Sayfalar

Türkiye olarak kemerleri bağlamalıyız

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis’in öldürülmesi dünyanın gündemine bomba gibi düştü. İran şimdi nasıl bir “intikam” alacak, yanıtı en çok merak edilen soru. Bundan sonra Ortadoğu’da hiçbir şeyin öngörülebilir olmadığını belirten Güvenlik Analisti Dr. Metin Gürcan’a göre, “belirsiz ve kestirilemez bir alacakaranlık kuşağına giriyoruz. O nedenle Türkiye olarak kemerleri bağlamamız ve evimiz camdan olduğu için başkasının evine taş atmamamız lazım.” Gürcan ile “savaş” olasılığını, bölge ülkelerinin geleceğini ve suikastın Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini konuştuk.


- ABD, İran’a karşı neden şimdi gerilimi daha da tırmandırdı? 

Aslında eylül ortasında Irak’taki İran yanlısı milislerin Suudi Arabistan’ın Aramco petrol tesislerine yönelik hibrit roket ve drone saldırısından beri ABD ile İran arasında Irak’ta düşük yoğunluklu bir çatışma vardı. Aynı şekilde son bir senedir ABD ve İran yanlısı milisler Suriye’nin petrol zengini Deyr ez Zor bölgesinde de çatışma halinde. Ancak aralık sonu Bağdat’taki ABD elçiliğinin İranlı milislerce abluka altına alınması ve bir ABD’li güvenlik görevlisinin öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu. Amerikan medyasındaki yorumlara göre, zaten ABD güvenlik ve istihbarat bürokrasisi Süleymani’nin hareketliliğini altı aydır takip ediyormuş. Sanırım elçilik ablukasından sonra Trump’a bir karar teklifi sunuldu ve en sonunda o da bu saldırının kararını aldı. Tabii sosyal medya paylaşım ve açıklamalarından saldırının azil süreciyle sıkışan ve 2020 Kasım seçimlerine hazırlanan Trump’ın saldırıyı iç siyaset malzemesi olarak da gördüğünü anlıyoruz. Saldırı sonrası ABD’de iki görüş öne çıkıyor: İlk görüş, “İyi oldu, İran ABD’yi çok test etti ve hak ettiğini aldı” şeklinde saldırıyı olumluyor ki Trump’ın Cumhuriyetçi muhafazakâr tabanı çoğunlukla bu görüşte. İkincisiyse “Bu mevcut gerilimi kontrolsüz yükseltecek, gereksiz ve aşırı provokatif bir saldırı oldu” teziyle saldırıyı eleştiren görüş. Buna muhalif demokratlar daha yakın. Görünen o ki saldırı sonrası İran’la çatışma aynen bizim Barış Pınarı Operasyonu sonrası Türkiye ilişkileri gibi ABD seçim sürecinde bir iç siyasi malzeme haline geldi.  

- Dünya gözünü İran’a çevirdi, büyük bir intikam bekliyor. İran gazeteleri intikam başlıkları atıyor... 

Hafta sonu İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi toplandı. Toplantıdan çıkan karara bakacak olursak İran, hemen, doğrudan ve sansasyonel bir misillemede bulunmayacak. İntikamını zamana yayarak ve soğuk almaya çalışacak. İran, Afganistan-Irak-Suriye-Körfez-Yemen-Kuzey Afrika hattındaki paramiliter güçleri ile eşzamanlı farklı yerlerde ABD askeri hedeflerine yönelik doğrudan çatışmaya girmeden roket tacizleri ve bombalı eylemler saldırılar planlıyor ve hazırlıklara zaman kaybetmeden başlamış durumda. Bu da belki senelere yayılacak bir düşük yoğunluklu çatışma dönemi demek. Yani vekâlet savaşlarının temel bir dinamik olduğu, belirsiz ve kestirilemez bir alacakaranlık kuşağına giriyor bölgemiz. O nedenle Türkiye olarak kemerleri bağlamamız ve evimiz camdan olduğu için başkasının evine taş atmamamız lazım zannımca. 

- Saldırı,  gerilimi “savaş”a taşır mı? 

Savaşı, ABD ile İran arasında konvansiyonel yani nizami bir harp olarak tanımlıyorsanız bu olmaz. Çünkü İran ordusu konvansiyonel olarak yani tankla, topla, uçakla ve gemiyle ABD’ye kafa tutamaz. Zaten artık savaş dediğimiz şey Suriye ile uzun soluklu ve düşük yoğunluklu çatışmalar, suikastlar, vekâlet savaşları, drone savaşları, özel askeri şirketlerle yönetilen hibrit karakterli, az maliyetli ve az politik riskli bir güç mücadelesine dönüştü. Artık savaş topyekûn mobilizasyon gerektirmiyor ya da savaş ilanı. 

- Trump, “Savaş başlatmak değil, bitirmek istiyoruz” diyor... 

Trump ne tür bir saldırı emri verdiğinin farkında. Buna biz yüksek değerlikli ve provokatif bir eylem sonrası yatıştırma stratejisi diyebiliriz. Trump’ın burada bence mesajı İran’a değil uluslararası kamuoyuna. “Son 2-3 senede İran bölgesel anlamda çok yayıldı ve pan-Şii emelleri için pek çok ülkede silahlı milis güçleri kurdu ve onları vesayet odağı haline getirdi. Buna artık izin veremezdik” mesajı veriyor. 

- ABD ve İran arasındaki son yılların en kritik dönemeci diyebilir miyiz? 

Aynen. ABD 1979 Kasımı’nda başlayıp dört ay süren Tahran Büyükelçiliği baskınının bir benzerinin yaşanmasına izin vermedi. Bence bu saldırı yaratacağı sonuçlar açısından 1979’dan beri ABD-İran ilişkilerindeki en kritik olaylardan biri. 

- Bu arada ABD ordusu 82. Hava İndirme Tümeni’nden yaklaşık üç bin askerin daha Ortadoğu’ya sevk edileceğini bildirdi. Nasıl okumak gerekiyor? 

Bu güç artırımı yani “surge” stratejisi ABD yönetimine göre çatışma bölgelerindeki ABD misyonlarının ve Amerikalıların korunması maksadıyla. Görünen o ki Irak ve Suriye’deki ABD askeri sayısı artacak ve Suriye’de İran yanlısı milislere yönelik ABD ile YPG arasındaki işbirliği derinleşecek. Bu kuvvet artırımı bence diplomatik olarak Türkiye’nin hayrına değil. Saldırı sonrası bölgeden çekilme emareleri veren ABD, şimdi askeri anlamda daha güçlü şekilde geri dönüyor. 

İNŞALLAH TANKER ÜZERİMİZE GELMEZ 

- Ortadoğu’nun geleceğini kestirmek her geçen gün biraz daha zorlaşıyor diyebilir miyiz? 

Aynen. Süleymani’nin ölümü sonrası Ortadoğu’da artık hiç bir şey artık öngörülebilir değil. Meseleleri “ABD planı, İran oyunu, Rusya’nın işi vb.” tek aktörlü açıklayanlara itibar etmemek lazım. Belirsiz, tesadüfi ve kestirilemez bir süreç bu yaşananlar. Görünen, 2020’de bölgemizde düzen ve istikrar yok. Aslında bir kaos tankerindeyiz. ABD, Rusya, tüm aktörler dümeni gücü nispetinde istediği yöne bükmeye çalışıyor. Tanker nereye mi gidiyor? Sorun da bu. Bunu kimse bilmiyor. İnşallah tanker üzerimize gelmez. 

ÖNÜMÜZDEKİ ON YILLARI ETKİLEYECEK 

Kasım Süleymani’nin İran için önemi neydi? İslamın büyük komutanı, süper kahraman diye biliniyor.

Tabii ki... Ben ona İran’ın Che Guevara’sı diyorum. 17 yaşında silahı eline almış ve İran-Irak savaşından beri yaklaşık 45 yıldır aktif olarak cephede savaşan bir asker düşünün. Ki o cephe Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya Şiilerin yaşadığı her yer. Özellikle Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı verdiği mücadeleyle Süleymani Şii dünyasında çok büyüdü. Bir aziz-savaşçı veya Alp-Eren’e dönüştü. Hakkında ilahiler söylenen, şiirler yazılan, askerlerin karşısında heyecandan bayıldığı bir sembol kahramandan bahsediyoruz. Bölgesel “Şii cihadının” başrol oyuncusu. Tasarımcısı, planlayıcısı ve sahada bilfiil uygulayanı.  

