Sayfalar

Küba Büyükelçisi

Tarz yeni ama sosyalizm kalıcı


“Üretimimizi sürdürülebilir hale getirmemiz gerek” vurgusu yapan Büyükelçi Núñez, bunu sağlamak için yabancı sermaye dahil açılımlara gidildiğini söyledi. 

Latin Amerika bir süredir ABD yönetiminin de müdahaleleriyle bir hayli hareketli. Kolombiya ve Brezilya’da ABD destekli sağ/aşırı sağ liderlerin iktidara gelmesinin ardından Venezüella’da da Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu koltuktan indirmek üzere çalışmalar yoğunlaştı. Bölgede sosyalizmin temsilcisi konumundaki Küba ise bir yandan geçen nisanda devlet başkanlığı görevine gelen, 1959 Devrimi sonrası (1960) doğumlu Miguel Diaz-Canel’in ve geçen 24 Şubat’ta halk oylamasıyla kabul edilen yeni anayasanın heyecanını yaşarken bir yandan da artan ABD ablukası ve baskısına direnmeye çalışıyor. 

Küba’nın Ankara Büyükelçisi Luis Alberto Amorós Núñez ile ülkesinde yapılan son anayasa değişikliği, sosyalizmin geleceği, ABD’nin ablukası ve Venezüella ile Latin Amerika’daki son duruma ilişkin Havana hükümetinin tutumu konularında konuştuk. Núñez, Küba’nın yeni Devlet Başkanı Diaz-Canel ve yeni anayasanın değişen koşullarda yeni nesil içerisinde sosyalizmin sürekliliğinin simgeleri olduğunu vurguladı. 

Sürdürülebilirlik... 

Küba halkı ülkenin yeni anayasası için 24 Şubat’ta oy kullandı. Küba için yeni anayasa ne anlam ifade ediyor? Öte yandan, özel mülkiyete açılan alan, yabancı sermaye gibi referanslarla ilgili endişeler de söz konusu. Bu vurguların “komünizm yürüyüşüne” etkisi ne olabilir? 

Küba toplumu son 10-15 yılda büyük değişimler yaşadı. Biz buna Küba modelinin tazelenmesi/güncellenmesi adını veriyoruz. Örneğin Küba ekonomisinin çok daha verimli hale gelmesi, Kübalıların ekonomik ve toplumsal özlemlerinin hayata geçmesi için yeni olanaklara açık hale getirilmesi büyük önem taşıyor. 

Üretimimizi sürdürülebilir hale getirmemiz gerekiyor. Bunu sağlamak üzere son 10-15 yılda ekonomimize yabancı sermaye girişinin önünü açacak, piyasaya daha fazla alan açacak pek çok yeni düzenlemeye imza attık. Bu düzenlemeler de en başta Küba Komünist Partisi’nin kongresinde ele alındı. Bu konu ayrıca “Küba modelinin yapılandırılması” başlığıyla toplumda da tartışıldı ve düzenlemeler meclisten geçirildi. Anayasanın da bu güncellemeleri yansıtması gerekiyordu. 

Başbakanlık geri geldi 

Anayasa demokrasimizin mükemmelleştirilmesi için de önem taşıyor. Örneğin her alanda halka daha fazla hakkın tanınması gerekiyordu. Bireysel, ekonomik, toplumsal... Her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması gerekiyor. Yeni anayasa hak ve özgürlükleri güçlendiriyor. Öte yandan, başbakanlık da anayasanın önemli bir unsuru. Aslında 1976’ya kadar sistemimizde başbakanlık mevcuttu. Şimdi tekrar getirildi. Yerel yönetimler de güçlendirildi. 

‘Zenginlikler tüm toplumun’ 

Özet olarak, anayasa ekonomimizin ve devrimimizin sürdürülebilirliği için ihtiyaç duyduğumuz unsurları içeriyor. Hele ki yalnızca piyasanın, neo-liberalizmin borusunun öttüğü bir ortamda halkın gücünü artırmak, kamu işletmelerini, kamu ekonomisini güçlendirmek önem taşıyordu. Örneğin Küba’nın tüm ulusal kaynakları, madenleri, suları, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Küba halkına aittir. Anayasada bu ilkenin de altı çizildi. Halbuki “bunları özel işletmelere verin” de deniyor. Ama kaynaklarımızın gerçek sahibi halktır ve sosyalizm de budur zaten. Biz sosyalist bir ülkeyiz ve bu ilkemiz anayasamızda bir kez daha yansımasını buluyor. 

Anayasa aynı zamanda devrimin tarihi önderlerinin fikirlerinin de devam ettiğini gösteriyor. Önderlerin fikirlerinden vazgeçmedik. Küba devriminin en önemli iddiaları yaşamaya devam ediyor. Bu da anayasada yansıtılmış durumda. 

Halkın komünizm müdahalesi 

İlk taslakta yer almayan “komünist topluma doğru yürüyüş” hedefi, daha sonra talepler üzerine mi yeniden eklendi? 

Kimse bugünden komünizmin nasıl olacağını bilemez. Komünizm hemen bugünün veya yarının konusu değil. Taslakta yer almaması fikrinin arkasında yatan neden de buydu. Daha güncel bir yaklaşıma sahip olma isteğiydi. Ancak mecliste ve komisyonda tartışıldı. Ayrıca, Küba anayasasıyla ilgili halktan gelen önerilerin çok önemli bir kısmı bu özlemin anayasada yer alması isteğini belirtti. Ne zaman ve nasıl olacağı konusunda tam bir bilgiye sahip olmadığımız gelecek özlemimizi tekrar yansıttık. Ayrıca Küba Komünist Partisi’nin rehber niteliği de anayasada yer aldı, ki bu da çok önemli. 

‘Travmamız yok’ 

Küba’da devrime önderlik etmiş bir nesilden şimdi Diaz-Canel yönetimine geçiş var. Küba bu geçişi sağlıklı bir şekilde yaşayabilecek mi? 

Biliyorsunuz geçen yıl nisan ayından itibaren yeni bir devlet başkanımız var: Miguel Diaz-Canel. Bu süreç, açık ki devrim açısından bir sürekliliktir. Evet, Diaz-Canel devrimin henüz ilk döneminde doğdu ve bu açıdan tarihi bir figür değil. Ama o, devrimden sonra dünyaya gelen yeni nesilleri, Küba Devrimi’nin genç nesillerini temsil ediyor. Ve bu geçişi bir travma ile hayata geçirmiyoruz. Anayasa süreci de gösterdi ki, Kübalılar sosyalizmin toplumun temelini oluşturmaya devam etmesini ve bu bakımdan sürekliliği talep ediyor. Diaz-Canel’ın elbette yeni bir tarzı olacak ancak esas olarak sosyalizmin sürekliliğini temsil edecek. Tüm açıklamalarında bu netliği görebilirsiniz. Aynı zamanda, Küba’daki ekonomik modelimizin güncellenmesini de temsil edecek. 

