Sayfalar

Amiraller Bildirisi ve Hukukun Dedikleri

Prof. Dr. SAMİ SELÇUK

 

İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasının ardından hukuk tarihçisi TBMM Başkanı’nın Cumhurbaşkanının isterse Montrö gibi ülkenin geleceğiyle ilgili uluslararası temel antlaşmaları bile kaldırmasının “teknik olarak olanaklı” ancak olası olmadığı”nı söylemesi, hemen ardından “Ben herhangi bir sözleşme adı vermedim” gibi kaçamaklı sözlerle durumu düzeltmeye kalkışması üzerine, bu konuyu yakından bilen ülkenin uzman amiralleri, olası tehlikeleri Türk ulusunun ve siyasetçilerin bilgisine sunmuş, 4 Nisan 2021 tarihli bir “bildiri” yayımlamışlardır.  Belli ki ülkenin çıkarları açısından kaygılıydılar. 

 

Belli ki Türk toplumuna, Lozan ve Montrö gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan iki önemli uluslararası antlaşmasından biri hakkında yurdun ve ulusun yararı, egemenlik hakkı konularında bildiklerini sunmayı ve bunların değerlendirilmesini bir görev bilmişler ve bu temel kaygıya iktidarı bile rahatsız eden bir görüntüyü de eklemişlerdi. 

 

Peki, sonra ne oldu? Onlara teşekkür mü edildi? 

 

Tam tersine. Kıyamet koptu. Yine birbirine güvenmeyenler, birbirinden kuşkulananlar, bu“kurnazlar”ın (!) arka düşüncelerini sözde “teşhis” ederek ruhbilimciliğe özendiler. 

 

EĞER DEMOKRASİ VARSA… 

 

Doğuluca bir yaklaşımdı bu.  Çünkü Batı’da her hafta buna benzer bildiriler dağıtılır. Yemek içmek gibi insan doğasının ürünü günlük olaylardır, düşünce özgürlüğünün sıradan yansımalarıdır bunlar. 

 

Evet işin ö ve özeti bu iken bizde olanlara bakar mısınız? 

 

Bu bildiri, kendinden menkul bir yorumla kimilerince “Yüce Türk milletine” diye başlaması, saat 22.42’de yayımlanması dolayısıyla “ihtilal/darbe bildirisi” olarak değerlendirildi. 

 

Acaba bu bildiri, ülkenin Cumhurbaşkanına ya da siyasal partilerin başkanlarına hitaben yayımlansaydı başka türlü mü algılanacaktı? Ya da bu türden bildirilerin günün belli saatinde yayımlanacağına ilişkin bir kural mı vardı

 

Yansızlığı ve nesnelliği yaşam biçimi olarak benimsemiş 61 yıllık hukukçu gözüyle herkesin bilgisine aşağıdaki görüş ve deneyimlerimi sunmak isterim. 

 

Her şeyden önce bildiriye karşı çıkanların bildiriyi okuma biçimi Derrida’nın“yapıbozumu”nu hiç mi hiç andırmıyor. Bu bir. 

 

Bildiri, yorumu gerektirmeyecek denli, bilimsel ve hukuksal deyişle “açık ve seçik”tir (clarus et distinctus, clair et distinct). Kurnazlık, ikiyüzlülük gibi ahlâksal saptırmalardan da hiçbir iz yoktur bildiride. Mertçe kaleme alınmıştır. Bu iki. 

 

Buna karşılık, kendinden menkul çarpıtmalarla metnin anlamından ve bağlamından koparılması, hiç de masum bir duruş değildir. Tam tersine kınanası bir tutumdur. Bu üç. 

 

İtalyan hukukçuları, sözleri ve özellikle yasa düzgülerini (norm) bu türden çarpıtarak yorumlamaya “düzgüye işkence etmek” (torturare la norma) derler. Bu da dört.

 

Ben de bu tür yorum saptırmalarının örneklerini öğrencilerime her yıl anlatırım. Şimdi bunlara yeni bir örnek daha eklendi. Örneklerimi zenginleştirenlere teşekkür mü etmeliyim, yoksa üzüntülerimi mi iletmeliyim, doğrusu bilemiyorum. 

 

Ama onları uyarmak gereğini duymaktayım. Lütfen “trajikomik” gerekçelerle ülkeyi yönetenlerin, yönetilenlerin ve yargının dikkatlerini başka yönlere çekmesinler; konuları ve sorunları özünden saptırmasınlar. 

 

Sadede gelelim. Her şeyden önce hukukta, bir yazının, bildirinin ardında yazılanlarınötesinde kimi sonuçlar çıkarmaya kalkışılamaz; bilmecelerle uğraşılmaz. Yalnızca bildiride dile getirilen konulara odaklanılır.

 

Günümüz insanı, hukukun nesnesi değil, öznesidir. Hukukun üstünlüğüne yaslanan çağcıl devlet, bu niteliğiyle insana bu kişiliğini geliştirebileceği özgür bir ortamı sağlamak zorundadır. 

 

İnsan, beyniyle, düşüncesiyle ve bunları dış dünyaya hukuk içinde aktaran özgür bir hukuk kişisidir ve bu kişinin “dili, insanın ruhudur” (W. von Humbolt). 

 

Bildiriyi lütfen yeniden okuyalım ve art düşüncelerden arınarak kendimize soralım: “Bu bildirinin ruhu nedir?” 

 

Yanıtı şudur: Ülkenin geleceği kaygısıyla yapılan öneriler. 

 

Demokratik ülkelere bakalım. Oralarda her Allah’ın günü bu türden bildiriler sık sık dağıtılır. Kimse de sesini çıkarmaz. Çünkü her insan, beyniyle ve diliyle birlikte doğmaktadır. Yeni doğan çocuk bile annesinin sütünü emerken süt yetmezse tepki vermekte, çığlık atmakta, bir bakıma düşüncesini açıklamaktadır.


