayılmışlardı. Kendilerini Khatti'ler diye anan bu insanların adı, Tevrat'ın İbranice aslında "Ht Halkı" diye geçer. Ht ile gösterilen, gerçekte, Hatti adının İbranileştirilmiş biçimi olan sözcük idi. Ama, İbranicenin yazısında sesli harf bulunmadığından yalnız Ht harfleri kullanılmıştı. Asur belgelerinde, ülke ve halk adı olarak Hatti sözcüğü, Hata biçimini almıştır. Mısır hiyeroglif yazısında ise, o yazının da sesli harfi bulunmadığından, Ht değerini taşıyan hiyeroglif işareti kullanılır.

Tevrat batı dillerine çevrilirken, Almancaya çeviriyi yapan Martin Luther, Ht ile gösterilmiş sözcüğü, "Hethit'ler" diye; İngilizce ve Fransızca ya çevirenler ise, "Hitit'ler" diye okuyup yazdılar. Çünkü o sırada, hatta 19. yüzyıl sonuna kadar, Phryg'ler öncesi Anadolu halkları üzerine hiçbir şey bilinmiyordu. Hitit'ler dediğimiz halk, Hellen'ler için bile, tarihin karanlığına gömülmüş, bilinmeyen bir halk idi. O yüzden, Tevrat'ın çevirilerinde böyle çelişkili uydurmacılıkların yapılmasına şaşmamak gerekir. Nitekim, Tevrat'ın Türkçe çevirisinde de aynı uydurmacılığın daha değişik biçimleri bulunuyor ve Filistin'deki Hatti halkı, bazan Hitti'ler diye, bazan da Het'ler, Het Oğulları diye anılıyor.

Geçen yüzyılda ve bu yüzyıl başında Türkiye aydınları arasında en yaygın yabancı dil Fransızca olduğundan, o uydurma adlar içinde, Fransızların kullandığı ad, onların söyleyiş biçimiyle, Hitit'ler diye Türkçeye geçti.

Sonuç olarak, Hitit adı, binyıllar sonra, yanlış okuma yüzünden uydurulmuş bir addır.

Brandentein (RE Suppl. VI Kleinasiatische Ursprachen maddesi, s. 169 satır 31-33 ve s.170 satır 5-6) Hatti sözcüğünün öz biçiminin Khattu ve anlamının da "Gümüş Ülkes" olduğu kanısındadır. Karş. Hattusa.

(Bilge Umar, Türkiye'deki Tarihsel Adlar, s.307-308, İnkılâp Kitabevi, 2.Baskı)

HATTUSA  (Khattusa).  Adının Hatti (Khatti) adıyla bağlantısı pek açık olan bu kent, Alacahöyük erken tunç çağı kültürünün Hatti'lerince kurulmuş ve Hattus (Khattus) diye adlandırılmıştı; Hititler, kente egemen olduktan sonra, adını Hattusa (Khattusa) biçiminde söylediler. Hatti adının öz anlamı bilinmediğinden, Hattus adının anlamı da karanlıktadır. Hatti adını "Gümüş Ülkesi" anlamına geldiğini, öz biçiminin Hattu (Khattu) olduğunu savunan Brandenstein gibi (bkz. Hatti), Herzfeld de (s. 198 dn.5) Hattusa adının "Gümüş Kenti" anlamına geldiğini söylüyor. Her iki yazar, dayanak belirtmemiştir. (Umar, TTA, s.308)

HATTİWANA. Sonradan çeşitli bölgelerde Hattana, Hattena, Katabana, Kataonia gibi biçimlere bürünmüş bu ad, Hatti (Khatti) adına Luwi dilinin "-sal, -ülkesi" anlamındaki wana takısı eklenerek türetilmiştir. (Umar, TTA, s.308)

Hattusili (Khattusili). Üç Hitit Büyük Kralının adı. Kent adı Hattusa sözcüğüne, İngilizcedeki -ish ve Almancadaki -isch'in karşılığı olan Hitit dili takısı -ili eklenerek türetilmiştir (Hitit belgelerinde, Luwi dilinin Luwili diye adlandırıldığını anımsayalım). Dolayısiyle, "Hattusa'lı" demektir. (Umar, TTA, s.308)

Assa (sözcüğü). Çeşitlemesi İssa. Hellen ağzında: Assos, İssos. Anlamı: "Yerleşim" (buradan, keza: köy kasaba, kent).