Bu sürekliliğin en önemli örneğini anayasa süreci oluşturdu. Bu yıl Küba Devrim’inin 60. yıldönümünü kutladık. Küba devrim yolunda ilerlemeye devam edecek. Fidel Castro, 2000 yılının 1 Mayıs’ında Devrim Meydanı’nda yaptığı bir açıklamada “Devrim sabit, değişmeyen bir şey değildir. Devrim, değişmesi gereken her şeyin değiştirilmesidir” ifadelerini kullanmıştı. Biz anayasa sürecinde de, genel olarak da bu yolu takip ediyoruz. 

YARIN: Venezüella ve Latin Amerika siyaseti ile ABD’nin ablukayı sertleştirmek üzere atmaya hazırlandığı yeni adımlara karşı Küba’nın tavrı. 


2 milyon katkı 

NÚÑEZ - 24 Şubat’ta Küba halkı yüzde 90’ın üzerinde katılımla yeni anayasa referandumuna katıldı. Bu, dünyanın farklı yerlerinde yapılan oylamalardakinin çok üzerinde. Oy kullananların yaklaşık yüzde 87’si yeni anayasa metnine onay verdi. Halk İktidarı Ulusal Meclisi (Küba parlamentosunun resmi adı) tarafından yoğun tartışmalar sonucunda hazırlanan taslak, halkın görüşlerine sunuldu ve yaklaşık 2 milyon görüş ve öneri alındı. Bununla birlikte maddelerin yaklaşık yüzde 50’sinde değişiklik yapıldı. Yani halkın yukarıdan hazırlanan bir metne “evet” veya “hayır” demesi istenmedi. Ayrıca bütün süreç, (eski Devlet Başkanı) Başkan Raul Castro’nun başkanlığını yaptığı bir komisyon tarafından yürütüldü.






ABD, saldırının koşullarını hazırlıyor 


Dünyanın en ağır ablukalarından birini yaşayan Küba, Latin Amerika’da artan ABD baskısının bir numaralı hedeflerinden biri. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Venezüella’ya müdahale” iddiasıyla Küba’yı “emperyalist ülke” olmakla suçladı. Küba’nın Ankara Büyükelçisi Luis Alberto Amorós Núñez, Venezüella’ya dönük askeri saldırı olasılığını gerçek bir tehdit olarak görüyor. 

Venezüella’da muhalif Juan Guaido‘nun ABD ve müttefikleri tarafından “geçici başkan” olarak tanınması krizi derinleştirdi. Trump yönetimi Küba’yı da Venezüella siyasetine müdahale etmekle suçluyor. Küba’nın Venezüella’daki soruna ilişkin tutumu nedir? 

Öncelikle, ABD yönetiminin Küba’yla ilgili suçlamaları çok büyük bir yalandan ibaret. 80’den fazla ülkede olduğu gibi Venezüella’da da doktorlarımız, öğretmenlerimiz, akademisyenlerimiz var ancak hiçbir ülkenin iç işlerine karışmıyoruz, aksine saygımız var. Kimse de bizi bununla suçlamıyor. Yalnızca, dayanışma fikrinin sosyalizmin bir parçası olduğuna inanıyoruz. 

İkincisi, bugün Venezüella’da yapılması gereken, olası bir askeri saldırıyı önlemektir. ABD özel kuvvetleriyle bağlantılı askeri birliklerin hareket halinde olduğunu, sınır bölgelerinde uçakların hareket ettiğini biliyoruz. Birçok üst düzey yetkili Venezüella’ya müdahale açıklamaları yaptı. Böylesi bir adım aynı zamanda Latin Amerika ve Karayipler Devletler Birliği’nin (CELAC) kararlarına ve uluslararası anlaşmalara aykırı. Şu anda olası bir saldırı için bütün koşullar hazırlanıyor. Irak’ta, Afganistan’da yaşananları gördükten sonra bir şey olmayacağını söylemek büyük bir naiflik olur. 

‘Çözüm diyalogda’ 

Vermek istediğim en önemli mesaj şu: Sorun Venezüellalılar arasında konuşulmalı ve onlar tarafından çözülmelidir. Gerilimin ortadan kaldırılması için masada bir yol bulunmalıdır. Küba olarak, Montevideo Grubu, Avrupa Birliği tarafından oluşturulan Temas Grubu gibi tüm mekanizmaları desteklediğimizi ilan ettik. 

ABD yönetimi, mücadele sahasını Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya mı kaydırıyor? Ayrıca, Latin Amerika’da son 5-10 yılda sol iktidarlardan sağa doğru geçişi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

ABD’de Trump yönetiminin Latin Amerika için yeniden Monroe Doktrini’ni devreye koymaya çalıştığını görüyoruz. ABD, Latin Amerika’yı çok uzun yıllar boyunca “arka bahçe” olarak gördü. Monroe Doktrini, Latin Amerika ülkelerinin kaynaklarına el koyma anlamına geliyor. Latin Amerika halkları da bunun farkında. Küba olarak biz buna karşı harekete geçtik ve devrimi gerçekleştirdik. ABD’nin güncellemek istediği bu yaklaşım, tarihte yanlışlığı görülmüş bir politikadır. Latin Amerika halkı böyle bir geri gidişe izin vermez. Bizim yaklaşımımız ise bölgenin entegrasyonu doğrultusunda. Farklılıklara saygı çerçevesinde birliği sağlamalıyız. 

Latin Amerika açısından konuştuğumuzda 1980-90’lardaki neo-liberal politikalar dönemine bir yanıt olarak solcu hareketler ve liderler iktidara geldi. ABD ise bir süredir bu solcu liderleri, herhangi bir kanıta dayanmayan yolsuzluk vb. pek çok suçlama kampanyalarıyla tasfiye etmeye çalışıyor. Arjantin’de, Ekvador’da ve Brezilya’da yaşanan budur. Bakın, eski Devlet Başkanı Lula da Silva’nın tutuklandığı Brezilya’nın altını özellikle çizmek istiyorum. Halkın, ülkenin lideri olmasını istediği kişi, çok garip bir yargı süreci sonucunda aday yapılmadı ve tutuklandı. Buradan bir büyükelçi olarak sesleniyorum: Lula serbest bırakılmalıdır. 

Bolivarcı devrimin lideri Hugo Chavez‘in ardından Maduro yönetimine geçildiğinde sosyalist politikaların sağlıklı bir şekilde uygulanmadığı ve bir boşluk oluştuğunu öne süren bir sol eleştiri var. Sizce böyle bir boşluk oluştu mu? 

Öncelikle bu Venezüellalıları ilgilendiren bir konu. Bunu yargılamak benim işim değil. Ancak ne tür bir hata yapılmış olursa olsun, karşı karşıya oldukları ekonomik saldırıyla baş etmek çok çok zor. Yaptırımların daha yeni ortaya çıktığını düşünenler var. Burada yaptırım kavramıyla ilgili de bir sorun var. “Yaptırım” normalde diplomatik ve uluslararası hukukta karşılığı olan bir tedbirdir. Venezüella örneğinde ise böyle bir BM desteği yok. ABD öncülüğünde tek taraflı olarak alınmış ve uygulanan kararlar var ve bunlar yıllardır devam ediyor. Sözde “yaptırımlar” nedeniyle Venezüella milyarlarca dolar kaybetti. Bu şartlarda, kalkıp Venezüella’ya “Sen şöyle yanlışlar yaptın” demek çok ikiyüzlü bir tavır olur. 