Bu tepkiye kızı
p üzülse bile anne, düşüncesini yansıtan bu gücü çocuğunun elinden alma hakkına ve gücüne sahip değildir. Devlet de öyle. Eğer bir ülkede demokrasi varsa, devletin varlık nedeni, doğuştan sahip oldukları hakları ve özgürlükleriyle birlikte bireyleri bir hukuk kişisi ve öznesi olarak yaşatmaktır. Kural budur. Sövme, suça kışkırtma gibi istisnalar, esasen yasalarda gösterilmiştir.

 

ŞÜNCEYİ AÇIKLAMA ÖZGÜRLÜĞÜ 

 

Dolayısıyla insandan yana, insancı bir devletin var olma nedeni, görevi, insanın doğuştan sahip olduğu düşünme ve düşüncesini sergileme özgürlüğünü dış dünyaya çarpıtılmadan sağlıklı biçimde yansımasını sağlamaktır. Düşünce özgürlüğü kimilerini alkışlamak için değil, aslında rahatsız etmek için vardır; dünyanın her yerinde ve her dönemde, üzen, çileden çıkaran düşüncelerle birlikte gündeme gelmiştir. Hatır sormak için değil. 

 

Esasen anayasalarda tanımlanan her özgürlük, bireye bir güç, iktidar sunar. Eğer birey, o gücü, iktidarı kullanamıyorsa o artık bir hukuk kişisi hatta insan değil, kişilik ve insanlıktan yoksun bir köledir.

 

Türkiye, hukuk kişiliğini kazanamamışların, köleleş(tiril)mişlerin ülkesi değildir. Olmamalıdır da. 

 

Konuyu “Neden gece yarısı ve ‘Türk milletine’ diye yayımlandı?” gibi saçma sorularla dağıtmaya, sulandırmaya, bildiride kurnazlıklar, ikiyüzlülükler aramaya gerek yok. 

 

Lütfen bildiriyi bir kez daha okuyunuz. Yalnızca kaygıları ve bunların giderilmesi konusundaki düşünceleri sergiliyor. O kadar. 

 

Şunları unutmayalım: 1926/765 sayılı Eski TCY’nin 163’üncü maddesi, yapay ve saçma bir inanç suçuydu. Laikliğe aykırı olarak devletin düzenini dini temel ve inançlara uydurmak isteyen kişiler ve örgütlerle bunların propagandasını yapanları cezalandırmaktaydı. 


Aynı yasa, İtalyan (Rocco) Ceza Yasası’ndan (m. 270, 272) alınan 141’inci madde, işçi sınıfının 
öbür toplumsal sınıflar üzerine baskı kurmasını, 142’nci madde ise bunun propagandasının yapılmasını yasaklıyordu. Bu üç suç da özünde birer inanç ve düşünce suçu olduğu ve çağcıl suç hukuku anlayışıyla bağdaşmadığı için Türkiye, bu maddeleri çok partili düzene geçildiği gün kaldırmalıydı. 

 

Oysa bu maddeler, ancak 1991 yılında kaldırılabilmiştir. 

 

Her gün özlemlerle sözünü ettiğiniz özgürlükçü demokrasi bu değildir, efendiler. 

 

En alt düzeydeki eskide kalmış kökleşik (klasik) özgürlükçü demokrasi bile, her türden inancın, düşüncenin açıkça sergilendiği, yaşandığı, özgürce tartışıldığı bir düzenin adıdır. 

 

Bir türlü ulaşamadığımız bu demokrasi anlayışı bile, günümüzde çoktan aşılmıştır. Batı, bugün hiper demokrasiye doğru yol almakta. Lütfen kendimize gelelim, biraz ciddi olalım. 

 

Sözü hukukun ışığında hukuka, hukukçulara getirmek isterim. Bu bildirinin tartışıldığı günlerde Resmi Gazetede yayımlanan kararında Anayasa Mahkemesi, “Demokratik toplum, çoğulculuk, hoşgö ve açık fikirlilik temeline dayanmaktadır (…) Demokrasilerde devlete düşen görev, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek, bunların etkili bir şekilde kullanılmasını sağlayacak önlemleri almaktır” dedikten sonra değiştirilemez nitelikteki ikinci maddeden söz ederek “Hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir” diyor ve özellikle düşünceyi açıklama özgürlüğüne değiniyordu (24.12.2020 tarih, E. 2017/21, K. 2020/77, RG. 8.4.2021, n. 31448). 

 

YARGIÇ VE SAVCILARIN SORUMLULUĞ

 

Özetle bildiriyi yazanlar, kendilerine doğanın ve/veya Tanrı’nın armağanı olan düşünce özgürlüğünün tanıdığı anayasal hakkı, dolayısıyla anayasal erki kullanmışlardır. Bu bir. 

 

İkinci nokta da şu: Yargıya güvenin resmi ağızlara göre %20’lere düştüğü bir dönemden geçiyoruz. Lütfen özenli olalım ve bu güveni daha da sarsmayalım. Bu bildiri dahil, her olay karşısında toplum, sizleri sınavdan geçirmek üzere tetiktedir. 

 

Unutmayalım ki “Bütün hukuk, insan içindir” (hominum causa omne ius constitutum est) der, Digesta. Hak arama özgürlüğünün kapandığı değil, tartışıldığı toplumlarda bile insanlar, ilkin umutsuzluğa düşer, sonra kahraman hukukçular, savcılar ve yargıçlar aramaya başlarlar. Bu noktaya sürüklenmiş bir toplumda, çoğu kez ne hukuk vardır ne de adalet. Orada artık kırılganlıklar, umutsuzluklar yaşanmaya başlamıştır. 