Luwi dilinden ve ardılı İÖ 1. binyıl Anadolu dillerinde gelme pek çok yerleşim adında Asa/Assa bitişini görüyoruz (başlıca örnekler, kitabın sonundaki Tablo 37'de toplu biçimde gösterilmiştir)*. Hatta, Assa, tek başına, bir kent adı olarak da karşımıza çıkıyor (bkz. aşağıda Assa). Aynı dillerden kalma olduğunu, içindeki, o dillere özgü sözcüklerin, takıların varlığı nedeniyle anlayabildiğimiz bazı kent adlarının Hellen ağzında -assos, -ssos bitişli edilmiş biçimlerini görünce (bkz. Adrassos, Aliassos, Pedasos vb.), üstelik Assos adlı bir kentle karşılaşınca, böyle -assos, -ssos edilmiş bitişlerin dahi öz biçimini assa olduğu sonucuna güvenle ulaşabiliyoruz.

Luwi dilinin hısımı Hitit dilinde, "iskân etmek, yerleştirmek, kent kurmak" anlamlarında bir Asas fiili vardı (Sturtevant, s.17). Buna bakarak, Asa/Assa'nın, Luwi dilinde, Almancanın Siedlung'u ve Sitz'iyle aynı anlamda, yâni "Yerleşim" (buradan: köy, kasaba, kent) anlamında bulunduğunu sezebiliyoruz. Nitekim Meriggi (Glossar, s. 62 sonu) Assa'yı "Sitz" olarak çevirmiştir. Demek, asa/assa (Hellen ağzında, assos) bitişi, tarihsel coğrafya adlarında, -kenti anlamındadır. Örneğin Mylasa/Mylassa, Mula-(a)ssa, Değirmen-kenti"dir; Thebasa, aslında Taba-(a)ssa, Düzlük-kenti" demektir.

Assa/Assos sözcüğünün bir söyleniş ve yazılış biçimi de issa/issos'tur. Gerçekten, diğer bazı Luwi/Pelasgos sözcüklerinde de, baştaki a yerine i'nin geçtiği çeşitlemeler görmekteyiz; wanda/anda (Hellen ağzında andos) takısı yerine inda (Hellen ağzında inthos; Korinthos'taki gibi); wana/ana takısı yerine ina (Attagaina'daki gibi); hatta Ana Tanrıça için Ama/Ma yerine İma denmesinin örnekleriyle dahi karşılaşacağız (İmaion gibi). Tarihsel kent adlarında assa/assos yerine issa/issos çeşitlemesinin kullanılışı hayli yaygındır (Larissa, Naissos vb.).

Luwi hiyeroglif yazısında, "kent, hisar" kavramını anlatan simge (ideogram) biliniyor. Bu, Meriggi'nin (Glossar, s. 210'da) 199 sayılı olarak gösterdiği simgedir. Ancak, bunun Luwi dilinde nasıl okunacağı; diğer söyleyişle, o dilde "kent, hisar" anlamına gelen sözcüğün ne olduğu, saptanamamıştır.

Eski Hellen'ler, Luwi dilinden ya da onun ardılı, daha sonraki Anadolu dillerinden gelme -sa (o arada, -asa, -assa) bitişli sözcüklerde -sa bölümünü bazan, olduğu gibi bırakmışlardır (örneğin, Bodrum Yarımadasındaki Leleg kenti Madnasa'nın, yine oradaki bir diğer Leleg kenti Pedasa'nın adlarında). Bazı örneklerde bu bitişi kimi zaman -sa diye, kimi zaman, bir okunuş ve söyleniş farkı söz konusu olmaksızın, -ssa diye yazmışlardır: Örneğin çdğu kez Larissa, bazan Larisa; çoğu kez Mylasa, Arrianos 1 XX 4'de Mylassa. Kimi örnekte ise, -sa bitişini -sos'a çevirmişlerdir. O arada, Leleg kenti Pedasa'nın Troas'daki bir adaşını İliada (X 425-431) Pedasos diye anıyor. Hellen'lerin, -sa bitişini -sos ettikleri adlarda, o bitişi kimi zaman, yine bir okunuş ve söyleniş farkı söz konusu olmuksızın, -ssos diye yazdıkları görülüyor. Örneğin, hemen hemen bütün diğer kaynaklarda İassos biçiminde aktarılan kent adı, Arrianos'ta (1 XX 11) İassos'tur. Ancak, Hellen'lerdeki genel ve yaygın eğilim, -sa'lı bitişlerin -ssos'a çevrilmesidir: Telmessos, Termessos, Sagalassos, Mokissos, Bybassos gibi.