‘19 Mart’a dikkat!’ 

Son olarak ABD, Küba’ya karşı bir abluka uyguluyor. Ülkeniz ABD ablukasından nasıl etkileniyor? Uluslararası topluma çağrınız nedir? 

Bize uygulanan, tarihte görülmüş en büyük ablukadır. Karşı karşıya olduğumuz “yaptırımlar” değil, “abluka” çünkü ABD’nin tek taraflı kararlarından bahsediyoruz. Ve bu tek taraflı kararlar BM tarafından desteklenmiyor. Ancak ekonomimize güveniyoruz, bize karşı atılacak herhangi bir adıma karşı koyacak gücümüz var. Uluslararası toplumdan da destek aldığımızı görüyoruz. Giderek daha fazla Türk şirketi Küba’da yatırım yapmaya başladı, Küba ilaç sektörü Türkiye’de faaliyet gösteriyor. Bunlar her iki taraf için de iyi. Sonuç olarak, şunu biliyorum ki, Türkiye tek taraflı adımlara karşı durmaya devam edecek. 

ABD, 19 Mart’ta Helms-Burton Yasası adı verilen ve 1996’da kabul edilen yasanın şu ana kadar uygulanmayan 3. maddesini işleteceğini açıkladı. Bununla, herhangi bir şirket Küba’da “1959 Devrimi’yle benim mülklerime el kondu” şeklinde dava açabilir. Bu çok riskli bir adım. Devrimin ardından çok sayıda ABD şirketini kamulaştırdık. ABD Yüksek Mahkemesi dahi “Küba’nın kamulaştırma hakkı vardır” şeklinde karar verdi. Bu pek çok ülkenin yaptığı bir uygulamadır. Ama bu maddeyle yapılmak istenen şu: Küba’yla irtibatı olan herhangi bir kişi bu konuda bir talepte bulunabilecek ve herhangi bir kanıt sunması da istenmeyecek. Küba Devrimi bizlere bu tür saldırganlıklara direnme gücü verdi. Ben bir baba olarak, bu düşünce için ölmeye hazırım. Ama uluslararası toplumun bu mücadelede yanımızda olması önemli. 








İhale ilanı verildi!..

Türkiye Cumhuriyeti / Çevre Ve Şehircilik Bakanlığı, 
İLLER BANKASI ANONİM ŞİRKETİ MÜLKİYETİNDEKİ  24 ADET GAYRİMENKULÜN SATIŞI  İÇİN İHALE İLANI VERDİ 




2]  Satışa Sunulan Gayrimenkuller 

3]  Ankara, İstanbul, Gaziantep ve Elazığ’da 24 adet taşınmaz Açık Artırma ile Satışta  




Adana mutabakatı, Türkiye'nin 'berat belgesi'

Alptekin Dursunoğlu

29/01/2019

Fırat’ın doğusu ile İdlib’deki fiili durumların Suriye’nin toprak bütünlüğü üzerinde yarattığı kırılganlık, Türkiye için görünür kazanımlar sunsa da belirsiz tehditler de içeriyor. 

Fırat’ın doğusu ile İdlib’deki fiili durumların Suriye’nin toprak bütünlüğü üzerinde yarattığı kırılganlık, Türkiye için görünür kazanımlar sunsa da belirsiz tehditler de içeriyor. 

Suriye’nin toprak bütünlüğünü “ülkemizin beka meselesi” [1] olarak tanımlayan Ankara’nın ‘Adana mutabakatına’ dair yaptığı son tefsir, belirsiz tehditleri göz ardı edip görünür kazanımların cazibesine kapıldığını gösteriyor. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre Adana mutabakatı “Türkiye'nin herhangi bir olumsuz gelişmede o topraklara girmesinin önünü açıyor.” [2]

Bu mutabakat, gerçekten Türkiye’ye Suriye’nin kentlerini ele geçirme ve İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ifadesiyle oralara “kaymakam, savcı ve emniyet müdürü atama [3] hakkı veriyor mu? sorusu en başından anlamsız. 

Çünkü Adana mutabakatını, gündeme getiren taraf, Şam’ın Suriye üzerindeki egemenliğini tanımayan Ankara değil, Suriye topraklarına Şam’ı egemen kılmaya çalışan Moskova oldu. 

Dolayısıyla Rusya Başkanı Putin, bunu Amerika’nın çekileceği yerlere Türkiye’nin girmesine değil; Ankara’nın Şam’la ilişki başlatmasına hukuksal zemin oluşturduğu için söz konusu etti. 
   
Ankara’nın Adana mutabakatı tefsiri 

“Nitekim Sayın Putin de bunu özellikle gündeme getirdi; Adana Mutabakatı önemli bir konu. Türkiye bunu işlemeli. Bunun Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını hissettirebileceği önemli bir anlaşma olduğu kanaatindeyim. “Türkiye’yi buraya kim davet etti?” diyenlere karşı, o mutabakatı masaya getirmemiz lazım.” [4]

Erdoğan’ın Adana mutabakatıyla ilgili bu açıklaması iki konuyu açıklığa kavuşturuyor: 

1- Putin’le yaptığı görüşme öncesinde Erdoğan’ın zihninde Adana mutabakatı diye bir şey yoktu. 

2- Ankara, Adana mutabakatını Suriye’ye yeni askeri müdahaleler yapmak için fırsata dönüştürmek istiyordu. 

Öte yandan Ankara’yla Şam arasında diyalog zemini yaratmaya çalışan Putin’i reddetmeden bu zemini sabote etmenin en iyi yolu, Adana mutabakatını hem Şam hem de Rusya açısından en kabul edilemez şekilde yorumlamaktı. 

Ayrıca Adana mutabakatına dair bu ‘kabul edilemez yorum’, mevcut Suriye politikasıyla Ankara’ya şu kazanımları vaat edebilirdi: 

- Rusya’nın onayı ile daha önce ele geçirilen ‘Fırat Kalkanı’ ve ‘Zeytin Dalı’ bölgeleri, hukuksal bir statü kazanır. 

- Gelecekte İdlibMenbic ve Fırat’ın doğusuna yapılacak muhtemel askeri harekat için yasal gerekçe oluşturur. 

- Şam’ın göstereceği tepkiden dolayı, Ankara-Şam diyalogu, Putin’e ret cevabı verilmeden sabote edilmiş olur. Hatta bundan dolayı Şam suçlanır. 

Ankara’nın Adana mutabakatı yorumu ve Suriye hedefleri ile ilgili bu sonuçları Erdoğan’ın şu açıklamalarından çıkarıyoruz: 

"Güvenli bölge ve tampon bölge tesisi sözünün birkaç ay içinde yerine gelmesini bekliyoruz. 