 

Bu yüzden hukukçular, özellikle yargıçlar ve savcılar, attıkları her adımda geleceğe iki bilinci özümseyerek içselleştirerek yürümek zorundadırlar. 

 

Birincisi, “mesleksel özgörev (misyon) bilinci”dir. Bir toplumda yasaları yasama erki yazıya dökerek yapar; hukuku ise bağımsız yargı erki içindeki savcılar, özellikle de yargıçlar, yazılı soyut düzgüleri uygulama tezgâhında dokuyarak, ete kemiğe büründürüp canlandırır; hukuku ve adaleti kotarırlar. Özellikle yargıçlar, bu özgörevin omuzlarına yüklediği ağır sorumluluk bilinciyle davranmak zorundadırlar. 

 

İkincisi “bilimsel ve ilkesel yaklaşım bilinci”dir. Yargıçlar ve savcılar, bilimsellik ve küresellik boyutlarına ulaşan yargıçlık ve savcılıkla ilgili küresel ilkelere uyma konusunda özenli, titiz ve duyarlı olmalıdırlar. Çünkü üstlendikleri, sıradan bir özgörev (misyon) değildir. Onlar, bu bilinçleri özümseyerek davranırlarsa toplum, kahraman yargıçlara ya da savcılara gereksinim duymaz, yarınına güvenle bakar, dinginliğe erişir. 

 

DEDİKODULARA VİCDANI KAPATMALI 

 

Bu konuda küresel metinlerin başında 2006’da HSYK, 2007’de Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca benimsenen Bangalor Yargı Etiği İlkeleri ve Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Budapeşte İlkeleri gelmektedir. Bu ilkelerin öngördükleri sıradüzenine göre yargıçlar ve savcılar, hukukun soğukkanlı mantığı içinde kalarak, “adil/dürüst yargılanma hakkı”na uyarak görevlerini yerine getirmek zorundadırlar. 


Onlar, bütü
n dış güçlere, erklere, kişiliklerinden sıyrılıp her türden kendi inanç ve düşüncelerine karşı bağımsız kalmakla; iç ve dış etkilerden arınmış nesnel mantıkla hukukun ne dediğini söylemekle (juris-dictio); hukuksal güvenliği, hukuka inancı, inanılırlığı sağlamakla; yansızlık, doğruluk ve tutarlılık, dürüstlük, eşitlik, yeterlilik ve yaraşırlık (liyakat) içinde uygulamalar yapmakla; adaletin en küçük yabancı katkı maddesiyle bile bütünüyle lekeleneceğinin bilinciyle davranmakla; haksızlıkların en uyanık bekçileri olmakla; bütün dış etkenleri duruşma salonunun dışında tutmakla yükümlüdürler. 

 

Suç hukukunda suçun çekirdek kavramı “davranış”tır (hareket) ve suç ve suç yargılama hukuku, cogito alanı”yla asla ilgilenmez. Dış dünyaya yansımış, görülebilir (visible) olaylarla, davranışlarla (actus reus), kökleşik deyişle “suçun cismi/maddesi/gövdesi”yle (corpus delicti) ilgilenir. 


Suç hukukunda insanların “içdünyasıyla ilgilenmeme”, “maddilik” 
(principio di materialità) ya da “davranışsız suç olmaz” (nullum crimen sine actione) ilkelerini iki bin yıl önce Ulpianus, “hiç kimse düşüncesinden dolayı cezalandırılamaz” diyerek vurgulamıştır. Suçun failini öne çıkaran olgucu okulun en büyük temsilcisi Ferri de bu görüştedir. Eski TCY’nin kaynağı olan 1889 tarihli İCY’nin 1887 Zanardelli Raporu’nda suç hukukunun insanların içdünyalarıyla uğraşmadığı vurgulanmıştır. 

 

Suç hukuku, bu nedenle amirallerin bildirisinde dışa yansıyan metin dışındaki amaç, erek, dürtülerle ilgilenemez. 

 

Yargılamada gözetilebilecek kanıtlar ise içdünyayla değil, elle tutulabilen somut dünyayla ilgilidir. Dolayısıyla kanıt, ilkin söz, belge ya da parmak izi, kan gibi beş duyuyla algılanmalı, ikincisi de mantık kurallarına ve bilime uygun, akılcı bulunmalıdır. Yargıç, falcılığa özenemez, ilkel çağların inançlara dayalı su, kızgın demir deneyimleriyle tanrısal sınavlarına (ordalie) başvuramaz, sanıklara ant içiremez. Üçüncü olarak kanıt, olayın en azından bir parçasını temsil etmelidir. 

 

Suç ve yargılama hukukunda insanın içdünyasına yönelik ima” (sezdirme, anıştırma), geceleyin yayımlama vb. bir yorum ve kanıt yoktur. Olamaz da. 

 

tfen, özellikle savunma, iddia ve karar makamlarında yer alan avukatlar, savcılar ve yargıçlar, dış dünyadaki dedikodulara kulaklarını ve vicdanlarını kapatmalı; sadece dış dünyaya yansıyan metnin içinde kalmalıdırlar. Aslında böyle durumlarda havanda su dövmeyi bitiren ve savcıların imdadına yetişen bir kurum, 2017’de Ceza Yargılama Yasası’na girmiştir: “Soruşturma yapılmasına yer olmadığı kararı” (m. 158/6). 

 

19 Nisan 2021 

 

Prof. Dr. SAMİ SELÇUK

İD Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

 

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/amiraller-bildirisi-ve-hukukun-dedikleri-prof-dr-sami-selcuk-1829160

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

NE YAPILDI? 