Hellen ağzında -ssos biçimini alan bitiş, Türk ağzına uyarlanırken genellikle -sun yada -sın edilmiştir; bu konuda bkz. kitabın sonunda, "Genel Sonuçlar" bölümünde I 5 c. Hellen ağzının değiştirmediği -sa bitişleri, Türk ağzında çoğu kez son a'sını yitirmiş (örnek: Mylasa'dan Milâs), hatta bazan a'yı yitirdikten başka s'si de z olmuştur (örnek: Arpasa'dan Arpaz).

* TABLO 37 - Luwi dilinin "Yerleşim" (buradan: köy, kasaba, kent) anlamındaki ASSA/İSSA sözcüğüyle, ya da bunun Hellenleştirilmiş biçimi Assos/İssos sözcüğüyle türetilmiş adların, gördüğümüz bazı örnekleri (Yalnız A ile başlayan adlar arasından seçilmişlerdir): Abbassos Abessos Adessos Adopissos Adrasan Adrassos Agalassos/Ağlasun Agoressos Aigissos Akalissos Akarassos Akrasos Algbadessos Aliassos Alikarnassis Alikarnassos Alossos Amadassa Amamassos Amaseia Amisos Amnisos Andrasos Apaisos Apasa Arabissos Ardasa Argasa Ariassos Arlissos Arnissa Arpasa Arsissa Artymnessos Asia Assessos Assuva Attanassos

Ata (sözcüğü). Keza, Atta. Bkz. Ada/Ata/Atta (sözcüğü). Sözcük, Atta biçimiyle, Hitit dilinde "Baba" anlamında kullanılıyordu ve o nedenle, Ana Tanrıça'nın erkeği Anadolu baş tanrısının adlarından biri, onun "Baba" özelliğine işaret eden, Atta/Attas idi. Anadolulu Attala adı (Hellen ağzında Attalos; Goth ve Hun ağzında Attila) bu kök sözcükten türetilmiştir. Atta'cık, "Atta tanrının oğlu" demektir. TA "Attila" maddesinde, Attila adının Babacık anlamına geldiğinin söylenmesi, ancak yukarıda anlattığımız çerçeve içinde doğrudur. Luwi dilinin "Baba" anamındaki sözcüğü Tati idi (Laroche, Dictionnaire, s. 95). Ancak, Luwi'lerde de Ata/Atta'nın Ada sözcüğünün bir çeşitlemesi olarak kullanıldığı ve bazı adlar içinde Baba Tanrı'yı kasdettiği, Hitit bölgesi dışında fakat Luwi/Pelasgos bölgeleri kapsamında karşılaştığımız Atabyrion, Atalaura, Atanassos/Attanassos, Attala/Attalos, Attouda gibi adlardan anlaşılmaktadır. (Umar, TTA, s.129)

Ada/Ata/Atta (sözcüğü). Van Windekens'e göre (Le Pélasgique, s. 148) bu sözcük, Hind - Avrupa dillerinde, "Cici" gibi, sevgi anlatan bir sözcük olarak yorumlanmalıdır; o dillerden bazısında (Hitit, Hellen, Lâtin dillerinde) "Baba" anlamına, ama Sanskrit dilinde "Anne" anlamına gelen Atta sözcüğü ve yine Sanskrit dilinin "Abla" anlamındaki Atti sözcüğü bu kökle bağlantılı olmalıdır. Luwi/Pelasgos dilinde, sözcük, anlaşılıyor ki, Ana'yı da kastedebiliyordu. Nitekim, Karia kraliçesi Ada'nın ve onun hem yeğeni hem adaşı olan genç kızın (Strabon, 14 II 17) adı; ayrıca Adana/Athana/Athena (kent, tanrıça) adı ve bir tanrıça Ada'ya işaret eden, aşağıda göreceğimiz Ada(n)da gibi adlar bu sonucu destekliyor.  (Umar, TTA, s.13)