Bu güvenli veya tampon bölgeyi kesinlikle, aksi takdirde biz oluşturacağız. Müttefiklerimizden tek beklentimiz Türkiye'nin bu çabasına lojistik destek vermesidir. Suriye halkını, güya teröristlerden ve rejimin zulmünden korumak üzere kurulan adı var kendi yok uluslararası koalisyonun böyle bir bölgeyi oluşturması da güvenliğini sağlaması da mümkün değildir. 

Yıllardır bize karşı teröristlerin safında olanlara böyle bir fırsatı vermeyeceğiz. Bölge halkının, can ve mal emniyetine, haklarına, kültürüne, değerlerine saygı duyulmayan hiç kimseyle böyle bir yola girilemez.” 

“… Bizi birilerinin davet etmesine gerek yok. Biz 1998de Adana Mutabakatıyla zaten bunu imza altına aldık. Bu imza, Türkiye'nin herhangi bir olumsuz gelişmede o topraklara girmesinin önünü açıyor ve bölücü terör örgütü mensuplarının da bize teslimini gerektiriyor.” [5]

Mağluplar cephesi ve pazarlık cephesi 

Ankara, Adana mutabakatına ilişkin böyle bir yorum yapma ve Suriye’de tek taraflı olarak güvenli bölge oluşturma cesaretini nerden alıyor? 

Bu sorunun cevabı aslında yazının ilk cümlesinde verilmişti: Fırat’ın doğusu ile İdlib’deki fiili durumların Suriye’nin toprak bütünlüğü üzerinde yarattığı kırılganlık, Türkiye için görünür kazanımlar sunuyor. 

İdlib ve Fırat’ın doğusu, Suriye’nin yeniden toprak bütünlüğüne kavuşmuş normal bir ülke haline gelmesini engelleyen iki bölge. 

Tarafları, pozisyonları ve talepleri dikkate alındığında bu bölgelerden İdlib’i ‘mağluplar cephesi’, Fırat’ın doğusunu ise ‘pazarlık cephesi’ olarak adlandırmak mümkün. 

Mağluplar cephesi: Kendilerini “peçete gibi kullanılıp atılmış” [6] hissedenler, “teröristler” ve Türkiye, İdlib’deki tarafları oluşturuyor. Her üç taraf da şu an savunma pozisyonunda ve tek talepleri İdlib’deki mevcut durumu yaşatabilmek. 

Suriye hükümetinin alternatifi olarak desteklenenler çöpe atıldığı, Suriye ordusunun alternatifi olarak desteklenenler “terörist” ilan edildiği için İdlib, artık sadece mağluplar cephesi. 

Sınırı bulunmasından kaynaklanan mecburiyetle İdlib ilgisini sürdüren Türkiye ise artık 2011’deki gibi devrime rol model veya lider olmak ile övünemiyor; komada olan ‘devrimin’ cenazesinin en sağlıklı şartlarda defnedilmesine öncelik veriyor. 

Pazarlık cephesi: Suriye savaşının ‘tarafsızı’ olan PYD ile mağlubu Amerika da bu cephenin taraflarını oluşturuyor. 

Bu cephenin tarafları Suriye topraklarındaki varlıklarını, Şam’dan siyasi taviz elde etmek için pazarlık kozu olarak kullanıyor. İdlib’dekiler gibi abluka pozisyonunda değiller; ama Şam’a istediklerini yaptırabilecek seçeneklerden de mahrumlar. 

Savaşın başlarında Şam’dan yana olmadığı gibi Amerika ve müttefiklerinin devrim projesine de katılmayan PYD, ‘tarafsızlığın’ hem külfetlerine katlandı hem nimetlerinden yararlandı.

Savaşın başlarında Türkiye’nin devrim projesine katılma teklifini [7] reddeden PYD, tarafsızlığının getirdiği külfetleri azaltmak ve nimetlerini ise arttırmak için 10 Ekim 2015’te [8] tarafsızlığını Amerika lehine bozdu. 

2015’e kadar tarafsızlığın külfetleri de nimetleri de mütevaziydi; ancak Rusya’nın müdahalesi ile savaşın seyrinde değişen denge, PYD için bağımsızlığa kadar giden büyük fırsatlar da varoluşsal tehditler de yaratabilirdi. 

Devrim projesinin ‘vekil unsurları’ İdlib’e hapsedildiği için artık sahada ‘asıl unsurlar’ kalmıştı. Suriye, Rusya, İran ile Amerika ve Türkiye’den oluşan asıl unsurların barışı, ‘ihya edici’, savaşı ise ‘imha edici’ olacaktı. 

PYD’nin fırsatları ve tehditleri 

Şam, PYD’yi hiçbir zaman terörist olarak görmedi, savaşın başlarında tarafsızlığından dolayı hatta destekledi; her zaman da Suriye’nin üniter yapısı çerçevesinde tüm taleplerini müzakere etmeye açık olduğunu söyledi. [9]

Rusya, ise henüz Amerika sahada yokken PYD ile temastaydı ve Şam’ı federalizm seçeceneğine [10] ve PYD ile uzlaşmaya teşvik etti. 

Dolayısıyla Türkiye dışındaki ‘asılların’ tamamı PYD’ye tehdit değil sadece fırsat sunuyordu. PYD için tek ölümcül tehdit ise Türkiye’den geliyordu. 

PYD, kendisine üniter yapı içerisinde fırsat öneren Şam’ı ve federalizm çerçevesinde fırsat öneren Moskova’yı değil, Washington’u müttefik edindi. 

PYD’nin bu tercihinde Ankara’nın ölümcül tehdidinden korunma güvencesinin mi yoksa Şam’ın veya Moskova’nın fırsat önerisinden daha büyük olan Washington’un bağımsızlık vaadinin mi etkili olduğunu bilemiyoruz. 

Ancak PYD, Amerika’yı yanında gördüğünde Şam’dan federalizm istiyor, Türkiye’yi karşısında gördüğünde ise Suriye’nin üniter sınırlarına [11] sığınıp Şam’dan destek talep ediyor. Böylece Şam karşısında fırsatlarını arttırmaya, Türkiye karşısında ise tehditlerini azaltmaya çalışıyor. 

Her halükarda PYD, hem 2011 öncesi ile kıyaslanmayacak büyük fırsatlar konusunda hem de Türkiye’nin varoluşsal tehditlerine karşı korunma konusunda çok sayıda seçeneğe sahip. 

Amerika, ortağına fayda düşmanına zarar vermekten aciz 

Buna karşı savaşın mağlubu olan Amerika, değil Suriye’de düzen kurucu olabilmek, Şam’a bir şey yaptırabilecek seçeneğe bile sahip değil. 

Amerika’nın Suriye’deki yasadışı varlığından başka Şam’a karşı pazarlık kozu olarak kullanabileceği bir kozu zaten yoktu. O kozu da zaten -İsrail için bile değil- Netanyahu’nun siyasi ikbali için kullandı ve İran’ın çekilmesi karşılığında Suriye’den çekilme şartına dönüştürdü. Bunu bile başaramayınca da karşılıksız çekilme kararı aldı. 