 

15.7.2018 tarihli ve 9 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”, Andlaşmaların yürütme yetksini Cumhurbaşkanı’na vermiştir. Ama yasama organının onaylayarak kanun hükmüne getirdiği İstanbul Sözleşmesi’nin feshi de yasama organının payına düşmektedir. Çünkü, Milletlerarası Andlaşma’ların konusu yürütme yetkisine ilişkin bir konu değildir. Anayasa’da, milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisi yürütme organı ile yasama organı arasında paylaştırılmıştır. 

 

Kaldı ki, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesine dayanarak İstanbul Sözleşmesi’ni Cumhurbaşkanı’nın kararı ile hukuka uygun olarak feshetmek hiç mümkün değildir. 3. maddeye göre, yürütme süresini uzatma …. gerekli bildirimlerini yapma …. uygulama alanının değişikliklerini tesbit etme …. hükümlerin uygulanmasını durdurma …. ve sona erdirme, Cumhurbaşkanı’nın kararı ile “Andlaşmanın feshini ihbar etmemek suretiyle”  mümkündür. 

 

Yukarıdaki 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin hiçbir maddesi kanun hükmüne gelen andlaşmaları fesih etme yetkisini “Cumhurbaşkanı’nın Kararına” vermemiştir. 

 

Buna rağmen,  İstanbul Sözleşmesi  20 Mart 2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilmiştir. 

 

NE YAPMALI? 

 

Cumhurbaşkanı fesih kararının iptali ve yürütmenin durdurulması için tüm kadınlar Danıştay’da dava açabilirler. Daha önce kabul edilen İstanbul Sözleşmesi kadınları koruyucu ve şiddete karşı önleyici hükümler içermektedir. Kadınlar için bunlar bir teminattır.  Fesih yapılarak bu teminat kaldırılmıştır. Teminatı kaybetmek kadınların zararınadır. 

 

Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan doğruya baş vurarak (Bunu sadece CHP veya 120 milletvekili birlikte yapabilir!) iptal davası açılabilir.  


Çünkü, İstanbul Sözleşmesi Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilmiştir. Bu fesih ancak “Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kaldırılabir” gerekçesiyle, AYM fesih kararının Hukukilik denetimini yapabilir. 

 

Sınıfsız Toplum Platformu

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

HDP’nin kaderi AYM’deki kritik dengede: Anahtar 2 üyede

Türkiye’de demokrasinin anahtarı AYM’nin elinde. HDP hakkında açılan kapatma davasında yargılamayı yapacak olan 15 üyeli AYM’de 2 üyenin oyu dengeleri değiştirebilir. AYM’deki kritik dengeyi Alican Uludağ yazdı. 


 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP hakkında açtığı kapatma davasının ardından gözler yargılamayı yapacak olan Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) çevrildi. Yüksek Mahkeme’nin HDP ile ilgili vereceği olası kapatma veya kapatmama kararı, 2023’teki Cumhurbaşkanlığı seçimini doğrudan etkileyecek sonuçlar doğuracak. 

 

Kapatma davasında AYM’nin önünde üç seçenek var. Anayasanın 69. maddesi uyarınca HDP hakkında temelli kapatma, fiillerin ağırlığına göre devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılma kararı verilebileceği gibi dava esastan da reddedilebilir.

 

Toplam 15 üyeli Anayasa Mahkemesi’nin HDP hakkında kapatma veya hazine yardımından yoksun bırakılması kararı ancak üyelerin üçte iki çokluğuyla verilmek zorunda. 

 

Yani, AYM’nin 10 üyesinin kapatma yönünde oy kullanması gerekiyor. 

 

Peki bu noktada AYM'deki dengeler nasıl? 

 

Anayasa Mahkemesi’nin 7 üyesini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 üyesini 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 3 üyesini ise TBMM seçti. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in seçtiği üyelerin sonuncusu Serdar Özgüldür geçen Aralık ayında emekliye ayrıldı. Artık Sezer döneminden AYM’de üye kalmadı.

 

7’ye karşı 8 üye ayrışması 

 

Son yıllarda görüşülen kritik dava dosyalarında üyelerin kullandığı oy dağılımı incelendiğinde, 8-7 şeklinde bir oy bölünmesi dikkat çekiyor. Son olarak İrfan Fidan’ın atanmasıyla birlikte AYM’de 8 kişilik çoğunluk bir grup güçlendi. Bu isimler şöyle: Muammer Topal, Rıdvan Güleç, Kadir Özkaya, Recai Akyel, Yıldız Seferinoğlu, Selahattin Menteş, Basri Bağcı ve İrfan Fidan. 

 

AYM’deki 8 kişilik çoğunluğun karşısında ise 7 kişilik azınlık yani “muhalif” denilebilecek isimler var. Başkan Zühtü Arslan, Başkan vekili Hasan Tahsin Gökcan, üyeler Engin Yıldırım, Hicabi Dursun, Celal Mümtaz Akıncı, Yusuf Şevki Hakyemez ve Emin Kuz bu listeyi oluşturuyor. Anayasa hukukçusu olan Hakyemez, Erdoğan’ın atadığı 7 üye arasında sürpriz yaparak, özgürlükler lehinde oy kullanan tek isim oldu. 

 

Cumhuriyet davasındaki tutukluluklara ilişkin AYM’nin reddettiği başvuruya Zühtü Arslan, Hasan Tahsin Gökcan, Engin Yıldırım, Celal Mümtaz Akıncı, Yusuf Şevki Hakyemez ve Emin Kuz muhalefet ederek tutukluluğa karşı çıktı. 

 

8 kişinin ortak noktası, önemli davalarda hak ve özgürlükler aleyhinde kararlara imza atması. İktidarın tarafını belli ettiği dosyalarda bu 8 üyenin oyunun genellikle blok şeklinde hareket ettiği görülüyor. 