Ama (sözcüğü). Luwi dilinde anni, Hitit dilinde anna, "anne, ana" demektir ve bizdeki sözcüklerle eski Anadolulu sözcükler arasındaki yakınlık, bir rastlantı ürünü değildir (bkz. Umar, THİT 2. bsl., c.I/1, s.201). Ama (ve bunun çeşitlemesi, Ma) sözcüğü de, özellikle Ana Tanrıça'yı belirtir yolda kullanıldığı gibi, doğrudan doğruya "Ana" anlamında olarak, Luwi dilindeki metinlerde geçmektedir (Laroche, Dictionnaire, s. 27). Luwi dilindeki bazı sözcüklerin, baştaki A ile yahut baştaki A söylenmeksizin, iki türlü çeşitlemesinin bulunduğunu daha önce bazı örneklerde görmüştük: Aba/Apa, yahut Pa; Aia, yahut İa gibi. Zaten, aynı durum, en eski Hind-Avrupa dillerinden bazılarında da görülmektedir. Örneğin, Ernst Herzfeld (s. 306 dn. 2) eski İran dili için şöyle yazıyor: "Many old Iranian names appear with or without initial A: Amadoi/Mada, Amardoi/Mardoi, Asagrta/Sagartioi, Asimanu/Simanu". Luwi/Pelasgos yurtlarında aynı adıngerek Ama biçiminde gerek Ma biçimindeki çeşitlemelerinden türetilmiş pek çok tarihsel coğrafya adıyla karşılaşacağız. (Umar, TTA, s.57)

Hay.  Ermeniler kendilerine Hay derler. Herzfeld'e göre (s.314) Hitit belgelerinde geçen ve Doğu Anadolu'da, Erzurum dolaylarında bir yöre için kullanıldığı sanılan Haiasa (Hayasa) adı ile bu Hay sözcüğü arasında bağlantı olabilir. (Umar, TTA, s.309)

HAYASA . Bkz. Hay

HAYRADOS.  Antalya ilinin Gazipaşa ilçesinde bir köyün adı (Saraçoğlu, s. 532 sonu). Rumcadan gelmişe benziyorsa da o dilde böyle bir sözcük saptayamadım. Anadolulu bir adın Rum ağzında çarpıtılmış biçiminden Türk ağzına uyarlanmış olabilir. (Umar, TTA, s.309)

20) "Dikkate değer ki, Zeki Velidi Togan, Aryaların şimdiki Türkistan dolaylarına Ön Asya yoluyla geldiklerini 'sabit' görüyor ve hatta Orkhun anıtları abc'sinin kökenini, onların Ön Asya'dan getirdiği yazıya bağlıyor. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş kitabının bir başka yerinde yine Orkhun abc'si (daha doğrusu, Göktürklerin, Orkhun anıtlarında da kullandıkları abc) konusuna değiniyor ve bu yazının Ön Asya'dan geldiğini kuşkusuz sayıyor, fakat bu yazıyı Saka'ların Ön Asya seferleri sırasında öğrenmiş ve getirmiş olabileceklerine işaret ediyor. Gerçekten, İÖ 1. binyıl Anadolu dillerinin (Lydia dili, Karia dili, Phrygia dili, Lykia dili, hatta yerli Pamphylia dili yâni orasının Hellen olmayan Anadolulu insanlarının dili) abc'leri hem birbirine, hem de Orkhun anıtlarındaki abc'ye benzer. " Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, s.77).