Dolayısıyla Suriye’de başından beri düzen kurucu değil sadece sabotajcı rolü oynayabilen Amerika’nın çekilme kararıyla bu rolü de zayıflamış oldu. 

Başkalarının seçeneksizliğinden seçenek üretmek 

Suriye savaşında Amerika ile aynı kategoride yer almasına rağmen, Türkiye’nin Suriye’de Amerika ile kıyaslanmayacak avantajlar elde ettiği açık. 

Bunu kanıtlayan nesnel gerçekler şunlar: Düne kadar Amerika dış etkiler sebebiyle Suriye’den çekilmeyi geciktirirken; Türkiye dış etkiler sebebiyle Suriye’ye daha fazla giremiyordu. 

Bugün ise Amerika Suriye’den çekilirken, Türkiye daha fazla girmek için gerekçe yaratmaya çalışıyor. 

Türkiye’ye bu avantajı kazandıran şey, İdlib ile Fırat’ın doğusu arasında oluşan ‘fasit denge’. 

Suriye’nin toprak bütünlüğünü kırılgan halde tutan ve Fırat’ın doğusunun varlığını İdlib’e, İdlib’in varlığını da Fırat’ın doğusuna bağlı kılan bu denge şu ayaklar üstünde duruyor: 

- Suriye savaşının temel unsuru olan ve bugün büyük çoğunluğu terörist olarak nitelenen grupların elindeki İdlib, Amerika ve müttefiklerinin tehditleri yüzünden Suriye devleti tarafından kontrol altına alınamıyor. 

- İdlib’in kontrol altına alınamaması, Amerika’nın yasadışı varlığını ve Fırat’ın doğusu sınır olmak üzere Suriye’yi ikiye bölen yasadışı eylemini dokunulmaz kılıyor. 

- Amerika’nın yasadışı varlığını sürdürmesi ve Fırat’ın doğusunun Suriye’nin toprak bütünlüğüne katılmasına izin vermemesi, İdlib’in devlet kontrolü altına alınmasını önlüyor. Dolayısıyla bu denge bir fasit daire ile taraflarının birbirini yaşatmasını sağlıyor. 

- Rusya, bu fasit daireyi kırmak için Türkiye’ye Amerika’nın Fırat’ın doğusunda yaptığı işin aynısını Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı ile yaptırıyor. Soçi anlaşmasıyla Türkiye’nin İdlib konusunda gönlünü ediyor. Böylece hem Amerika-Türkiye ilişkilerini bozmaya hem de PYD’yi Amerika’dan uzaklaştırıp Şam’a yaklaştırmaya çalışıyor. 

- Türkiye, Rusya’dan aldığı Suriye vizesi sayesinde Amerika-PYD ilişkileri üzerinde baskı oluşturuyor hem de Suriye topraklarındaki hakimiyet alanını genişletiyor. 

Bütün bunların sonucu olarak Suriye’nin egemen bir devlet tanınmaması, toprak bütünlüğünü sağlamasına izin verilmemesi, silahlı grupların ve terörizmin varlığını garanti ediyor; ama bu fasit denge en çok da zahiren bunlardan şikayet edenlerin işine yarıyor. 

‘Fasit dengede’ Amerika çatlağı 

Amerika’nın çekilme kararı, Fırat’ın doğusu ile İdlib arasındaki ‘fasit dengede’ çatlak oluşturdu. Amerikan güçlerinin çekilmesi gerçekleşmesi halinde ise artık bir çatlaktan değil, bir kırılmadan söz ediyor olacağız. 

Erdoğan’ın açıklamalarından, Amerika’nın çekilmesinin Ankara’nın ‘fasit dengedeki’ avantajlı pozisyonunu etkilemeyeceğini düşündüğü anlaşılıyor. 

Nitekim ‘güvenli bölge’ adı altında Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerine bir de Menbic’i ve Doğu Fırat’ı eklemekten, Erdoğan’ın ifadesiyle “TOKİ olarak bu işin içine girmekten” “500’er metrelik bahçesi olan, içinde iki kat zemin artı bir gibi konutlar”yapmaktan ve Suriye’de “yeni bir hayat başlatmaktan.” [12] söz ediyor. 

Putin’in muradı 

Putin, Erdoğan’ın bu şeklide tefsir edeceğini tahmin etseydi, Adana mutabakatını gündeme getirir miydi bilemiyoruz. 

Zira Adana mutabakatının ruhu [13] ve Moskova’nın Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü konusundaki sürekli vurgusu dikkate alınarak Putin’in bunu gündeme getirme amacı, şöyle özetlenebilir: 

- Fırat’ın doğusu “güvenli bölge” adı altında Amerika ile Türkiye arasında pazarlık konusu yapılabilecek bir gayrimenkul değildir.

- Tüm Suriye topraklarının olduğu gibi Fırat’ın doğusunun da sahibi ‘Suriye Arap Cumhuriyeti’ devletidir. 

- Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması da Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi de her iki tarafın dostu olan Rusya açısından önemlidir. 

- Ancak Moskova ve Şam, Türkiye gibi PYD’yi bir terör örgütü olarak görmüyor. Dolayısıyla da Rusya, “Şam’ın Kürtlerle diyalog içerisinde olmasını teşvik ediyor.” “Bunu, hem Suriye toplumunda birlik sağlayacak hem de komşu ülkelerin hayrına olacak” [14] bir politika olarak benimsiyor. 

- Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinden kaynaklanan güvenlik kaygıları, Kürtlerle olan sorununu diyalogla çözen Suriye devletinin tüm toprakları üzerinde egemenliğini yeniden kurmasıyla giderilebilir. 

- Ankara’nın güvenlik kaygısını giderecek, Suriye’nin de toprak bütünlüğü ihtiyacını karşılayacak olan hukuksal zemin ise Adana mutabakatıdır. 

Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyi ve Fırat’ın doğusu ile ilgili olarak Amerikalılarla ‘güvenli bölge’ pazarlığı yapmaya değil; Şam’la siyasi ilişki kurmaya ve zaten var olan hukuksal mekanizmayı işletmeye ihtiyacı vardır. 

Sonuç 

Putin’in Adana mutabakatı önerisi, tüm tarafları bu kırılmadan en az zararla çıkarmaya yönelikti. Çünkü fasit dengenin Fırat’ın doğusundaki ayağı kırıldığında, hiçbir yer mevcut haliyle kalmayacak. 

Kırılma sonrası süreç, Suriye’deki tek düzen kurucu aktör olan Rusya’nın ajandasına göre belirlendiğinde yaşanması muhtemel gelişmeler şunlar: 

- Şam, yerel idareler yasasını PYD’nin talepleri doğrultusunda günceller ve taraflar üniter sınırlar içerisinde anlaşmaya varır. 

- YPG/SDG Suriye ordusuna katılır. 

- Fırat’ın doğusu Suriye’nin toprak bütünlüğüne dahil olduğu için Soçi anlaşmasını sürdürmenin ve İdlib’deki mevcut durumu sürdürmek için sebep kalmaz. 