Neden önemli bir kayıp? 

Yani bence Süleymani’nin ABD drone’ları tarafından Lübnan dönüşü ve Bağdat’ta öldürülmesi çok sembolik. Hatta ABD medyasında “Saldırı yaratacağı etkiler açısından 11 Eylül saldırıları kadar önemli” yorumları yapılıyor. Ben katılıyorum bu yorumlara, çünkü bu saldırı önümüzdeki on yılları etkileyecek potansiyele sahip. 

FAZLA NÜFUZ SAHİBİ OLMUŞTU

- İran’da bir görüşe göre “radikal Şii kanadın desteklediği, devlet içinde devlet gücündeki Süleymani’nin öldürülmesi onu rejim için tehlikeli gören mollaları rahatlattı!” Katılır mısınız?

Katılırım. İran’da devlet sistemi gücün farklı kurumlar ve klikler arasında dağıtılmasına dayanıyor ve siyaset bu klikler arasında sürekli bir güç mücadelesini öngörüyor. Süleymani, son 4-5 yılda devlet yönetiminde, özellikle güvenlik ve dış politika alanlarında çok fazla nüfuz sahibi olmuştu. Onun sistemden çıkması ve bunun yarattığı güç boşluğu illa ki bazı kliklerin işine gelmiştir ancak benim düşüncem, günün sonunda Süleymani’nin sistemden çıkmasının çok da bir şey değiştirmeyeceği yönünde. Zaten İran’dan gelen ilk açıklamalar da Süleymani sonrası İran devlet yönetiminde çok da bir şey değişmeyeceği yönünde. 

Süleymani’nin yerine geçen İsmail Kaani ile ilgili ne biliyoruz? 

İsmail Kaani, Kasım Süleymani kadar karizmatik bir komutan olmasa da, operasyonel savaş deneyimi ve Horasan eyaletinden hemşerisi olan İran lideri Ali Hamaney’e yakınlığı ve ona sadakatiyle ön plana çıkıyor. Yine operasyonel anlamda Süleymani daha çok Irak, Suriye ve Lübnan gibi Batı Şii dünyasında etkinlik gösterirken Kaani’nin etkinlik ağı genelde Doğu Şii dünyası yani Afganistan, Pakistan ve Orta Asya ülkelerini kapsıyor. Bu açıdan bakıldığında Kaani liderliğindeki zaten tanıdığı Doğu Şii dünyasında yani Afganistan ve Pakistan’da daha agresif ve ABD karşıtı bir strateji izleyebilir. Ancak Kuzey Afrika, Yemen, Suriye ve Irak’ı tanıması için biraz zaman lazım. 

ANKARA’YA TARAFINI SEÇ BASKISI ARTACAK 

Kasım Süleymani, Türkiye’nin de karşı olduğu Esad rejiminin en büyük destekçilerindendi. Burada Türkiye’nin tavrını konuşmamız gerekiyor. Ankara’dan açıklamanın bu kadar geç gelmesini neye bağlıyorsunuz? 

Ankara saldırının olduğu cuma günü akşama kadar “resmi bir pozisyon” alamadı. Akşam saatlerinde Dışişleri Bakanlığımız bir açıklama yaptı. Cumartesi günü de İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’la telefon görüşmesi yaptığını biliyoruz. Burada Ruhani’nin Ankara’dan destek talebi not edilmeli. Saldırı sonrası Ankara iki konuda hızla bir karar noktasına doğru gidiyor: Bunlardan ilki Türkiye artık Irak’taki resmi iktidarla İran yanlısı paralel iktidarın gri alanda yan yana durma siyasetinin sonuna geliyor. Artık bir seçim yapmalı. Diğeriyse bugüne kadar Ankara, Rusya ve İran bloku ile ABD’yi birbirlerine karşı iyi kullandı. Aralarındaki gri alanlardan ve güç mücadelesinden istifade etti. Ancak artık bu stratejinin sonuna geliniyor. Bence ABD de, Rusya-İran bloku da artık “Ankara’ya tarafını seç” baskısını artıracak.  

Süleymani’nin öldürülmesini kimler, nasıl karşıladı

Bence bu saldırıya sevinmek de üzülmek de anlamsız. Türkiye’nin konuya ideolojik olarak nötr ve reelpolitik yaklaşması lazım.  

Türkiye’nin ABD, İran ilişkilerinde zorlu günler başlıyor denebilir mi? 

Bence ilk aylarda Ankara’nın önünde diplomatik anlamda hem ABD hem de Rusya-İran blokundan çok gollük paslar gelecek. Yani her iki taraf da Ankara’nın kalbini kazanmak için “havuç/ödül” stratejisi uygulayacak. Ama hem ABD’den hem de Rusya-İran blokundan gelecek “tarafını seç” baskısı arttıkça Ankara için denge siyasetini sürdürmek zorlaşacak. Yani Ankara’nın artık aktif çatışmanın tarafı olan ABD ve İran ile aynı anda bir şey olmamış gibi ikili ilişkilerini sürdürmesi giderek zorlaşacak. Yine ABD’nin İran yanlısı milislerle hem Irak hem de Suriye’de aktif çatışma sürecine girdikçe YPG ve PKK’nin desteğine ihtiyacı artacak gibi. Zaten daha dün ABD’nin Suriye’deki Deyr ez Zor bölgesine asker ve silah-teçhizat sevkıyatı yapması bunun açık göstergesi. Acaba İran yanlısı milislerle mücadelede ABD ile YPG işbirliği arttıkça Ankara ABD’yi ikna etmeye mi çalışacak, yoksa Rusya-İran blokuna mı yaklaşacak? Bu soru aslında Türkiye dış politikasının neye evrileceğinin, yüzümüzü Batı’ya mı yoksa Asya’ya mı döneceğimizin de cevabı. 

Şİİ CİHADI İLE ABD’NİN MÜCADELESİ BAŞLIYOR 

Kasım Süleymani, Irak’ta IŞİD terör örgütünün elindeki toprakların kurtarılmasında en büyük mücadeleyi verenlerin başındaydı. IŞİD ile savaşın bundan sonrası için öngörünüz?  

Güzel soru. IŞİD askeri ve toprak kontrolü anlamında mağlup edildi. Ama hayaleti hâlâ Suriye ve Irak’ın üzerinde dolaşıyor. Ayrıca IŞID hâlâ ideolojisi ve propaganda gücü olarak hayatta. Şu gerçeği de kabul etmeliyiz ki IŞİD Suriye ve Irak’ta Sünni bir tabana oturuyor. Irak ve Suriye’de şimdi “Şii Cihadı” ile ABD’nin askeri mücadelesi başlıyor ve Şii milis grupları bu savaşta güç kaybettikçe onların bıraktıkları boşlukları kim dolduracak? Bu sorunun cevabı çok önemli. 

Irak Başbakanı ülkesinin egemenliğinin ihlal edildiğini, Irak ve bölgede yıkıcı bir savaşın fitilinin ateşlendiğini söyledi. Irak açısından bakarsak, ABD ülkedeki konumunu suiistimal etmiş olmuyor mu? Bağdat’ı neler bekliyor? 

Bu son saldırının ilk kurbanı Irak olacak gibi duruyor. Artık Bağdat’taki resmi hükümet ile İran yanlısı paralel iktidarın gri alanda yan yana durma siyasetinin sonuna geldik. Artık Irak’ta her siyasi aktör Bağdat ile Tahran arasında bir seçim yapmak zorunda kalacak. İlginç şekilde Irak, ABD’yi tercih etmekle İran’ı tercih etmek arasına sıkışacak. Bu ileride ABD’nin 2003 işgali gibi bir sürece de evrilebilir yani bir dejavu yaşayabiliriz. Bir de ben Irak’taki ABD ile İran arasında yaşanacak sert güç mücadelesinin zaten defacto olarak Şii Güney, Sünni merkez, kozmopolit Bağdat ve Kürt Kuzey şeklinde özetleyebileceğim dörtlü yapı arasındaki bağı daha da zayıflatacağını öngörüyorum. Irak jeopolitik görünüm itibarıyla ne yazık ki bir toparlanma değil, bir dağılma sürecinde. 