 

Kavala dosyasında saflar netleşti 

 

Bunun en somut örneği, geçen Aralık ayında görüşülen tutuklu aktivist Osman Kavala’nın bireysel başvurusunda yaşandı. Yüksek Mahkeme, 7’ye karşılık 8 oyla Kavala’nın tutukluluğunun hukuka aykırı olmadığına karar verdi. 

 

Bu kararın altında Muammer Topal, Rıdvan Güleç, Kadir Özkaya, Recai Akyel, Yıldız Seferinoğlu, Selahattin Menteş, Basri Bağcı ve Burhan Üstün’ün imzası vardı. Üstün’ün emekli olmasının ardından İrfan Fidan’ın gelmesiyle 8 kişilik çoğunluk yapı değişmedi. 

 

Hak ihlallerine muhalefet ettiler 

 

Barış akademisyenlerinin cezalandırılmasına ilişkin bireysel başvuruda da benzer tablo yaşandı. 2019 yılında verilen hak ihlali kararına o dönem görev olan üyelerden Muammer Topal, Kadir Özkaya, Rıdvan Güleç, Recai Akyel, Yıldız Seferinoğlu ve Selahattin Menteş karşı oy kullandı. 

 

Anayasaya aykırı oldukları gerekçesiyle bazı yasaların iptali taleplerinde de aynı tablo ortaya çıktı. Kara yollarında gösteri yürüyüşünü yasaklayan yasanın iptali kararına Muammer Topal, Rıdvan Güleç, Recai Akyel, Yıldız Seferinoğlu, Selahattin Menteş, Basri Bağcı muhalefet etti. 

 

Basın yayın organlarının milli güvenliğe tehdit oluşturduğu gerekçesiyle bakan tarafından kapatılmasına izin veren yasa hükmü Aralık 2020’de iptal edilirken, o dönem üye olan Burhan Üstün’ün toplantıya katılmaması nedeniyle 7-7 oy eşitlik çıkmış, başkan Zühtü Arslan’ın oyunun iki sayılması nedeniyle yasa maddesi iptal edilmişti.

 

Son örnek, Nükleer Düzenleme Kurumu’nun kanun hükmünde kararnameyle oluşturulmasını AYM’nin iptal etmesi oldu. Muammer Topal, Kadir Özkaya, Rıdvan Güleç, Recai Akyel, Yıldız Seferinoğlu, Selahattin Menteş ve Basri Bağcı iptal karşıtı oy kullandı. 

 

Kimler saf değiştirecek 

 

AYM’de tablo böyleyken HDP kapatma davasında şimdi hangi gruptan üyelerin saf değiştireceği merak konusu oldu. AYM kulislerinde, bu soruya yanıt vermenin şimdilik erken olduğuna dikkat çekiliyor. HDP hakkında kapatma kararı çıkmasa dahi, hazine yardımının kesilmesine yönelik karar alınabileceği ihtimaline işaret ediliyor. 

 

Benzer durum, 2008’deki AKP kapatma davasında yaşanmıştı. Bu davada 6 üye kapatma yönünde oy kullanırken, 5 üye “ret” oyu vermişti. Bir üye daha kapatma yönünde oy verseydi, AKP kapatılacaktı. Ancak oylamada nitelikli çoğunluk sağlanamadığı için AKP kapatılmaktan kurtulmuştu. Bunun ardından yapılan oylamada ise Haşim Kılıç’ın ret oyuna karşılık 10 oyla Hazine yardımının 1/2 oranında kesilmesine karar verilmişti. Yani, kapatmaya karşı olan 5 üyeden 4’ü hazine yardımı kesintisi lehinde oy değiştirmişti. 

 

HDP için de aynı sürecin yaşanıp yaşanmayacağını AYM üyeleri belirleyecek. Yüksek Mahkeme, HDP’nin kapısına kilit vuracak mı sorusunun yanıtı şimdilik belirsiz. Ancak Türkiye’de demokrasinin anahtarını AYM’nin elinde tuttuğu bir gerçek.

 

Alican Uludağ

© Deutsche Welle Türkçe

 

https://www.dw.com/tr/hdpnin-kaderi-aymdeki-kritik-dengede-anahtar-2-üyede/a-56925923

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Meclis’in kabul ettiği Istanbul Sözleşmesi’nin Cumhurbaşkanlığı kararıyla feshedilmesi hukuka uygun mu?

Ayşe Sayın

BBC Türkçe, Ankara

 


Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden cuma gecesi yayınlanan 3718 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararı ile ayrılması, hukuki açıdan tartışma yarattı.

 

Kararda Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Sözleşmesi’nin fesih yetkisine, 15 Temmuz 2018’de yürürlüğe giren “Milletlerarası Andlaşmaların onaylanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkındaki 9 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin” 3. maddesi dayanak gösteriliyor. 

 

Söz konusu madde, cumhurbaşkanına şu yetkileri veriyor: 

 

“Milletlerarası andlaşmaların (…) hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme, Cumhurbaşkanı kararı ile olur.”

 

Hukuki tartışmaya neden olan ise İstanbul Sözleşmesi’nin 24 Kasım 2011’de kabul edilerek yasalaşması.

 

Bazı hukukçular bu nedenle bir karar ile yürürlükten kaldırılamayacağı görüşünde. 

 

Hukukçulara göre 9 numaralı kararnamedeki düzenleme TBMM’de kabul edilmemiş sözleşme veya antlaşmaları kapsıyor ve bu nedenle de ancak TBMM’de yapılacak yeni bir düzenlemeyle yürürlükten kaldırılabilir. 