21) "Sonuç olarak, Orkhun anıtlarının dilinde, Bilge Kağan'ın adı başına getirilen Türk sözcüğü, onun 'Egemen kişi' olduğunu belirtmektedir; Türk budun deyişi, "Egemen budun/ulus'u kasdeder ve Türk Tengri yâni Türk Tanrı, "Egemen Tanrı, buyruk yürüten Tanrı' demektir." (Umar, İTH, s.106)

22) "Sözü geçen kentin adı, çağdaş kitaplarda Hattusa, Hattusas, Hattuşa, Hattuşaş biçimlerinde yazılmakta; daha doğrusu, genellikle Hitit adlarında şimdi s ile ş'nin birbiri yerine kullanıldığı, ayrıca bu adların sonuna kimi yapıtta (adları ş ile yazanların kiminde) bir ş harfi, (adladı s ile yazanların kiminde) bir s harfi eklendiği görülmektedir. Bunun nenedi şudur: Hititler, Akkad (keza Asur/Babil) çivi yazılı metinlerinde, kendi dillerinin yahut da Luvi dili gibi bir diğer dilin sa, se, si, su hecelerini içeren sözcüklerini yazarken, o yazının (çivi yazısının) şa, şe, şi, şu hecelerine özgü işaretleri kullanmak zorunda kalmışlardı. Çünkü o yazıda sa, se, si, su heceleri için işaret yoktu. Bu yazının günümüzdeki uzmanları, örneğin Hattusa'daki kazıları 1906 yılında başlatan Winckler, anlattığımız nedenle, Hitit belgelerindeki o gibi sözcükleri, çivi yazısının gösterdiği şa, şe, şi, şu değerleriyle okudular ve günümüz yazılarına o değerle çevirdiler. Oysa, ş ile çevrilen sesingerçekte s olduğu, aynı Hitit adlarının, Mısır belgelerinde, Mısır'a özgü hiyeroglif yazısıyla yazılmış biçimlerinden anlaşıldı. Çünkü Mısırlılar, ş'li ve s'li sesleri ayrı ayrı belirtebilen işaretler kullanıyorlardı." (Umar, İTH, s.116)

23) Bilge Umar, Türkiye'deki Tarihsel Adlar'ın H ile başlayanlar bölümünde çok sayıda gönderme yapmış: "Habessos-Abessos, Hadramut-Adramut, Hadrianoi-Adrianoi, Hadria-Adria, Halasarna-Alisarna, Hales-Ales, Halesion-Alesion, Halicarnassis-Alikarnassis, Halicarnassus-Alikarnassos, Haliarna-Alikarna, Halys-Alys, Hamaxia-Amaxia, Hamaxitos-Amaxitos, Hanzit-Anzathene, Harmala-Armala, Harmandalı-Armanda, Harmatos-Armatos, Harpagia-Arpagia, Harpasa-Arpasa, Harpasos-Arpasa, Harsa-Arsa, Harzam-Arzamon, Hebros-Ebros, Hedraios-Edraios, Hekatonnesoi-Ekatonnesoi, Hektor-Ektor, Hellas-Ellas, Helnia-Elnia, Hennetoi-Ennetoi, Hephaistos-Ephaistos, Heptasdadion-Eptastadion, Herbessos-Erbessos, Hermes-Ermas, Hermos-Ermos, Herpa-Erpa, Hippoi-İppoi, Hippourios-İppourios, Holmoi-Olmoi, Homonada-Omonada, Hygenneia-Ygenneia, Hyia-Yia, Hykhantenoi-Ykhannetoi, Hylamoi-Ylamoi, Hyllarima-Yllarima, Hyllos-Yllos, Hypaipa-Ypaipa, Hypakhaios-Ypakhaios, Hyparna-Yparna, Hypius-Ypios, Hypokremnos-Ypokremnos, Hypsela-Ypsela, Hyrgaleis-Yrgaleis, Hyromos-Yromos, Hyspiratis-Yspiratis" adlarının aynı şeyi anlattığını belirtmiş. 