MEHDİ’Yİ VE MESİH’İ BEKLEMEK 

Tabii bir de işin Evanjelistler boyutu var. Onlar da Ortadoğu’daki karışıklığın ardından Mesih’in dünyaya geri döneceğini düşünüyor. İran’daysa muhafazakâr bir kanat Mehdi’nin dönüşünü bekliyor. Bu boyutu ne kadar gündemde kalır? 

Şu sıralar Netflix’teki Mesih dizisini seyrediyorum. Zamanlaması ilginç bir tesadüf olmuş. Bakın Mehdi ve Mesih inancı günün sonunda Clausewitz’çi anlamda “bir başka şekilde siyasetinin devamı” olan savaşı eskatolojik boyuta taşıyor. Yani Mehdi ve Mesih inancına sahip kişiler şu anda siyasi bir amaç için değil gelecekte kafalarındaki distopik cehennem ve ütopik cennet için savaşıyor. Mehdi’yi ve Mesih’i beklemek bir güvenlik konsepti olur mu? Umarım olmaz, çünkü güvenlik alanında din soslu eskatolojik çıkarımların sonucu kan, gözyaşı ve yıkımdır. Dünya savaş tarihi bunun en açık ispatı. Çünkü eskatolojik bir savaşta derdiniz, düşmanın siyasi amacı veya savaşa devam etme azim iradesi değil bizatihi onun fiziki varlığı ve kimliği. Hal böyle olunca da düşmanı tüm zürriyeti, geçmişi ve geleceğiyle yok etmek temel amaç oluyor. Umarım bölgemizde çatışmalar politik boyuttan taşıp eskatolojik boyuta gelmez. Yoksa süreç çok kanlı ve yıkıcı olur. 

RUSYA DA RAHATSIZDI 

AB “şiddete son verilmeli”, Almanya “tansiyon düşürülmeli”, İsrail ise “Trump takdiri hak ediyor” diyor. İsrail en büyük düşmanından mı kurtuldu

Yakın gelecekte evet. Süleymani’nin Bağdat’ta ABD tarafından öldürülmesi en çok İsrail’e yarar. Ama kısa vadede. Uzun dönemde bölgede kaos artarsa bu kaos İsrail’i de içine çekebilir. Gerçekten hassas bir dönem ve İsrail ordusu alarmda. 

Rusya ne yapar? 

Şu an “bekle gör” politikası takip ediyor. Ama bakın Rusya da Suriye ve Irak’ta Süleymani kontrolündeki pan-Şii ve İran yanlısı silahlı milis güçlerinden rahatsızdı. Aslında Esad da onlardan rahatsız. Yalnız ben Moskova’nın Astana süreci partneri Tahran’ın da çok fazla yıpranmasına izin vermeyeceğini düşünüyorum. Acaba İran ABD ile Rusya arasında yeni bir işbirliği sürecini mi yoksa çatışma sürecini mi tetikleyecek? Acaba Rusya, İran ile ABD arasında arabulucu rolüne bürünecek mi? Bence bu soruların cevaplarına göre Rusya bir pozisyon belirler. 

KAANİ, DAHA AGRESİF BİR STRATEJİ İZLEYEBİLİR 

Haşdi Şabi Genel Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis de öldürüldü. Bu pek konuşulmadı...  

ABD saldırısında ölen El Mühendis de Kasım Süleymani gibi önemli bir isim. El Mühendis, İran’ın Irak sahasında askeri etkisinin derinleşmesinde, Haşdi Şabi’nin kurumsallaşmasında, IŞİD sonrası dönemde Kerkük gibi birçok yerde peşmergenin yerini Haşdi Şabi’nin alması gibi kritik pek çok sürecin arkasında olan bir isim. Yine El Mühendis hakkında ABD elçiliğine yönelik ablukanın da azmettiricilerinden biri olduğu iddiası var. Kısaca herhangi birinden bahsetmiyoruz. Onun öldürülmesi de Haşdi Şabi’nin statüsünü ve Bağdat üzerindeki Şii askeri vesayetin geleceğini etkileyecek. 

NEDEN METİN GÜRCAN? 

TSK’nin değişik birimlerinde çalıştı. Güneydoğu Anadolu, Irak, Afganistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da görev yaptı ve 2008-2010 arası ABD Deniz Kuvvetleri Enstitüsü’nde ‘Bölgesel Kürt Yönetimi ile Bağdat merkezi yönetimi arasındaki çevre-merkez ilişkisi’ konulu teziyle güvenlik çalışmaları alanında master derecesi aldı. Ocak 2015’te kendi isteğiyle emekli oldu. İstanbul merkezli Episteme Danışmanlık’ta jeopolitik risk analizleri yapan Dr. Gürcan, Ortadoğu’ya ilişkin çalışmalarıyla da tanınıyor.  

06 Ocak 2020 






2020’de Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı neler bekliyor?

Fehim Taştekin  
Gazeteci-Yazar

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Haseke’de evlerini terk etmek zorunda kalanlar için kamplar kuruldu.

Türkiye’yi çevreleyen coğrafyadaki siyasal fay hatları aşağı yukarı aynı faktör ve aktörlerle canlılığını koruyor. ABD’nin İran’ı geriletme stratejisi Irak, Suriye ve Lübnan hattında hem toplumsal türbülanslara yön verecek hem de İran ve Amerikan unsurları arasında dolaylı ya da doğrudan çatışma riskini tırmandıracak şekilde boyutlanıyor. 

Suriye krizi Kürtlerin liderliğindeki özerk yapının geleceği, Amerikalıların petrol misyonu, üç bölgede Türk askeri varlığı, İdlib’deki cihatçı bakiye ve Cenevre’deki anayasa yazım süreci etrafında gündem olmaya devam ediyor. 

Türkiye ile bazı Arap devletleri arasında son üç yılda daha belirgin hale gelen vekâlet ve nüfuz savaşları bir hesaplaşma döngüsü içerisinde büyüyor. Özellikle Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynakları ve deniz sınırlarıyla ilgili kavgayla ilintilendirilen Libya bu karşılaşmada en kritik yer olarak öne çıkıyor. 

Suriye'yi bekleyen 3-5 kördüğüm


2016’da Fırat Kalkanı, 2018’de Zeytin Dalı’ndan sonra 9 Ekim 2019’da Barış Pınarı Harekâtı ile Suriye’de dengeleri değiştiren Türkiye’nin önü ABD ve Rusya ile varılan ateşkes muhtıralarıyla kesilse de Türk askeri varlığı farklı alanlarda süreçleri etkilemeye devam ediyor. 

Askeri müdahale, Ankara’nın kâh arzuladığı kâh arzulamadığı yönlerde gelişmelerin önünü açtı. Müdahale karşısında Rusya’nın kolaylaştırıcı rolüyle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam arasında askeri alanda bir mutabakat sağlandı.

Bu sayede hükümet güçleri 2012’de çekildikleri yerlere dönmeye başladı. Halbuki ‘demokratik özerklik’ kurumlarının toptan çöküşünü hedef alan Ankara, SDG ile Suriye devleti arasında bir ortaklığı tehlikeli buluyordu. 

Yine Ankara, Suriye’deki hedeflerine varıncaya kadar hükümet güçlerinin sınırlara yaklaşmasını istemiyordu. Türkiye kontrol altına aldığı Tel Ebyad ve Ras’ul Ayn’dan yönelttiği baskıyla özellikle SDG’nin Suriye ordusuna eklemlenmesi ya da özerkliğe statü verilmesi gibi sonuçları önlemeye çalışıyor. 

Bu konuda Rusya ve İran’ın Şam üzerindeki etkisine de bel bağlıyor. Ancak Kürtlerin ABD’den uzaklaşması ve petrol bölgelerinde konuşlanan Amerikan askeri varlığının bitirilmesini temin için Rusya, SDG’nin Suriye ordusuna katılması, Şam’la siyasi müzakerelere geçilmesi ve Kürtlerin Cenevre sürecine katılması konusunda ağırlığını koyabilir. 2020’de Kürtlerle Şam arasında diyalog ciddiyet kazanabilir.