 

Prof. Sözüer ve Av. Kazan: İstanbul Sözleşmesi yürürlükte 

 

BBC Türkçe’ye değerlendirmede bulunan Turgut Kazan İstanbul Sözleşmesi’nin bir yasayla onaylanarak yürürlüğe girdiğine dikkat çekerek, “Böyle bir sözleşmeden Cumhurbaşkanlığı kararıyla çıkılamaz. Dolayısıyla Meclis tarafından bu yolda yeni bir yasa yapılana kadar İstanbul Sözleşmesi yürürlüktedir” görüşünü dile getirdi. 

 

Bir düzenlemenin kabul edildiği yöntemle değiştirilebileceğinin temel bir hukuk kuralı olduğunu beliren Kazan, şöyle konuştu: 

 

“Gece yarısı kararında deniyor ki ‘Türkiye Cumhuriyeti adına 11.05.2011 tarihinde imzalanan ve 10/02/2012 tarihli Bakanlar kurulu kararı ile onaylanan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine...’ 

 

“Ama kanunla onaylama bölümü atlanıyor. Oysa Kanun 24 Kasım 2011’de onaylanmış, yürürlüğe girmiştir. Yani Bakanlar Kurulu kararıyla değil. O nedenle İstanbul Sözleşmesi yürürlüktedir diyorum.” 

 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adem Sözüer ise TBMM’de onaylanan uluslararası sözleşmelerle ilgili Anayasa'nın 90. maddesine işaret etti. Sözüer, Twitter hesabından, “İstanbul Sözleşmesi Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca yasayla onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Böyle bir sözleşmeden Cumhurbaşkanı kararnamesiyle çıkılamaz. Dolayısıyla, TBMM yeni yasa yapmadıkça İstanbul Sözleşmesi yürürlüktedir” ifadelerine yer verdi.

 

Prof. Gözler: 9 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi Anayasa’ya aykırı

 

Anayasa Profesörü Kemal Gözler ise anayasa.gen.tr sitesinde yayınladığı bir makale ile başka bir noktaya dikkat çekti. 

 

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye dair Cumhurbaşkanlığı kararının, dayanağını 9 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesinden aldığını hatırlatan Gözler, söz konusunu kararnamenin Anayasa'ya aykırı olduğunu yazdı: 

 

“Anayasamızın 104’üncü maddesinin 17’nci fıkrasının daha ilk cümlesinde açıkça ‘Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir’ denmektedir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilmesinin ilk şartı, çıkarılacak kararnamenin ‘yürütme yetkisine ilişkin’ bir konuda olmasıdır. 

 

“Peki uluslararası andlaşmaların onaylanması konusu, ‘yürütme yetkisine ilişkin bir konu’ mudur? 

 

Bu sorunun tartışmasız basit bir cevabı vardır. Hayır, ‘yürütme yetkisine ilişkin bir konu’ değildir. Çünkü, Anayasamızın kurduğu sistemde, pek çok ülkede de olduğu gibi, uluslararası andlaşmaları onaylama yetkisi, yürütme organı ile yasama organı arasında paylaştırılmıştır. 

 

Bu nedenle, İstanbul Sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti Bakımından Feshedilmesi Hakkında 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, bu Kararın dayanağı olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin kendisi hukuka aykırı olduğu için hukuka aykırıdır.”

 

‘Temel haklara ilişkin düzenlemeler kararname ile yapılamaz’ 

 

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kararı üzerine Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Türk Grubu'nun CHP ve İYİ Partili üyeleri, Türk delegasyonu başkanı AKP’li Ahmet Yıldız’ı istifaya çağırdı. 

 

Ortak açıklama yapan CHP ve İYİ Partili üyeler şu görüşe yer verdiler: 

 

“Anayasa, kişi hakları ve temel haklara ilişkin düzenlemelerin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle yapılamayacağını kayıt altına almaktadır. Ama hepsinin ötesinde Sözleşmenin öngördüğü hakları ve tedbirleri yurttaşlarımız Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin vatandaşlarından daha az hak etmiyorlar. 

 

Sayın Yıldız, Avrupa Konseyi kapsamında katıldığınız toplantılarda Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden ayrılmasının yanlış olacağını ve Türkiye’nin Sözleşmede kalacağını birçok defa belirttiniz. Bizler de sizi bu görüşleriniz nedeniyle takdir ettik. Bugün gelinen aşamada Delegasyon Başkanlığı görevinden ayrılmanızın uygun olacağını düşünüyoruz. Aksi halde hem Delegasyon üyelerini hem de yabancı muhataplarımızı yanıltmış bir politikacı konumunda bulunacaksınız.” 

 

Tartışmalar hakkında Twitter’dan bir paylaşımda bulunan Abdülhamit Gül ise “Uluslararası sözleşmelerin onayı ve yürürlüğe konulması usulü hukukumuzda açıktır. TBMM katılmayı onaylar, yürütme de bunu bir kararla yürürlüğe koyar. Yürürlüğün aynı şekilde durdurulması ve feshi, yürütmenin yetkisindedir” dedi.

 

Cumhurbaşkanı kararı iptal edilebilir mi?

 

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesini düzenleyen Cumhurbaşkanlığı kararının yargısal denetimi Danıştay’a ait. Anayasa Mahkemesi ise kararların değil, kararnamelerin denetimini gerçekleştiriyor. 

 

Danıştay Yasası’nın 24. maddesi, “Danıştay’ın ilk derece mahkemesi olarak Cumhurbaşkanlığı kararlarına, Cumhurbaşkanınca çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri dışındaki düzenleyici işlemlerden doğan idari davaları karara bağlayacağı” hükmünü içeriyor. 

 

Bu durumda kararın iptali için Danıştay’a başvuruda bulunmak gerekiyor. 