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgeleri terörle mücadeleye yaptığı katkı ve Türkiye’ye teşekkür töreninin ardından -Ankara Şam’ı tanımadığı için- Suriye’deki Rus komutanlara devredilir. 

Amerika’nın çekilmesi sonrasında süreci Ankara, Adana mutabakatına dair yaptığı tefsir doğrultusunda belirlerse de muhtemelen şu gelişmeler yaşanır: 

- Amerikalılar, “bizim PYD ile Suriye’de yaptığımız işi Türkiye ÖSO ile yapıyor” diye düşünür. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayamaması ve müdahalelere açık tutulması için Türkiye’nin kuracağı güvenli bölgeyi destekler. 

- Suriye, Rusya ve İran da Afrin’den Irak sınırına kadar Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin güvenli bölge kurmasına seyirci kalır.

- Türkiye, ÖSO adını taşıyan silahlı gruplarla birlikte hem SDG/YPG’yi hem de IŞİD’i yok eder. 

- İdlib’deki mevcut durum kalıcı hale getirilir.

- Ankara, Şam’ı tanımadığı için IŞİD ile SDG/YPG’nin yok edildiği bölgeler, operasyona katılan ÖSO unsurlarına bırakılır. Bu bölgeler İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun atadığı kaymakamlar tarafından yönetilir. 

Yani eğer birinci ihtimal gerçekleşirse, Putin’in yorumladığı şekliyle; ikinci ihtimal gerçekleşirse Erdoğan’ın yorumluyla Adana mutabakatı Türkiye’nin “berat belgesi” olur. 



–––––––

[1] Milliyet. 12 Aralık 2018, Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Fırat'ın Doğusuna Operasyon Açıklaması 

[2] Sputnik. 25 Ocak 2019. Erdoğan: Adana mutabakatı bize Suriye'ye girmenin önünü açıyor 

[3] Hürriyet. 27 Ocak 2018. Bakan Soylu: Azez'de, Cerablus'ta, Marel'de kaymakamımız var 

[4] Habertürk. 25 Ocak 2019. Cumhurbaşkanı Erdoğan: Adana Mutabakatı Türkiye'nin ağırlığını hissettirecek 

[5] AA, 25 Ocak, Cumhurbaşkanı Erdoğan: Güvenli bölge sözü yerine gelmezse biz oluşturacağız 

[6] YDH. 13 Ocak 2019. Suriyeli muhalifler: Bizi peçete gibi kullanıp attılar 

[7] Radikal, 29 Eylül 2015. Davutoğlu'ndan Rojava açıklaması! 

[8] Milliyet. 2 Aralık 2017. SDG'nin kaçan sözcüsü Talal Silo her şeyi anlattı! 

[9] YDH. 17 Aralık 2018. Şam: Fırat’ın doğusunun vatana dönmekten başka alternatifi yok 

[10] CNN Türk, 1 Mart 2016. Rusya'dan "Suriye'de federal bir model olabilir" açıklaması 

[11] YDH. 7 Ocak 2019. YPG: Şam’la anlaşmak tek yol 

[12] Hürriyet. 15 Ocak 2019. Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kritik 'güvenli bölge' açıklaması 

[13] Gözde Ocak, Sputnik, 25 Ocak 2019. Adana Mutabakatı yeniden gündemde: Ankara’nın Şam yönetimine elini uzatmasının zamanı geldi 

[14] TRT Haber, 23 Ocak 2019. Rusya Devlet Başkanı Putin: Suriye'de kalıcı çözüm üzerinde çalışıyoruz









İslam'ın İdeolojileştirilmesi

Prof. Dr. Niyazi Kahveci 

“İslamizm; ideolojik İslam’dır, din değildir.”

İzmcilik

İslamizm de, İslam’ı, din olmaktan çıkarıp ideoloji yapmaktır. İzmcilik ideolojileştirmedir.  İzmcilik, “başkasıcı (ligayrihi varlık)” olmaktır. Baskasıcı olmak, asıl ve kendisi (bizatihi varlık) olmamaktır. Asıl olmak, kendi köklerinin olmasıdır. Başkasının kökleri ve gövdesi üzerinde yükselen dallardan biri olmamaktır. Kendileri kimlik ve felsefe üretemeyenler, başkalarının ürettikleri akımların izmcileri olurlar. Bu durumda bağımsız kimliklerinden ve kişiliklerinden söz edilemez. İslamizm de, tanrı ve din adı altında başkalarının ürettikleri kimliklere sahip olmaktır.

İdeoloji

Fikir bilimi anlamındaki ideoloji; korunmaya ve savunmaya değer olan, halkın sarıldığı, uğrunda yaşadığı ve öldüğü fikirler bütünü, inanç ve ideallerdir. Bir topluma özelliğini kazandıran “ethos (karakter)”dur. İdeoloji aynı zamanda kimlik görevini görür.

İdeoloji üç bölümden oluşur: Doktrin, inanç ve ritüeldir.
Doktrin; bir ideolojinin fikirleri, teorileridir.
İnanç; doktrinin içselleştirilmesidir.
Ritüel: Bir doktrinin tecrübe edilme biçimi ve tarzıdır; dışsal tezahürleridir.

İdeolojinin Felsefesi

İdeoloji, olguları yorumlama biçimidir aynı zamanda. Bu nedenle İslam’ın ideoloji yapılış şekli, onun nasıl anlaşıldığını gösterir. Mesela İslam’ı cami olarak ideolojileştiriyorsa, onu maddi olarak anlıyordur. Ezanı bağırarak okuyorsa, İslam’ı bağırmak olarak algılıyordur.

İdeoloji aynı zamanda, bireylerle olan ilişkilerin de biçimini ortaya koyar. Bağırarak ezan okunması, insanlarla ilişkilerin kabalık üzerine kurulu olduğunu gösterir. İslam’ı bağırarak algılayan özneler, İslam’ın sakinlik dini olduğunu iddia edemezler, onun sözel şiddet aşılamasını önlemezler. Şimdi bu bağırmaya bir de sela okumak eklendi. Vakitli vakitsiz ortalıkta ulu orta formatsız bağırılıyor. İdeoloji, her hangi bir fikri çarpıtmadır aynı zamanda. İslam ideoloji yapılınca, mutlaka ana mecraından saptırılır.

Fakat düşünürü olmayan toplumlar, hazır buldukları dini, ideoloji olarak kullanırlar. Kendileri ideoloji üretemezler. “Rabia” adlı ideoloji de Türkiye’nin kendi ürünü değil, bizden geride gördüğümüz Mısır İslamcılarından alınmıştır ve yanlış kullanılmaktadır. Arapça “Rabia” kelimesi “dördüncü” demektir ama biz onu “dört” anlamında kullanıyoruz. Arapçada “dört” kelimesi, “erbaa”dır.