Suriye’nin kuzeyindeki operasyonlar nedeniyle 300.000’e yakın Suriyeli evlerini terketmeye sorlandı.

Beri tarafta Türkiye’nin farklı yerlerde nüfuz savaşına giriştiği Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’ın başını çektiği bloğun da Türkiye’yi Arap coğrafyasında geriletme stratejisi çerçevesinde Kürtleri daha fazla yakın plana alabilir. 

Suriye muhalefetinin Riyad ayağı, İstanbul ayağına rağmen Kürtleri, Cenevre’deki anayasa yazım komitesine alma konusunda insiyatif geliştirebilir. Kahire de bu dönemde Kürtlere daha fazla platform sunabilir. 

Türkiye’yi yakından ilgilendiren ikinci konu İdlib de sarsıcı gelişmelere sahne olabilir. Rusya ve Suriye ordusunun, ilk etapta İdlib’te M-5 ve M-4 otoyollarını açmaya, ardından bölgeyi kotrol eden Heyet Tahrir el Şam (HTŞ), yabancı cihadi örgütler ve Türkiye destekli grupları temizlemeye dönük operasyonları ağırlaşabilir. 

17 Eylül 2018’de Soçi Mutabakatı ile bu yolların 2018 sonuna kadar açılması öngörülmüştü. M-5’i açmak için Ağustos’ta Han Şuyhun’a giren Suriye ordusu, Aralık’tan beri hedefte olan Maaret el Numan’ın ardından muhtemelen Serakıp’ı yönelecek.

Serakıp ile Halep güzergâhı temizlendikten sonra Lazkiye’ye kadar M-4’ü kesen Cisr el Şugur ve Gap Düzlükleri hedefe konulacak. Bu harekât planları çok sayıda Türk askeri gözlem noktasının kuşatma altında kalması, sınırlarda sığınmacı baskısının tırmanması ve Ankara-Moskova hattının her defasında gerilmesi anlamına geliyor. 

Siyasi çözüm alanında Cenevre sürecini ise bolca tıkanma bekliyor. Gelişmeler yaptırım kıskacındaki Türk-Amerikan ortaklığı ve zoraki ortaklığın stratejik açılım kazandığı Türk-Rus ilişkilerini teste tabi tutmaya devam edecektir. 

Libya hesaplaşmanın yeni adresi


2020’de Suriye’nin devam sahnesi niteliğinde Libya öne çıkıyor. Türkiye’nin Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile deniz sınırları ve güvenlik işbirliği anlaşmaları imzalaması Libya’yı Doğu Akdeniz’deki gerilimlerin odağına oturttu. 

Halihazırda BAE, Mısır, Fransa ve Libya’nın desteğiyle Trablus’a doğru ilerleyen Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’na karşı Türkiye’nin Trablus’taki güçlere arka çıkması nedeniyle Libya bir nevi vekalet savaşına sahne oluyor.

Türkiye’nin doğrudan asker göndermeyi gündemine alması Libya’daki savaşı kızıştırma potansiyeli taşıyor. Çatışma riskinin büyümesi uluslararası aktörlerin Libya gündemine dönmesini ve siyasi çözüm çabalarına ciddiyet kazandırmasını teşvik edebilir. 

Türkiye’nin savaşa doğrudan müdahil olması, Arap Birliği, Afrika Birliği, Avrupa Birliği ve Rusya ile ilişkileri daha fazla çalkantılı süreçlere sokabilir. Hafter’e destek veren güçlerden Arap dünyası, Kuzey Afrika ve Avrupa’daki platformlarda Türkiye’yi zora sokacak hamleler gelebilir. Dengeleri etkileyen ama sınırlı kalan bir müdahale Suriye’de örneğindeki gibi Rusya ile Türkiye arasında ‘çatışma içinde ortaklığa’ da yol açabilir. 

Irak: İran-Amerikan kapışmasının ön cephesi


Irak’ta Başbakan Adil Abdülmehdi istifasını getiren kitlesel isyan hali ülkeyi istikameti belirsiz bir yolculuğa çıkarıyor. Yolsuzluğa bulaşmış, kifayetsiz ve kayırmacı siyaset tarzına bir meydan okuma olarak başlayan gösteriler kısa sürede şiddetle gölgelendi.

ABD, Irak’taki Hizbullah Tugayları’nı 2009’dan bu yana ‘terör örgütleri’ listesinde tutuyor.

Gösterilerin İran etkisine karşı bir söyleme yönelmesi ve buna verilen tepkiler bu ülke üzerindeki Amerikan-İran nüfuz savaşının erişebileceği boyutları gösterdi. 

Parlamentoda çoğunluğu bulunan ve İran’a yakın duruşuyla bilinen Bina Koalisyonu’nun başbakan adayı, halkın beklentilerine uymadığı gerekçesiyle Cumhurbaşkanı Berhem Salih’ten döndü. Sonunda Salih uygun bir aday gelmezse istifayı tercih edeceğini bildirdi. Bu da belirsizliği derinleştirdi. 

Siyasi kavganın tam orta yerinde Amerikan güçlerinin İran destekli Haşd el Şaabi unsurlarını bombalaması ve misilleme saldırıları İran’ın Orta Doğu’daki kollarını kesmeye dönük kavgada Irak’ın ön cepheye dönüşme riskini daha da artırdı. 

Amerikan yönetiminin, Irak-Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı savaşta ortaya çıkan Haşd el Şaabi’nin dağıtılması yönündeki baskısı, Irak’ta Amerikan askeri varlığıyla ilgili tartışmaları kızıştırmıştı. Abdülmehdi Amerikan üslerinin kapatılmasını öngören tasarıyı mecliste engellemişti.

Yeni yılda sadece İran-Amerikan değil Irak siyasetinde de ABD karşıtı bir direncin tırmanması kaçınılmaz gözüküyor. 

Irak’ın iki güç arasında bir nüfuz arenasına dönüşmesi Irak kamuoyunda ciddi bir hassasiyete yol açtı. Bu da Iraklılık ve Araplık kimliğini esas alan Irak Şiiliğini İran Şiiliğinden ayrı tutan toplumsal ve siyasal bir refleksi besliyor. 

Bu trend sadece İran değil ABD’nin de Irak siyasetini kontrol ya da dizayn etme girişimlerine bir meydan okumaya dönebilir. Özünde milliyetçi bir öfke barındırıyor. Bu milliyetçi refleksin yeni hükümet oluşumunda belirleyici bir faktöre dönüşmesi halinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin özerk statüsünü etkileyecek baskının oluşması ihtimali doğuyor. 

Bu da Kürtleri alarm durumuna getiriyor. Irak’taki yaşananlar 2003’te Amerikan işgaliyle gelen sistemin ülkeyi yönetemeyecek kadar derin bir krizde olduğunu gösteriyor. 

Lübnan korku ve umut arasında

Lübnan da yeni yıla aylardır devam eden gösteriler ve yeni hükümeti kurma sancısıyla girdi. Sokağın öfkesini kaldıran nedenler ile gösterileri başka büyük kavgaların içine çeken dış faktörler bakımından Lübnan ile Irak birbirine benziyor.


Irak’ta öfkenin yöneltildiği aktörler, Haşd el Şaabi dahil İran’a yakın unsurlara karşı Amerikan-İsrail komplosunun devreye girdiği tezini işliyor. 

Lübnan’da sisteme karşı bir kalkışma, kısa sürede Hizbullah, Emel Hareketi ve Hizbullah’ın müttefiki Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ı hedef alan bir boyut kazandı. 

Hizbullah da gösterileri ‘direnişe karşı bir komplo’ olarak görüp önce taraftarlarını gösterilerden çekilmeye daha sonra da karşı pozisyona itti. Bu durum mezhepçi gerilimleri kışkırttı. 