Bu sözcüklerin başındaki H sesinin ihmal edilebilir bir ses olduğunu görmüş. Öyle ise, 54 adın başındaki H sesinin ihmal edilebilir olduğu yerde, 55'inci adın başındaki H sesi de ihmal edilebilir. Hattuş'un Attuş, Hattusa'nın Attusa, Hatti'nin Atti biçiminde çeşitlemesi vardır. Hattusa'nın başındaku H sesi düşerse, geriye asıl sözcük Attusa kalır. Attusa'nın sondaki -sa sesinin yerleşim (köy, kasaba, şehir) anlamına geldiğini biliyoruz. Attusa'nın -sa sesini bir kenara bırakırsak, Attu bölümü çırılçıplak ortaya çıkar. Attu'nun Atta olduğunu görmek için azcık dikkat etmek gerekir. Atta'nın adı Hattuş'tan doğuya gidildikçe Otu biçiminde söyleniyor olmalı. İşte bu Otu'nun bir başka söyleniş biçiminin de Ogu/Oğu olması ve buradan Oğuz adının oluşması gerekir. Oğuz'dan önce Mete vardı. Mete adının aslı (A)Ma+(A)tta olduğu ve bunun da "Toprak Ana'nın erkeği Atta" anlamına geldiği yeterince açıktır. Aynı şekilde, Hattuş'tan batıya gidildikçe Atta'nın Ta'sı Te De Ze biçimine dönüştüğü belirlenmiştir. Dikkat edilirse, Zeybek adının başındaki Ze ögesinin Atta'nın Ta'sı olduğu görülebilir. 

24) Google çeviri çubuğuna insan yazılırsa, sözcüğün karşılığı, hominum (Latince), humaine (Fransızca),human (İngilizce), uman (Romence), umano (İtalyanca), humano (Portekizce), humano (Galiçyaca), humà (Katalanca), olarak veriliyor. 

Bu sekiz dilin altısında sözcüğün başında h sesi var iken, İtalyanca ve Romence çeviride h sesinin olmadığı görülüyor. Aynı şekilde, başında h sesi olsun veya olmasın, uma sesinin ortak kök sözcük olduğu görülüyor. Bu durumda, baştaki h sesinin önek olduğu anlaşılıyor. İşte bu ön ekin anlamını öğrenmek istiyorum. H sesi önek olarak sözcüğe hangi anlamı kazandırıyor? Daha doğrusu, mesela İngilizce söyleyişte, human sözcüğünün başındaki h sesinin özel bir anlamı veya görevi var mıdır?

Google çevirisine göre; homo (Latince), hominem (Latince), l'homme (Fransızca), hombre (İspanyolca), home (Katalanca), adam demekmiş. Yine sözcüğün başındaki h sesi dikkat çekiyor.

Bilge Umar'ın verdiği bilgiye göre, Anadolu'nun yerli dillerinden Luwi dilinde ve Hitit dilinde -uma -umna takısı -insanı -halkı anlamına geliyormuş. 

İngilizce human ile Luwi dilinin -uma sözcüğünün aynı yerden geldiği belli oluyor. Latince dahil, Avrupa dillerinin ilk çıkış yerinin Antalya Muğla yöresi olduğu biliniyor. Avrupa dillerinde önek olarak varlığını sürdüren H sesi, Hatti veya Hitit sözcüğünün başındaki H sesiyle aynı anlama gelebilir. Ermeniler'in kendine Hay demesi de, Y sesi ile anlam kazanabilir.

Sözün özü özeti, İngilizce human (insan) sözcüğünün başındaki h sesi önek midir, önek ise anlamı nedir? H sesi önek ise, inanmış dindaş yandaş yoldaş yurttaş gibi anlama gelebilir mi? H sesi önek olarak başka sözcüklere, inanmışı dindaşı yandaşı yoldaşı yurttaşı gibi anlam verebilir mi?..

"İngilizcede kelime başına gelen h harfi özel anlam vermez. Fransızcada kelime başına gelen h okunmaz. Hasret yazarsın, Asret okursun, gibi ." (Engin Erkiner)

25) Bu bilgilerin ışığında diyebiliriz ki, Türkçe'nin en önemli iki sözcüğü kesin kanıttır.
Ana sözcüğü hangi topraktan gelmiş ise, Anayurdumuz orasıdır. Anayurdumuzun adı, Anadolu'dur. Ata sözcüğü hangi topraktan geliyorsa, Atayurdumuz orasıdır. Anayurdumuzun koynundaki Atayurdumuz Hattusa'dır. Hattusa adının sonundaki -sa sesi yerleşim demektir, başındaki H ihmal edilebilen bir sestir, ortadaki Attu ise, Ata demektir. Türklere adını veren Atta adının tek veya çift T ile yazılması anlam farkı yaratmaz. 5.000 yıl önce Çömlekçi Çarkı icat edilince toplumsal ayrışma çatışma yeni boyut kazandı. Tam 4.500 yıl önce toplumsal ayrışma çatışma nitelik değişimi yaptı. Köleci erkek toplumun üretici bölümüne egemen olmayı başardı. Türk Bayrağı ilk defa Hattusa'da dalgalandı. Hattusa yerleşimi Türklerin Atayurdu oldu. Bayrak egemenlik belirtisi ise bu böyledir. Türkler kavim kabile soy boy ırk değildir. Toplumsal ayrışma çatışma çağını başlatmış köleci kesimdir.