İdeolojik İslamcılık

İdeolojik-İslamcılık, İslam’ı araçsallaştırmaktır. Tarihsel olarak ideolojik İslamcılık, bir muhalefet aracı İslamcılığıdır. Bu muhalif hareket, hedefe ulaşana kadar İslam’ı ideolojik olarak kullanır ama hedefe ulaşınca ya da iktidara gelince İslam’ı uygulamaz. Hedefe ulaşana kadar ısrarla kullandıkları Kuran’ın ayetlerinin anlamını, hedefe ulaştıktan sonra anlamını değil Arapçasını okumaları için halka ısrarda bulunurlar. Çünkü bir devrimci kitabı olan Kuran eğer anlamı anlaşılırsa bu kez iktidardakilere karşı kullanılacaktır, çünkü iktidara gelen ve hedefe ulaşanlar Kuran’dan hoşlanmazlar ve onu uygulamazlar. Dinler, iktidara gelme araçlarıdırlar.

“Dinler, iktidara gelince biterler.”

Günümüzde de İslam, sadece siyasal iktidarı ele geçirmeye endeksli bir siyasal ideoloji yapılmıştır. Bu ideolojiyi de “Müslüman Kardeşler” teşkilatının kurucusu Hasan el-Benna (1906-1949) gibi Mısırlı İslamcılar icat etmiştir. Bu İslami ideolojik yapı, Türkiye İslamcılarının siyasetinde de görülür. İslam’ı ideolojileştirmek, insanların dini duygularını istismar ederek haksız güç elde etmektir.

“İslam’ın ideolojileştirilmesi, onun dinden başka her türlü amaçla kullanıldığını gösterir.”

Dünyanın bütün ülkelerindeki ideolojik-İslamcılığın tek hedefi vardır. O da; ülkesinde siyasal iktidarı ele geçirip ülkenin, devletin ve milletin nimetlerini çalışmadan ve haksız şekilde ele geçirip dünyevi sınıf atlamaktır. Bu nedenle gerek cemaat gerek siyasal yapı şeklinde olsun, ideolojik İslamcılar; kendi Müslüman halkının haklarını haksız kazanç yoluyla ele geçirip kul hakkı yeme şebekeleri fonksiyonu görürler.

Türkiye ve Dinsel İdeoloji

Türkiye’nin toplumsal ideolojisi dinseldir. Fakat bu ideolojisinin doktrini yoktur. Çünkü kendisinin ürettiği fikirleri ve teorileri yoktur. Zaten kendisi kimlik üretemediği için İslam dinine kimlik ve ideoloji olarak sarılır. Dışsal tezahür aygıtı, ezandır. Ritüeli namaz, oruç, hac ve kurbandır. Ama ritüellerden en önemli gördüğü namazın kendisiyle değil, onun aracı olan ezanla meşguldür. İslami-ideolojik Türkiye için, dinsel içsellik önemli değildir, dışsallık önemlidir. O nedenle kimlik ihtiyacının artışıyla orantılı olarak ezanın okunuş sayısını ve bağırmanın dozajını arttırır. Çağımız, tanrısal üretilmiş dinsel sembol ve simgelerle değil, özgün fikirlerle ideoloji ve kimlik üretme çağıdır. İdeolojisi simgesel olanların kendileri de simgeseldirler. Çağımızda simgelere değil, fikirlere yer vardır.

“Çağımızda dinsel ve tanrısal ürünleri ideoloji olarak kullananlar, çağdışı kalmış görülürler. Çünkü çağımız, her alanda insanın yarattıklarının egemen olduğu bir çağdır.”

Türkiye’de halkın, din amaçlı yaşamak istediği din, ona ideoloji olarak sunulmaktadır. Halk ideolojik-İslamcı yapılmaktadır. Müslüman toplumuna İslam satılıyor. “Tereciye tere satmak” gibi bir durum. Selçuklular ve Osmanlı, fethettikleri yabancı ülkelere ve Müslüman olmayan halka kendi siyasal damgasını vurmak ve “alameti farika” oluşturmak amacıyla görsel ve duyusal motifler olan; cami, minare ve ezan şırınga ederdi. Şimdi ise Türkiye’de aynı politika uygulanıyor ama yabancıya uygulayamadığı için, zaten Müslüman olan kendi toplumuna uygulayarak fatihlik tatmini yaşamak isteniyor. Histerik fanteziler, kafa ile bir şey icat edememe acziyeti nedeniyle İslamla telafi edilmeye çalışılıyor. Boş uğraşıdır. Faturası ağırdır.

“Türkiye toplumu, İslam’ın ideoloji olarak kullanılmasına karşı çıkmalıdır.”

Türkiye, İslam’ı Allah’ın kimliği olarak algılar. Allah’ın kimliği ile kimliklenmek gerektiğini sanır. Bu algı, toplumun hem İslam’ı folklorik olarak yaşayan avam katmanında hem de kafa katmanında egemendir. Çünkü Türkiye, kendisine kimlik üretememektedir. Türkiye, camiler ve minareler kullanılarak ezan ve sela ile ortak alanlarda olduğu gibi, okullarda da eğitimin her kademesinde ideolojik-İslamcılık kimliği eğitimi veriliyor. Bilgi öğretilmiyor. Sonuç ortada, bilginin her alanında dünyanın sonuncusuyuz. Türkiye, toplumsal varlığını sürdürmek istiyorsa, bir an önce bu duruma el atmalı ve bu durumu çağdaşlığa doğru değiştirmelidir.

Dinsel İdeolojinin Felsefesi

İdeolojik din; dini çarpıtma, anlam kaymasına uğratma ve ondan sapmadır. Bu haliyle ideoloji, dinin epistemolojik yani bilimsel bilgisi ile ilgili bir sorun olur. Bu durumda, dinin gerçeği bilinmeksizin, dinin kullanılmak istendiği amaca bilmeden hizmet edilir. İdeoloji; dini, dini ideoloji yapan kişinin zihniyetine dönüştürür. İşte dini ideoloji olarak kullananlar, dinin ideoloji yapıldığının dindar öznelere anlatılmasını engellerler, bunu anlatmak isteyenlere ifade özgürlüğü vermezler.

“İdeolojileştirilen şey, asıl amacından uzaklaşır.”

Nominal İslamcılık, Kimlik İslamcılığı ve Türkiye

Kimlik İslamcılığı nominal İslamcılıktır, reel değildir. Yani ismen vardır içerik olarak boştur. Kimlik eksikliğini İslam’ın ismi ile gidermektir, kendisi ile değil. Türkiye’nin de en akut sorunu toplumsal kimlik ihtiyacıdır. Çünkü kimlik üretememektedir. Kimlik, toplumun özgün düşünürleri tarafından üretilir. Türkiye’nin, çağdaş anlamda kimlik üretecek özgün düşünürleri yoktur. Kendisi kimlik üretemeyen toplumlar, toplumsal kimlik ihtiyacını başkalarının ürünleri ile telafi ederler. Türkiye, aslında Arapların İslam adı altında formüle ettikleri dini, Allah’a mal ederek kendisinin kimliği yapmaya çalışır. Bu kimliğe ısrarla Allah’ındır demektedir. Çünkü kimliğinin üreticiliğini Araplara mal etmeyi gururuna yedirememektedir. Fakat sonuçta değişen bir şey olmuyor; kimlik Allah’ın da olsa başkasınındır. Dinden kimlik yapılamaz. Kimlik ancak toplumun kendisi tarafından üretilir; sosyolojiktir, teolojik değildir.