Halbuki gösterileri tetikleyen objektif nedenler vardı ve bunlar Hizbullah tarafından da paylaşılan şeylerdi: Mezhepçi iktidar bölüşümü; hükümet ve bürokrasiyi kuşatan yolsuzluk, kayırmacılık ve dokunulmazlık; mezhebi-dini tabanlara yaslanan partilerin belli ailelerin elinde rant mekanizmasına dönüşmesi; su, elektrik, akaryakıt, alt yapı hizmetlerindeki inanılmaz ihmal ve kamunun yerine getirmediği bu hizmetleri karşılayan parti bağlantılı mafyoz çark. 

Lübnan gibi iç savaştan geçmiş ve istikrarını mezhep tabanlı iktidar bölüşümüyle sigortalamış bir ülke sorunları hep yarına bırakarak yalancı bir barış içinde kaldı. Bu sorunların her hangi birine el atmak anında mezhepçi çatışmayla karşılanıyor. 

Başbakan Saad Hariri’nin istifasının ardından Hassan Diyap başkanlığında yeni hükümeti yeni yıla yetiştiremeyen Lübnan sorunlarının tamamını 2020’ye devretti. 

Yarın savaş çıkacakmış gibi yatağa giren, sabah hiç savaş çıkmayacakmış gibi hayata tutunan Lübnanlıların bu hayat tarzını değiştirecek radikal bir dönüşüm zor gözüküyor. 

İran’ın zorlu yıllarından biri daha


ABD’nin yaptırımları karşısında ekonomik krizin derinleştiği İran, 15 Kasım’da benzin fiyatlarındaki artışın tetiklediği gösterilerle 1979 İslam Devrimi’nden bu yana en ciddi meydan okumayla karşı karşıya kaldı. 

1080 noktada yaşanan olaylar sırasında 731 banka şubesi, 140 kamu binası ve 50 güvenlik merkezi saldırıya uğradı. İçerdeki yangın İran'ın Orta Doğu’da Körfez ülkeleriyle yaşadığı gerilimler, ABD’nin İran’ın kollarını kesme stratejisiyle eş zamanlı geliştiği için içeride rejimi yıkma komplosu olarak okundu.


Ancak İran’ın son 3 yıl içinde memur ve işçilerin başını çektiği gösteri dalgaları dikkate alındığında sisteme karşı hoşnutsuzluk ve tahammülsüzlüğün taşma noktasına geldiği anlaşılıyor. 

Tahran’ın Irak, Suriye, Filistin, Lübnan ve Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafyadaki vekil güçlere yaptığı yardımlar “Önce İran” çağrışımıyla daha görünür bir şekilde sorgulanıyor. 

Yaptırımların etkisiyle enflasyon ve işsizlikteki artışın sürmesi 2020’in de zorlu geçeceğini söylüyor. 21 Şubat’de düzenlenecek genel seçimler kritik önem arz ediyor. 

Reformcuların hayalkırıklığı yaşattığı, muhafazakâr elitlere öfkenin tırmandığı ve muhaliflerin yarıştan men edildiği bir süreçte seçimlerin çare üretmesi beklenmiyor. 

Ancak sistemin şimdiye kadar hep önemsediği şey bir meşruiyet göstergesi olarak katılım oranıydı. Bu kez katılımın düşük olacağına dair iddialar öne çıkıyor. 

Sudan ve Cezayir’in dönüşüm sancısı


Kanlı bir sürece evrilen Arap Baharı'ndan sonra Sudan ve Cezayir şaşırtıcı bir sosyal devinimle sandıkla gitmeye niyetleri olmayan liderlerini devirdi.

Sokaklarda partileri aşan barışçıl ısrar Arap Baharı’ndan epey ders alındığını gösterdi. Kitlesel gösterilere paralel Devlet Başkanı Ömer el Beşir’i indiren askerler ile muhaliflerin uzlaşısıyla ortaya çıkan teknokratlar hükümeti, asker-sivil karışık konseyle birlikte geçiş sürecini idare edecek. 

2022’nin sonunda düzenlenecek seçimlere kadar reformlar yapılacak. Gösterilerin birinci yılında insanlar yeniden sokaklara çıkarak değişim taleplerini canlı tutmaya çalıştı. 

Askerlerin ve eski rejim unsurlarının ipleri ellerinden bırakmacakları ve reformların kadük kalacağına dair korku sokaktaki baskının sürekliliğini gerekli kılıyor. 

Cezayir’deki sivil başkaldırı da beşinci dönem yarışma kararından geri adım atmayan Abdulaziz Buteflika’nın sonunu getirdi. 

Ordunun belirleyici olduğu mevcut düzen, Geçici Devlet Başkanı Abdulkadir bin Salih ve Başbakan Nureddin Bedevi’in idaresinde ülkeyi 12 Aralık’ta seçime götürdü. 

Boykot nedeniyle katılımın düşük olduğu seçimi eski Başbakan Abdulmecid Tebbun kazandı. Muhalefet hareketi ‘Hirak’ reform yapılmadan sandığa gidilmesine ‘eski rejimin yeni yüzlerle’ devamı olarak gördüğü için seçimlere karşıydı. 

Seçimlerden 10 gün sonra Genelkurmay Başkanı Ahmed Kayid Salih’in ölmesi askeri vesayetin zayıflayacağı çıkarımlarına yol açsa da Hirak gösterilerin sürdürülmesinde ısrarlı. 

Sudan ve Cezayir’de halkı teskin eden ama gerçek reformlara öteleyen sistem direnci temel sorun. Fakat sokaklar da şaşırtıcı derecede kararlı. Bu kararlılığın 2020’de de sürmesi muhtemel.






Atatürk'e düşman yapıya asker gönderiyoruz

Suriye, Kanal, Doğu Akdeniz, Libya... Türkiye 2019’u birbiriyle ilintili dört krizle kapatıyor, ancak sorunlar 2020’de karşımıza daha da güçlü biçimde çıkacak... Emekli Tuğamiral Türker Ertürk’e göre Türk askeri Libya’ya gitmemeli. Kanal İstanbul ile ilgili sorularımızı da yanıtlayan Ertürk, iktidarın ağır şantaj altında olduğunu, Kanal İstanbul’un Montrö’yü deleceğini ifade ediyor. Diğer taraftan Ertürk, geçen hafta Boğaz’da kaza yapan geminin izlediği rotaları, yaptığı manevraları incelediğini söylüyor. Sonuç: Şüpheli... 


- Meclis yeni yılın ilk günlerinde Libya’ya asker göndermeyi oylayacak. Türk askeri giderse nasıl bir fotoğrafın içine girer? 

Bir kere Libya’ya asker göndermek çok yanlış. Bugün Libya’da iç savaş var. Bu iç savaşın tetikleyicisi emperyalizm. Büyük Ortadoğu Projesi içinde Libya bacağını halledebilmek istiyorlar. Bizim iktidarımız geçmişte çok yanlış işler yaptı. 2011’de Libya’da Büyük Ortadoğu Projesi’nin Libya bacağına yönelik olarak Kaddafi’yi devirme operasyonu başlatıldı. İktidar, bu operasyonun içine girdi. Bugün Libya’da kaos var, iç savaş var, fiili olarak üçe bölünmüş durumda. Bunun sorumlularından bir tanesi de iktidar iradesi. İktidar bu kaosun içine ve iç savaşa girmek istiyor.   

- Niçin? 

Trablus ve çevresinde egemen olan İhvancı yönetime destek için. Bizim iktidarımız biliyorsunuz geçmişin aklı olan “siyasal İslamcı” ideolojiye, “Yeni Osmanlıcı” hayale ve mezhepsel bir bakış açısına sahip. Bunun sonucu olarak bir de İhvan aşkı var. Bugün dünyada İhvan’ın iktidarda olduğu tek yer olarak Türkiye’yi gösteriyorlar. Bunu yabancı basın yazıyor, ben söylemiyorum. Siz şimdi, Türkiye’nin iki buçuk katı yüzölçümüne sahip Libya’nın sadece yüzde 6’sına egemen olan İhvancı bir yönetime destek veriyorsunuz. Bunun karşısında kim var? General Hafter, ülkenin yüzde 76’sına egemen. Ülkenin güneyini ise Araplardan ayrı bir etnik yapı olan Tebular kontrol ediyor. Bunlar da ülkenin yüzde 18’ine egemenler ve Hafter ile işbirliği içindeler. Ülkenin yüzde 96’sını kontrol eden General Hafter ile İhvancı yönetim arasında bir emperyalizm destekli iç savaş var.  