 

20 Mart 2021

 

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-56467755

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com

Dünyadaki ilk kadın örgütlenmesi

Bacıyan-ı Rum örgütü

 

Ahi Teşkilatının kadın kolu olan Bacıyan-ı Rum mensupları, yönetimin yanlış kararlarına ve Moğol istilasına karşı da Ahilerle birlikte savaştı. Moğol askerleri ve sonra da mallarına el koyan Selçuklu sultanlarına direnen Anadolu Bacıları’nın bir kısmı kılıçtan geçirildi. Bazıları da esir hayatı yaşadı. 

 

Miyase İlknur

 

 

Avrupa’da Sanayi Devrimi öncesinde nitelik gerektirmeyen ve çoğunlukla da aile içi işletmelerde vasıfsız içi olarak çalışan kadınların bir ücret karşılığı işgücüne katılması ancak 18. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşmiştir. Emek yoğun işlerde ucuz içgücü olarak yararlanılan kadınların örgütlenmeleri de ancak 19. yüzyılla birlikte mümkün olacaktır. Oysa Anadolu’da kadınlar daha 13.Yüzyılda kendi başlarına iş kurabilme, ara mal üretme, ürünlerini kadınların kurduğu çarşılarda satma ve çalışan kadınlarla dayanışma amaçlı örgüt kurarak dünyadaki ilk kadın örgütlenmesini de gerekleştirme başarısına imza atmıştır. Ancak ne hazindir ki, Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) örgütünden bırakın dünyayı, bu topraklarda bile konu ile ilgili bir avuç akademisyen dışında haberdar olan yok. 

 

Bu konuda yurtiçinde çalışma yapanların sayısı o kadar az ki, yabancı bilim adamları, Âşık Paşazade’nin ilk kez söz ettiği Bacıyan-ı Rum örgütünün varlığına şüphe ile bakmış, olsa olsa bunun yanlış okuma ya da yanlış kayda geçme ihtimali üzerinde durmuşlar. Alman Şarkiyatçı Taescner, 1200’lü yıllarda bir kadın orgütlenmesini imkânsız görmüş ve Bacıyan-ı Rum örgütü diye alıntılanan tamlamanın Hacıyan-ı Rum olabileceğini öne sürmüştür. 

 

Dünyada Ahilik teşkilatı ile birlikte kooperatifçiliğin de ilk örneğini oluşturan Bacıyan-ı Rum, sadece mesleki bir teşkilat değil aynı zamanda siyasi faaliyetlerin de yürütüldüğü bir kadın örgütlenmesidir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin halkın yaşamını zorlaştıran kimi uygulamalarına karşı direndiş gösterdiği gibi Moğol istilasına karşı da bulunduğu şehri teslim etmek istemeyen Ahi Teşkilatı’yla birlikte  amansız bir direniş göstermiş, bunun bedelini de canlarıyla ödemişlerdir. 

 

DİNSİZ TÜRKMENLER DENİLDİ

 

Bacıyan-ı Rum örgütü, siyasi kimliği ve ortodoks Sünni din anlayışını reddeden batıni tasavvuf eğilimi nedeniyle o günden ne devlet katında ne de akademi dünyasında gereken ilgiye mazhar olamamıştır. Âşıkpaşazade tarihi, Bektaşi manakıpnameleri ve seyyahlar dışında kalan tarih yazılımı kasıtlı ve karalayıcıdır. Saray tarihçilerinin yanında Ahmet Eflaki gibi Mevlevi tarihçileri Ahi Teşkilatı ve Bacıyan-ı Rum örgütü hakkında “dinsiz Türkmenler, Babai, Hasan Sabbah artıkları, mülhid, zındık” gibi suçlamalara yer vermiştir. Mevlevi tarihçilerinin Ahi Teşkilatı ile Bacıyan-ı Rum örgütünü hedef almasının arka planında Moğol işgali karşısında farklı tutum almaları yatmaktadır. Ahiler ve Anadolu Bacıları (Bacıyan-ı Rum) Moğollara direnirken Mevleviler ise Moğollara koşulsuz biat etmekle kalmayıp Ahilerin ve Bacılar’ın tekke ve medreselerinin kendilerine verilmesini talep etmiştir. 

 

BACILARIN LİDERİ FATMA BACI

 

Bacıyan-ı Rum örgütünün lideri Fatma Bacı, Ahilerin lideri Ahi Evran’ın eşidir. Sadece eşinden dolayı değil dönemin ünlü mutasavvıflarından Evhadüddin- Kirmani’nin de kızı olması nedeniyle büyük saygınlığı vardır. Ona olan derin saygı Alevi-Bektaşi kitleler nezdinde bugün de sürüyor. Ancak bugün ona duyulan saygı, başında bulunduğu örgütten, verdiği mücadeleden ve Ahi Evran’ın eşi olmasından dolayı değil, Moğolların elinde 14 yıllık esaretten ve eşi Ahi Evran’ın katletilmesinden sonra sığındığı Hacı Bektaş Veli’nin evlatlığı ve onun felsefesini ve ilmini öğrettiği vârisi olmasından dolayıdır. Hacıbektaş’ın evlatlığı ve ilmi varisi olan Fatma Bacı’nın adı da o tarihten sonra “Kadıncık Ana” olarak anılmaya başlamıştır. 

 

Kadınların kurduğu bu sosyal, kültürel, ticari ve siyasi örgüt Ahilik teşkilatından ayrı düşünülemez. Sonuçta Bacıyan-ı Rum örgütü Ahilik teşkilatının bir nevi kadınlar koludur. Ahilik teşkilatının bütün ilke ve kararları Bacıyan-ı Rum örgütü için de geçerliydi. 