Allah’ı, Kuran’ı ve Dini Öğretmek

Müslümanlar, birbirlerini sömürmek amacıyla “Allah’ı, Kuran’ı ve Dini Öğretmek” sektörü uydurdular. Bu sektörün temeli Kuran’da yoktur. Kuran, bunları öğretme görevini hiç kimseye vermemiştir. Allah’ın, “Beni insanlara öğretin,” diye bir emri yoktur. İsteyen kişinin, kendisinin öğrenmesini ister.

“Türkiye’de Kuran, anlaşılması için değil, ideolojiyi sürdürmede ritüellerde kullanmak için öğretilir.”

Kuran’ı öğretme sektörü de uydurdular. Bu amaçla, “Sizin en hayırlınız Kuran’ı öğrenen ve öğretendir,” şeklinde çok sayıda Hadis uydurulmuştur. Kuran, “Kuran’ı öğretin,” diye bir emir içermez ve bu konuda Hadislerin olması da imkansızdır. İçeremez de çünkü Hz. Peygamber döneminde Kuran diye bir kitap yoktu. İkincisi, Kuran Arapça idi ve ilk Müslümanlar Arap idi ve Arapça bildiklerinden onu anlıyorlardı. Anlamını anlayanlara, kendidilinde yazılmış Kuran öğretmek söz konusu olamaz. Ayrıca anlamını anlamaksızın Kuran okuma diye bir ibadet yoktur. Bu ibadet, Yahudilik ve Hristiyanlık’tan alınmıştır.

“İnsanlar, neden başkalarının Allah, din ve Kuran öğrenmelerini dert eder? Bu vasıtalarla insanları sömürmek içindir.”

Tekke ve Zaviyeler

Tarikatlar, İslam’ı ideolojileştirmişlerdi. Tarikat adı altında; dini ve Allah’ı öğretmek bahanesiyle oluşumlar oluşturulmuştur. Tarikatlar, faaliyetlerini yürütmek üzere tekke ve zaviye adıyla mekanlar kurmuşlardır. Tarikat üyelerinin bir araya gelerek yaşadıkları ve dini toplantılar yaptıkları yerlere tekke veya zaviye adı verilirdi. Tekke ve zaviyeler, Müslüman halkın dinî duygularını kullanarak çıkar elde etmeye başladılar. Çağdaşlaşmayı amaçlayan Türk milleti için tekke, zaviye gibi engeller kaldırılmalıydı. Hırsızlık yapanlar, askerden kaçanlar gibi kanunsuz işler yapan insanlar tekkeyi sığınak olarak kullanıyorlardı.

Osmanlı döneminde tekkeler, gitgide, çalışmaksızın, tevekkül felsefesini işleyen yerler haline dönüşmüştü; halbuki insanları daha yaşarken dünyadan uzaklaştırıp onları uhrevî âleme çekmek, çağdaş yaşam ile bağdaşamazdı. Toplum yeni bir enerjiye, yeni bir atılıma gereksinim gösteriyor; çağdaş yaşam, insanları çalışmaya, bu çalışmanın yaşarken ödülünü almaya çağırıyordu. Türbeler ise türbedarlar eliyle ölmüş kişilerin manevî varlığından çıkar sağlamaya çalışılan, çalışmaksızın onlardan medet umulan odaklar haline getirilmişti. Ayrıca tekke ve zaviyelerin başında bulunanlar siyasal amaçlarla ve çoğu kez dini siyasete âlet ederek masum vatandaşları suça yöneltiyorlardı.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Türkiye Cumhuriyeti artık, şeyhler, dervişler ve müritler memleketi olamazdı. İşte 30 Kasım 1925’te kabul edilen bir yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı; türbedarlıklar ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik vb. birtakım unvanlar kaldırıldı. Tekke ve zaviyeler, Diyanet adlı devletin din kurumu kurulduktan sonradır. Hakikaten devletin din kurumu varken, özel din kurumlarına ne ihtiyaç vardır? Devletin din kurumu varken, özel din kurumlarına izin verilmesi, devletin kendisini inkarıdır. Bu işi beceremediğinin itirafıdır. O durumda devletin din kurumunu kapatmak gerekir.

“Çağımızda varlığı sürdürmek için yapılması gereken tek şey, çağımıza adapte olmaktır.”

Yeni Osmanlıcılık

“Eski malzemeyle yeni olmaz. Kerpiç malzemeyle plaza yapılmaz.”

Osmanlı Devleti bizim bir geçmişimizdir. Bunu herkes kabul eder. Yeni Osmanlıcılık, Osmanlıyı yeniden geri getirmek isteğidir. Bunu geri getirmek, biyolojik ve sosyolojik olarak hiçbir şekilde mümkün değildir. Fakat kendi kafasal çapıyla bugüne adapte olamayanlar, geçmişteki hazır bir sistemi geri getirmekle kendilerini avuturlar. Osmanlıyı yeniden geri getirmek yerine, Osmanlı’nın yaptığı hataları yapmamakla meşgul olunlamılıdır. Osmanlıda yapılan hatalara halen devam ediliyor. Dinci gruplar, siyasette çok etkili olabiliyor. Halk, Osmanlı zamanındaki gibidir, üretmiyor. Tarım ve hayvancılık tükeniyor. Bütün bunların sonucu halktan çok vergi alınıyor. 17 Ağustos 1999 depremi nedeniyle çıkarılan ÖTV vergisi bile halen alınmaya devam ediliyor. Lüks tüketim malları hep yurt dışından getiriliyor. İsraf artmaya devam ediyor.

“Bugün bile Türkiye şu sorunun cevabını bulabilmiş değildir; Türkiye, parayı nereden üretecek?”

İnsanoğlu başka gezegenlerde yaşam üretmeyi planlarken, yeni Osmanlıcılık kimin fikri olabilir acaba? Türkiye dostlarının mı, düşmanlarının mı?

“Yeni Osmanlıcılık; cami, minare inşa etmek ve ezanı hoparlörle bağırtarak okutmaktır.”

Osmanlı ve İslam

Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam, devletin kuruluşundan itibaren politik bir unsur olagelmiştir. Gerçi o devirlerde bütün insanlığın sistemleri, başkaca kavram bulunmadığından ve dinsel düşünmede olunduğundan, dinsel idi. Osmanlı’da da bütün sistemler dinsel idi. Sosyal ve siyasal sistemi ve meşruiyeti dine dayalıydı. Din, İmparatorluk teşkilatının hiyerarşisini sağlamakta idi. Fakat Osmanlı, İslam’ın kendisi iktidarda iken çökmüştü.

“Türkiye’de bugün İslam, din olarak değil, sadece kimlik retoriği olarak kullanılıyor.”


19 Eylül 2018