- ‘BM’nin tanıdığını destekliyoruz’ deniyor… 

Kuyruklu yalan. Eğer öyleyse Suriye’de BM’nin tanıdığı Beşşar Esad yönetimine karşı vekâlet savaşına niçin odun taşıdınız? Libya’da da İhvan’ı destekliyorlar. Suriye’de de İhvan’ı destekliyorlar. Mısır’la da İhvan yüzünden kavgalıyız. Hatta Hamas aşkı yüzünden de İsrail ile papaz olduk. İhvan’ın tarihine baktığımız zaman şöyle bir özelliği var: Türkiye Cumhuriyeti’ne, hilafeti kaldırdığı için Atatürk ve devrimlere düşmanlar. Türkiye’nin kurucu ideolojisi ve lideriyle problemi ve düşmanlık olan bir yapıya destek için Türk askerini gönderiyorsunuz. 

- Siz kurucu ideolojiyle problemli bir yapıya Türk askerini göndermenin sakıncasından söz ediyorsunuz, ancak Cumhurbaşkanı diyor ki, “Libya bize Osmanlı’nın ve Gazi Mustafa Kemal’in yadigârıdır.” 

Bu da doğru bir söz değil. 1911’de Mustafa Kemal, oradaki yerli halkla beraber Derne’de, Araplarla omuz omuza emperyalizme karşı savaşıyordu. O gün için Libya’da emperyalizmin temsilcisi İtalyanlardı. 100 yıl sonra 2011’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tam tersini yaptınız. 2011’de Sirte Körfezi’ne NATO güçleri gönderildi. Başında İtalyan amiral vardı. Türkiye, 5 harp gemisi gönderdi. Arapların, Müslümanların başına bomba yağdırılması için. Tabii ki tek sorumlusu değildi, ama bugün dökülen kanın sorumlularından biri de iktidardır. Bir de şöyle bir ihanet yaptı: O coğrafyada biliyorsunuz otoriter yönetimler var. Libya lideri Kaddafi o ülkeyi iyi kötü yönetiyordu. 1974’te Barış Harekâtı’nda bize destek vermişti. Biz, destek verenleri arkadan hançerledik. Gücümüz bu kadardı, diyebilirsiniz. Gücünüz o kadarsa susar, yerinde oturursun ve ihanet etmezsiniz. Özetle Suriye’de bir bataklığa battık, aynı bataklığa Libya’da da batıyoruz. Asker göndermemiz fahiş bir hata olur. 

 - Tunus’un, hava sahasının uçaklarımıza açılması, üslerini kullanma, karasularından istifade tekliflerimize sıcak bakmadığı anlaşılıyor. Tunus olmadan işimiz ne kadar zor? 

Trablus yönetimi zor durumda, Türkiye’den asker, hava desteği yani savaş uçağı ve harp gemisi istiyor. Çünkü Trablus düştü, düşecek, kuşatma altında. Türk savaş uçaklarının destek verebilmesi için Libya’daki iç savaşta yakınlarında bir yerde hava üssüne ihtiyaç var. Libya’nın Batı komşusu Tunus’a bunun için apar topar gidildi. Görebildiğim kadarıyla Tunus bu işe yanaşmadı. Bunun anlamı: hava desteği vermemiz zor gözüküyor! Bir daha söylüyorum: Türk askerini Libya iç savaşına göndermek büyük bir yanlış olur. 

- Bu ısrarın ideolojik yanının ötesinde TSK’yi zorlayan başka ne olabilir? 

Katar hariç, bütün zengin Körfez ülkeleri, Rusya, Fransa ve Mısır dahil,  Hafter’i destekliyor. Geçen ay imzalanan deniz yetki alanları konusunda imzalanan mutabakat muhtırasından sonra Yunanistan da desteklemeye başladı. Rusya, Türkiye için özellikle ABD’nin ülkemizin çıkarlarını ve güvenliğini yok sayan bazı girişimlerini dengelemek için önemli bir ortak. Ama Rusya Hafter’i destekliyor. Onlarla işbirliğimiz de bozulabilir. Radikal İslami örgütlerin terör için uygun iklim yarattığına inanan ve gören yönetimlerin hepsi Hafter’e destek veriyor. Peki, biz niye Trablus yönetimine destek veriyoruz; çünkü İhvancı. Bunun başka bir izahı yok. 

 - Amerika, Türkiye’nin yanında durur mu? 

Bence durmaz. General Hafter’i sıradan biri olarak görmemek lazım. Sovyetler Birliği zamanındaki Firunze Askeri Akademisi’nden iyi dereceyle mezun, 1967’de İsral ile yapılan Yom Kippur Savaşı’na katılmış Libya-Çad savaşına katılmış. Rusça ve İngilizce bilir. 1990’dan itibaren 20 yıl ABD’de yaşamış ve CIA ile işbirliği yapmış birisi. Adamın bir ayağı Amerikalılar, bir ayağı Ruslarla. Bir anlamda ikisinin de desteği var. Amerikalılar şu anda Libya’daki bu faaliyetlere pek katılmıyorlar ama sessiz kalarak da bir anlamda destek vermiş oluyorlar. Biz mutabakat muhtırası imzalayarak bir anlamda bu münhasır ekonomik bölge (MEB) paylaşımı, sınırlandırma anlaşması yaptık. Bu doğru gibi gözüküyor ama şöyle bir problem var: Bu Trablus yönetiminin sonunu getirebilir. 

- Açar mısınız? 

Yunanistan, İsrail de hemen buna karşı tavır aldılar. ABD de Türkiye-Trablus Yönetimi arasındaki mutabakat muhtırasından memnun değil, çünkü ABD Avrupa enerji anlamında Rusya’ya bağlı olsun istemiyor. Yeni alternatif hatlara ihtiyacı var. Doğu Akdeniz’den çıkan gazın Avrupa’ya intikal ettirilmesi lazım ki, Ruslara bağımlılık azalsın. Bu Türkiye’nin Libya’nın yüzde 6’lık bölümüyle yaptığı mutabakat muhtırası sonundaki deniz yetki alanları paylaşımından sonra Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya gidecek hatların mutlaka Türk MEB’inden geçmesi gerekiyor. Bunun anlamı: ABD de Hafter’e destek verecek veya sessiz kalarak vermiş olacak. Bu şunu doğuracak: Trablus yönetimi düşsün diye karşı tarafı destekleyecekler. Bu yaptığınız yanlış işlerle Trablus yönetimini de imha ediyorsunuz.  

- Doğrusu ne? 

Münhasır ekonomik bölgeni ilan et. Bu konuda Suriye’yle masaya otur. Oturmamız lazım. Mısır ile masaya otur. Oturamıyor, çünkü ikisine karşı da İhvan problemi var. Ayrıca İsrail ile de masaya oturmamız lazım. Hamas aşkı ve antisemitizm içeren söylemler yüzünden İsrail ile kavgalı olmak Türkiye’nin çıkarları ve güvenliğine hizmet etmez. Ayrıca İsrail Yahudi diyasporası vasıtası ile ABD üzerinde de etken. Bu iktidar hesap kitap da bilmiyor ne yazık ki! 

- Rusya başlığına dönmek istiyorum: Putin’le nasıl problemler yaşarız? 

Ruslar biliyorsunuz satrancın güçlü temsilcilerini yetiştirmiş bir ülke. Putin de akıllı birisi. Türkiye’yi fazla ürkütmek, kaybetmek istemeyecekler. Putin’in amacı, Türkiye’yi Batı’dan, NATO’dan koparabilmek. Bir anlamda bu konudaki rahatsızlığını belirtecek, ileri gidecek hamleler yapmayacak ama Türk askerini Libya’da başarısız kılabilmek için el altından işler yapacak. Hafter’e destek verecekler… İktidarın, kararlarının sorgulayıcı akıl, bilim süzgecinden geçmediği, tarihimizden ders almadığı ve Türkiye’nin çıkarları ve güvenliğini gözetmediği çok açık. Varsa yoksa kendi çıkarları, bekası, iktidarda devamlılığı ve çağdışı siyasal İslamcı ideolojisi. İktidarın bu politikasıyla Türkiye’ye Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da, Libya’da çıkış yok. Bir de şu problem var: Artık diplomatlarımız eskisi gibi ehil ve nitelikli değil. Diplomatlarımızın çok büyük bir bölümünü “Monşer” diyerek küstürdüler, tasfiye edildiler. Çapsız diplomasiyle olacaklar da ancak budur! 