 

KADINLI ERKEKLİ YEMEKLER 

 

Ahilik Teşkilatı’na bağlı belli malları satan tüccar ve üretim atölyeleri bugünkü sanayi siteleri gibi belli çarşılarda toplanmıştı. Ahi Evran debbağların piri olarak tarihe geçmiş olsa da 32 çeşit sanatkâr kolunun da lideridir. Şehirlerde kurulan sanayi sitelerinde kadınların üretimlerini pazarladıkları dükkan ve atölyeleri bulunmaktaydı. Kayseri’de dericiler ve bakırcılar çarşısının yanında bulunan Külahduzlar (Örgücüler) çarşısında da kadınlar debbağların tabakladığı derilerdeki yünleri ip haline getirip örgücülükte kullanıyor ve bunları kendilerine ait çarşıda satışa sunuyordu. Külah, halı, kilim, kumaş ve diğer dokumacılık kollarında faaliyet gösteren Bacıyan-ı Rum örgütüne mensup kadınlar, Ahilik Teşkilatı’nın güçlü olduğu Kayseri, Kırşehir ve Konya gibi şehirlerden sonra Moğol istilasının ardından çekilmek zorunda kaldıkları uç bölgelerde de bu faaliyetlerini sürdürürler. Yeniçerilerin giydiği akbörkün ve diğer giysilerin de Bacıyan-ı Rum mensuplarında üretildiği söylenir. 

 

Ahi Evran, göçebe Türkmenlerin şehirleşmesinde onları piri olduğu teşkilat aracılığıyla sanatkâr yaparak katkı sunarken eşi Fatma Bacı da benzer işlevi Türkmen kadınları iş sahibi yaparak gerçekleştirmiştir. 

 

Diğer İslam coğrafyalarında ve Avrupa’da kadının çalışması ve hele kendine ait bir işyerinin olması hayal bile edilemezken Anadolu’da Bacıyan-ı Rum örgütü sayesinde gerçekleşmiştir. Bacıyan-ı Rum üyesi kadınlar Ahilerle birlikte mesleki eğitim kursları düzenliyor ve bazı akşamlar kadınlı erkekli yemekler düzenliyordu. 

 

KANLA BASTIRILAN DİRENİŞ VE DAĞILMA 

 

Ahilik Teşkilatı’nın kurulması ve yagınlaşmasında sultan Alaaddin Keykubad’ın verdiği desteğin payı büyüktü. Alaaddin Keykubad’ın,  oğlu II. Gıyaseddin Keykubat tarafından zehirlenmesi, Ahiler ve Türkmenler üzerinde sarsıcı etki yarattı ve o nedenle yeni sultana karşı direnişe geçtiler. II. Gıyaseddin Keykubat, Ahilerin birçoğunu öldürdü. Sultanın kötü yönetiminden faydalanan Moğollar Anadolu’ya akınlar başlattı. Kösedağ’da Selçuklu ordusunu yenilgiye uğratan Moğollar, Tokat ve Sivas’ı hiçbir direnişle karşılaşmadan aldılar. Dönemin en önemli ticaret merkezi olan Kayseri’ye girmek istediklerinde Ahiler ve Bacılar şehri teslim etmeyip direnişe geçtiler. Ancak Kayseri Subaşısı, Moğollara yol göstererek su yolundan onları şehre soktu. Ahiler ve Bacılar kılıçtan geçirildi Liderleri esir alındı, örgütleri dağıtıldı (1241). 

 

Celaleddin Karatay’ın Moğollarla anlaşması sonrası Ahilik ve Bacıyan-ı Rum örgütü yeniden faaliyete geçtiyse de Selçuklu şehzadelerinin taht mücadelesi sonrasında Moğollar yeniden Anadolu’ya girdi. I. Kılıçarslan’ı tahta oturtan Moğollar üç kişilik bir vezir kadrosuyla ülkeyi yönetmeye başladılar. Bu üçlü yönetim döneminde Ahilerin ve Anadolu Bacılarının sahip olduğu her şey Mevlevi ve Kalenderi dervişlerine verildi. Ahilerin mülkleri ellerinden alınmaya başlanınca Ahi Evran, “Agaz u encam” adlı risalesinde sitemini şöyle dile getirir: “Bu zamanın kurt tiynetli yöneticileri, kişilerin mallarına el koymaktadır. Şeriatın hükümleri büyük ölçüde ortadan kalktı. İslam’dan sadece bir ad kaldı.” 

 

Ahiler ve Bacılar Kırşehir’de direnişe geçtiler. Direnişe geçen Ahiler arasında babası ile arası açık olan Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi de vardı. Mevlananın müridi Kırşehir Emiri Nurettin Caca, bu direnişi kanla bastırdı. Ahi Evran, Mevlana’nın oğlu ve Ahilerin çoğu kılıçtan geçirildi. Ahi Evran öldüğünde 90 yaşındaydı. Ankara, Denizli, Çankırı, Aksaray ve Tokat’ta da direniş kanla bastırıldı. Mevlevi tekkesine bağlanmayı reddeden Ahiler ve Bacıyan-ı Rum mensupları uç bölgelere göçtü. 

 

Bacıyan-ı Rum örgütü böylece dağıtıldı. Fatma Bacı da Hacıbektaş’ın yanına, Suluca Karahöyük’e sığındı. Hacı Bektaş’ın evlatlığı olan Fatma Bacı burada İdris Hoca adlı biri ile evlendi. Hacıbektaş’ın nefes evladı olup, onun ilminin ve felsefesinin Abdal Musa ile birlikte günümüze kadar ulaşmasını sağladı. 

 

08 Mart 2021

 

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunyadaki-ilk-kadin-orgutlenmesi-baciyan-i-rum-orgutu-1818938

 

 

 

 

 

 

https://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

https://cahit-celik.blogspot.com