Yurduna yurttaşına egemen olanlara ve onların yandaşlarına yoldaşlarına Türk denilmiştir. Türkiye Türkleri'nin anayurdu Anadolu'dur. Türkiye Türkleri'nin atayurdu Türkiye'dir. Türk adı toplumsal ayrışmanın çatışmanın ürünüdür. Ortak yaşamdan köleci yaşama geçiş, iyiliği kötülüğü bir yana, her bakımdan devrimdir. Hattusa'da Türk Bayrağı'nın dalgalanması, köleci toplum çağının başladığı anlamına gelir. Doğaldır ki, köleciliği kabul etmeyenler de toplumsal ayrışmanın çatışmanın içinde olacaktır. İlk kölecilere karşı direnenler de inandıkları tanrının adıyla adlandırıldı. Hayasa adının başındaki H sesi olmadan yazılışı okunuşu, yol gösterici olabilir. Hayasa'nın Ayasa, Haymana'nın Aymana, Hayrados'un Ayrados biçiminde çeşitlemesi olsa gerektir. Hayasa (Haiasa) adının sonundaki -sa sesi, -yerleşimi demektir. Ya (İa) sesinin Toprak Ana'yı belirttiğini görmek için, baştaki H sesinin ihmal edilmesi gerekir. Hayasa, Toprak Ana Yerleşimi demektir. Hay adının H sesi ihmal edilerek söylenişi, Ya (İa) sesi, köleciliğe karşı direnenlerin kimler olduğunu açıkça göstermektedir. Köleciliğe karşı direnenlerin de tanrı adıyla adlandırıldığını görmek için azcık dikkat etmek yeter. Tanrı Baba (Atta) ile Toprak Ana (İa) karşı karşıya gelmiş. Egemen olana Atta, Atta'nın egemenliğini kabul etmeyene İa denilmiş. Kavim kabile soy boy savaşları önemini yitirmiş.

Dikkat edilsin, Anadolu'da yerli köleciler önce bir yerde başarılı olmuş. Türk Bayrağı ilk defa Hattusa'da dalgalanmış. Baba Tanrı Atta'ya inananlar ile Toprak Ana'nın çocukları ayrışmış ve karşı karşıya gelmiş. Ama hiç kimse demirden yapılmış baltayı bıçağı kamayı görmemiş. Köleciler bilek kuvvetiyle egemen olmayı başarmış. Yani köle ve köleci kanlı bıçaklı olmamış. Ordu kurulmamış. Askerlik yok. Kölenin geçim derdi yok. Aç değil, açıkta değil. Köleciler de ortak yaşam kurallarına uymuş. Kölenin barınması beslenmesi giyinmesi kölecinin üzerine kalmış. Yine de kölecikler kaytarmış kaçmış. Özgürlük kavramı ortaya çıkmış. Hattusa'da herkes zoru zorbalığı direnişi öğrenmiş. 4.500 yıl önce toplumsal ayrışma çatışma işte böyleymiş.

Uçağa binip binip Ergenekon'a gidiyorlar. Orkhun Anıtları denilen taşlara bakıp bakıp geliyorlar. Yemek içmek bedava. İlgi ikram harika. Muhabbet gani. Ayrıca ek ödeme var. Gez gezebildiğin kadar. Türk adının anlamını bilmezsen, toplumsal ayrışmanın çatışmanın dışında Türk ararsan, Orkhun Anıtları'nda taştan başka şey göremezsin. Yediğin içtiğin gezdiğin gördüğün aldığın verdiğin her şey haram olur. 4.500 yıl önce Anadolu'da olanı biteni öğrenmezsen, 4.000 yıl önce ne olduğunu anlayamazsın.