- Libya’nın Türkiye’den istediği askeri güç TSK’yi zorlar mı? 

İç savaşa girdikçe ve savaşta tırmanma oldukça gönderdiğiniz kuvvetlerin sayısını artırmanız lazım. Savaşmak hem kan kaybı hem de ekonomik kayıptır. Ordu midesi üzerinde yürür ve lojistiğe ihtiyacı vardır. Zaten ekonomik zorluklarımız var. Sen ne yapıyorsun, dışarıya kuvvet göndererek harcamalarını artırıyorsun. Silah, araç gereçlerimizin çoğu dışarıdan geliyor, Türkiye’de ürettiklerimizin önemli ölçüde parçaları da dışarıdan. Dövize, paraya ihtiyacımız var, ama yok. Bu sefer Türkiye’nin geleceğini Araplara peşkeş çekerek para sağlayacak, bunu da Türkiye’nin refahı için kullanmayacak, Türkiye’yi enkaz haline getireceksiniz. 

- ÖSO’nun Suriye’den Libya’ya transfer edildiği iddiası var… 

ÖSO, Türkiye’nin vekâlet savaşçısı olmuş durumda. Onlara dolarla maaş veriyorlar. Suriye’de savaşırlar, gerekirse Türkiye’de operasyon yaparlar. Veya Libya’ya gönderirseniz orada savaşırlar… Peki, iktidar böyle bir şey yapar mı? İsmet Paşa’nın bir lafı var: Geçmişine bakacaksın: Yaptılar mı yaptılar! Yaparlar mı yaparlar! 

- Son olarak: Meclis oylamasında yeni bir 1 Mart tezkeresi yaşanabilir mi? Özellikle iktidardan kopup yeni partilere geçeceklerin bir tavır koyabileceği konuşuluyor… 

Umarım olur, ama sanmıyorum. Artık Türkiye’de tek adam yönetimi var. AKP milletvekillerinin liderlerinden bağımsız bir iradesi yok gibi gözüküyor. Ayrıca korku iklimi de var. Bunların altını çizdikten sonra inşallah olur diyelim. 

İKTİDAR ŞANTAJ ALTINDA 

 

- Yıl 2016. Bir yazınızda, “Kanal İstanbul projesi ülkemiz dışından belli amaçlara yönelik olarak sufle edildi” diyordunuz.. Kim sufle etti? 

ABD… Bakın 5.5 yıl önce televizyon programı yaptım. Kanal İstanbul’un Türkiye’ye karşı bir düşmanlık projesi olduğunu ayrıntıları ile anlattım. Esas amaç Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni kadük etmek, bu konuyu masaya getirmek için emperyalist bir proje olarak iktidarın önüne kondu. Bugün çağdaş dünyanın kanser olarak gördüğü illet şudur: Çıkar çatışması. Bir ülkeyi yöneten liderin yönetim kadrosunun çıkarlarıyla o ülkenin çıkarlarının çatışması durumu… Sorun şu: Türkiye’de Ergenekon, Balyoz ile başlayan, önü açılan darbe girişimiyle devam eden, hileli-hurdalı referandumla nihai aşamaya gelen anayasa değişikliğiyle Türkiye’nin denge ve kontrol mekanizması patlatıldı. Tek adam, kim olduğu önemli değil, kendi çıkarları lehine kararlar verebilir, ülkenin çıkarlarını yok sayabilir, çünkü onu dengeleyecek ve kontrol edebilecek iç mekanizma yoktur. Türkiye bu durumda… İkinci bir durum daha var… Suriye’de radikal örgütleri desteklemesi, yaptırımları delmesi, Halkbank meselesi, mal varlığı sorunu nedeniyle iktidar ağır şantaj altında. Bundan kurtulabilmek için Türkiye’nin aleyhine her işin içinde bulunur. Ve bence bulunuyor. 

- Kanal İstanbul meselesini buna mı bağlıyorsunuz? 

Kesinlikle. Kanal İstanbul’un, İstanbul ve Marmara Bölgesi’nin Boğazı’nı, ekolojik dengesini tahrip edeceği kesin. Aynı zamanda Türkiye’nin güvenliğini ve egemenliğini yaşamsal derecede zedeliyor. İktidar, bunları ve hatta halktan yükselen itirazları yok sayıyor ve burada bir kanal açmaya çalışıyor. Bir kere bir projenin proje olabilmesi için bir sorunu çözüyor olması lazım. Kanal İstanbul hangi problemi çözecek? Aksine yeni problem alanları yaratıyor. 

- Dedeniz İstiklal Madalyası sahibi Bahriyeli Şevki Ertürk, babanız deniz subayı Asım Ertürk.. Siz de Türker Paşa olarak Montrö Anlaşması’nın her aşamasını yaşamış üçüncü kuşaksınız. Söyler misiniz: Kanal İstanbul, Montrö’nün sonu olur mu? 

Olur tabii. ABD, Montrö’den memnun değil. Çünkü dünya denizlerini kontrol ediyor. Dünya denizleri, dünyanın yüzde 70’ini kaplıyor. Yaklaşık 360 milyon kilometrekare. ABD’nin öyle bir donanması var ki kendinden sonra gelen 14 donanmadan daha güçlü. Dünya ticaretinin yüzde 95’i denizlerden yapılıyor. Bu alanı ABD kontrol ediyor. Akdeniz 3 milyon kilometrekare. Yani dünya denizlerinin yüzde 1’i kadar. Karadeniz ise 460 bin kilometrekare. Ne kadar küçük olduğunu görün. Ama ABD, bütün dünya denizlerine hiçbir sınırlandırma olmasına rağmen Karadeniz’e giremiyor. Niçin, çünkü Montrö var, bunu sınırlıyor ve engelliyor. II. Dünya Savaşı’na giden dünya konjonktürü, Atatürk Türkiyesi’nin saygınlığı, onun diplomatlarının becerisi olmasaydı 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi yapılamazdı. 

- Cumhurbaşkanı, “Kanal İstanbul’un Montrö’yle ilgisi yok. Tamamen Türkiye’nin kendine ait bir suyolu olarak faaliyet gösterecek” diyor.  

O zaman şunu sorayım: “Kanal İstanbul’u niçin yapıyorsunuz ki…” İktidarın yetkili ağızlarına bakıyorum, diyorlar ki, “Boğaz taşıyamıyor, kazalar oluyor, Boğaz’a alternatif…” Yahu, İstanbul Boğazı’nın en dar yeri 700 metre. En geniş yeri 4 bin 200 metre. Siz bir alternatif yapacaksınız, 150 metre genişliğinde, 25 metre derinliğinde… Her gün kaza olur, biliyor musunuz? Ben aynı zamanda uzak yol kaptanıyım İpek Hanım. O alternatiften geçmem, geçmek için zırdeli olmak lazım. Türkiye’de tam bu tartışmalar varken geçen cuma İstanbul Boğazı’nın orta yerinde kör göze parmak sokar gibi bir kaza oldu. Sanki “Bak biz demiştik” gibi. Bir kere yanlış diyorsunuz; ortalama olarak İstanbul Boğazı’nın 20’de biri darlığında olan bir kanal kendisinden ortalama olarak 20 kat geniş bir kanala geçiş alternatifi olmaz. Ayrıca buradan geçmeye hukuken kimseyi zorlayamazsın. Diğer taraftan kaza yapan geminin, bir denizci ve uzaman birisi olarak, izlediği rotaları, yaptığı manevraları inceledim, kaza anının videosunu izledim ve şüpheli buldum. Kazada kasıt niyeti var mı konusu mutlaka mercek altına alınmalı ve incelenmeli. Çağdaş ülkelerde ve toplumlarda böyle yapılıyor! 

- Türkiye’nin İstanbul Boğazı’ndan geçen gemileri Kanal İstanbul’a yönlendirme yetkisi var mı? 

Deniz hukuku gereği kimseyi zorlayamazsınız. Bu yeni bir durum yaratacak ve tartışmaya açılacak. Montrö Boğazlar Sözleşmesi masaya gelecek. Tarihe bakmak lazım. 1950’li yıllar, Demokrat Parti iktidarda. Tabii o zaman Sovyetler Birliği var. Amerika o zaman da bir girişim yaptı. Bir kanal açalım dedi. Kanal neresi biliyor musunuz; şu andaki yer. Gerekçe şu: Boğazları savunmamız lazım. Eğer savunma hattı Trakya’da çökerse, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı güçlerinin İstanbul Boğazı’nı ele geçirmesini engellemek için bu kanalla doğal bir engel yaratmak ve burada Kızıl Ordu güçlerini durdurmak. Bu bir bahaneydi. Amaç, Montrö’yü delecek fiili girişimler yaratmaktı. Geldik 2019’lara, gerekçe farklı çünkü artık ne Sovyetler Birliği var ne de Varşova Paktı. Ama niyet aynı! 

- 2006’da da ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice Türkiye’ye geliyor ve “Akdeniz’deki donanmamı Karadeniz’e çıkaracağım, izin vereceksiniz” diyor… Montrö rafa kalkarsa başımıza ne gelir? Rusya da diyor ki, “Montrö’ye zarar gelmediği sürece benim için sıkıntı yok”… Yani zarar gelmeme olasılığı da var mı? 

Montrö sadece Türkiye’yi değil, Karadeniz’e sahildar bütün ülkelerin güvenliğini esas alıyor. Montrö’nün korunuyor olması Rusya’nın da işine yarıyor. Montrö’nün kadük edilmesinden Rusya memnun kalmaz. Yanlış işler yaparsak Rusya’yı bu konuda da karşımıza alacağız. Demin Condoleeza Rice meselesini söylediniz, doğrudur. Ben 2006-2008 arasında Karadeniz bölge komutanı’ydım. Bu ne demek; Deniz Kuvvetleri veya TSK’nin Karadeniz’den sorumlu komutanı bendim. Karadeniz’in merkezi Deniz Kuvvetleri’ne göre Karadeniz Ereğli’dir. Biliyorsunuz Karadeniz’in güvenliği ile ilgili olarak Deniz Kuvvetleri’nin iki girişimi vardı. Bunlardan birisi de Karadeniz Uyumu Harekâtı idi. Çokuluslu bir harekât. Bu harekât Karadeniz Ereğli’den yönetiliyordu. Hatta emrimde Rus ve Ukraynalı subaylar da vardı. NATO ve Amerika bu harekâttan pek memnun değildi. Türkiye’nin, Amerika ve NATO’yu Karadeniz’e sokmamak için bu girişimleri yaptıklarını değerlendiriyorlardı. Hiç unutmuyorum, Ankara’dan bir haber geldi, “Bir İngiliz amiral gelecek, Karadeniz Uyumu Harekâtı kapsamında neler yapıldığını görmek için diye. Bizzat Deniz Kuvvetleri Komutanı Yener Karahanoğlu aradı “Türker sen ilgilen ve neler yapıldığını anlat” dedi. 

- Neden geliyor? 

Neler yaptığımızı görmek için. Gezdirdik, durumları anlattık. Oturduk, orduevinde kahve içiyoruz. Orduevi öyle güzel bir yerde ki, tam limanın önünde. O sırada iki firkateynimiz ve bir denizaltımız rotasyonel olarak görevdeler ve karşımızda iskelede bağlılar. Hiç unutmuyorum, İngiliz amiral bana, “Ya çok güzel bir liman. Bu limanda keşke NATO gemileri de olsaydı” dedi. Ben de dedim ki, “E, şu anda NATO gemileri var… Türk gemileri NATO gemisi değil mi?” Kafalarında ne olduğunu anlatmak için söyledim. Türk gemisini NATO gemisi olarak bile görmüyor. O istiyor ki, oraya İngiliz, Amerikan gemileri gelsin. Biz Soğuk Savaş döneminde bile büyük güçler için çatışma haline getirtmedik Karadeniz’i, bugün de bu çok önemli. Bunu NATO’da olmamıza rağmen Montrö’yle ve dengeli dış politikayla başardık. İktidar şu anda ne yaptığını bilmiyor. 2016’da bir açıklama yapıyor Sayın Erdoğan, “NATO’nun Karadeniz’de aktiviteleri yetersizdir” diyor. Bir anlamda davet ediyor. Yetmiyor; 2016’da Varşova zirvesinde, sonra Brüksel’de NATO’nun Karadeniz’de askeri varlığını artırma kararı alınıyor. İtiraz etmiyorsun, belli ki Montrö’yü delme peşindesin. Bunun için de bir girişime ihtiyaç var, o da Kanal İstanbul… Ben merak ediyorum; Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı pek bir suskun haldeler. Kanal İstanbul konusunda ne düşünüyorlar acaba? Halk bilmek istiyor. Hayırlı mı olur, Montrö konusunda problem yaratmaz mı diyorlar? Bunu söyleyecek babayiğit bir asker varsa, çıksın karşıma ekranlarda halkın önünde tartışalım. Yoksa bir şey diyemiyorlar ve esir alınmış durumundalar mı? 

ÇİN, RUSYA’YI DESTEKLER 

 

- Çin faktörünü de konuşmak gerekmiyor mu? Atina’da liman satın aldı, köprüye talip, İpek Yolu emeli var. Kanala dahli olabilir mi? 

Direkt çıkarları etkilenmiyor. Çünkü Çin bu suyolunu şimdilik çok az kullanıyorlar. Ama Çin, şu andaki itiş kakışta, savaşta, Rusya’yı destekler. O yüzden karşımıza bir şekilde çıkar. 

BOĞAZ TRAFİĞİ ARTMIYOR, AZALIYOR 

 

“İktidar her konuda yalan söylüyor. Mesela alternatife ihtiyacımız var, Boğaz trafiği artıyor” diyor. Bu yalan biliyor musunuz? Rakamları çalıştım. İstanbul Boğaz trafiği azalıyor. 2006’da 54 bin 800 geçiş yapılmış. 2012’de 48 bin, 2018’de 41 bin geçiş yapılmış. 54 binden 41 bine düşmüş. Çünkü boru hatları var, artık eskisi gibi petrol, sıvılaştırılmış doğalgaz intikali denizlerden yapılmıyor. Kuzey Akımı, Türk Akımı daha bir sürü boru hattı var. Her geçen gün Boğaz trafiği azalıyor, buna rağmen siz yalan söylüyorsunuz. Trafik arttığı için alternatif yaratmaya çalışıyoruz diyorsunuz.” 


- 1920 tarihli bir harita paylaştınız sosyal medyada. Anlamı nedir? 

1920’de büyük ideal (Megali Idea) haritasını çıkarıyor Yunanlar. Haritada mavi yerler büyümeyi gösteren büyük Yunanistan’ın sınırları. Kanal İstanbul’un geçtiği yer Yunanistan’ın doğu sınırı olacak. Tesadüf olabilir mi sizce? Şunu söylemek istiyorum: İstanbul’un ve Marmara’nın doğasını katledecek, ekolojin dengesini yok edecek ve ülkemizin güvenliğini ve egemenliğini yaşamsal derecede tehdit edecek Kanal İstanbul’a karşı her alanda mücadele etmek ahlâkın, etik değerlerin, yaşadığımız bu topraklara saygının, onurun, şerefin ve yurt savunmasının gereğidir. 

NEDEN TÜRKER ERTÜRK? 

15 sene gemilerde görev aldı, üç harp gemisinin komutanlığını yaptı. Türker Ertürk, 2006-2008 yılları arasında Karadeniz Bölge Komutanı’ydı. Deniz Harp Okulu Komutanı’yken TSK içinde Gülen cemaatine bağlı imamlar olduğunu söyledi ve 2010’da istifa etti. Siyasete girme kararı alan Ertürk, hem Doğu Akdeniz, Libya, hem de Karadeniz konusunda uzman bir isim olarak yıllar önce bu konuda uyarılarda bulundu. Bize de sormak kaldı. 

30 Aralık 2019