Sayfalar

Hekimlik yapmak istiyoruz

Prof. Dr. Vedat Bulut
Ankara Tabip Odası Başkanı 


Türk Tabipleri Birliği olarak 14 Mart Tıp Bayramımızın 101. yılında, “HEKİMLİK YAPMAK İSTİYORUZ” ana temasıyla Tıp Bayramımızı kutluyoruz. Süreç içerisinde 12 Eylül darbecilerinin de hedefi haline gelmiş olan TTB ve Tabip Odaları, 1980’lerin zor koşullarında bile mücadelesini yılmadan örmüş, yargı ve baskılara direnmiştir. Bugün de ağır baskılarla kamu görevini yerine getirmemiz engellenmeye çalışılmaktadır. 

Anayasamızın sosyal devlet ilkeleri olan; adalet, sağlık, güvenlik ve eğitimin devlet tarafından ücretsiz eşit ve de erişilebilir olarak vatandaşlarına ulaştırılması gerçekleştirilemedi. Bu dört alanın tümünde kapitalist sistemin dayatmalarıyla özelleştirmeler yapıldı ve yoksulluğa itilen yurttaşların sağlık kurumlarına ve sağlığa erişimi aksadı. Turizm işletmecisinden Turizm Bakanı, özel okul sahibinden Milli Eğitim Bakanı, vakıf hastanesi sahibinden Sağlık Bakanı icat etmiş nadir ülkelerden olduk. Bu koşullarda 14 Mart Tıp Bayramımıza içimiz burkularak hüzünle gireceğiz. 

Kapitalizmin duvara tosladığı, çıkmaza girdiği 21. yy ilk çeyreğinde, sermayenin kurtuluşunu yeni büyük ölçekli savaşlarda aradığı ortadadır. Trump’ın, Putin’in, Merkel’in, Johnson’un, Esad’ın ve Erdoğan’ın yönetimde olduğu bir dünyada bunu sağladılar. Artık açık ve seçik bir bölgesel savaşın içindeyiz. Bunun mezhepler savaşına dönüşmesi ise en korkunç son olacak bölgede. Yoksul insanlara düşecek kader kırıntısı mülteciler olarak ülkeden ülkeye savrulmak, ölümler, aşağılamalar, faşist saldırılar olacak. Zenginler ve iktidar sahipleri bedelini ödeyecek çocuklarını cepheden uzak tutacak, o yüce mertebe sadece yoksullara düşecek. Tepeler ve kasalar, banka hesapları boş kalmayacak. Diğer taraftan Kaz Dağları’ndan Hasankeyf’e, Türkiye’nin dört bir yanında doğa ve tarihin yağmalanması, ekosistemin tahribatıyla karşı karşıyayız. Orta ve uzun vadede bu uygulamaların halk sağlığına yansıyan sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. 

Bu kaotik döneme son verecek tek güç artık dünyanın anneleri, bacıları, kadınlarıdır. Erkek egemen bin yılların kirlettiği, kana buladığı, doğasını hoyratça hırpaladığı bu dünyada tek kurtuluş hamlesi onlardan gelecek. Dünyanın kadınları birleşirse ve hep bir ağızdan silaha, savaşa hayır diye haykırdığında, oğullarını savaş meydanlarına göndermeyi reddettiğinde dünya değişecek. İnsanlar yurtlarını yuvalarını terk edip liderlerin oyuncağı olmasın, doğa korunsun, yoksullar ölmesin, çocuklarımız barış ve özgürlüğü yaşasın diye... 

Kakistokrasi rejimlerini yaşayan ülkelerin kuşattığı bir dünyada tabipler olarak söyleyeceğimiz son söz “Yurtta Sağlık, dünyada sağlık” olacak ve 14 Mart’ta 5 talebimizi dile getireceğiz. 

1. TTB’nin hazırladığı sağlık emek ve meslek örgütlerinin desteklediği “sağlıkta şiddet yasa tasarısı” Meclis tarafından hemen yasalaştırılsın, 

2. Sağlık çalışanlarının hizmeti sunarken yaşadıkları her türlü şiddet, iş kazası olarak değerlendirilsin, 

3. Muayene randevuları hastaya yeterli süre ayrılacak şekilde düzenlensin, ,

4. Acil servislerde sadece acil hastalara hizmet verilsin, 

5. Birinci basamak sağlık hizmetleri güçlendirilsin, sevk zinciri uygulamasına geçilsin.

14 Mart 2020







14 Mart Tıp Bayramı

DR. YENER ORUÇ


Aşı, serum ve deney hayvanlarını yüklenip, balayına çıkar mıyız? 

Yeni evli olduğumuz eşimizle üstelik zorlu bir deniz yolculuğunu da göze alarak, Anadolu’ya aşı ve serum gönderilmesinin yasak olduğu bir dönemde balayına çıkar gibi Karadeniz üzerinden  Kastamonu’ya ulaşır mıyız? 

Kastamonu’da bir yandan serum, aşı üretirken diğer yandan Hilal-i Ahmer (Kızılay) saymanlığı yapıp, yerel yayın organı Açıksöz’e de halk sağlığı yazıları yazar mıyız? 

Ya da bir gaz lambasının gece ve gündüz bekçiliğini bir başımıza aylarca yapabilir miyiz?  

Yanıtı zor sorular 

Laboratuvar tüpleri olmadığından hardal şişeleri toplayıp, o şişelerde aşı kültürü ekip, ısı kaynağı bir gaz lambası olan gaz tenekelerinden imal edilmiş bir etüv’de üretilmiş aşı örneklerinin üzerinizde denenmesine izin verir miyiz? 

40 derece sıtma ateşiyle yanarken hiç vazgeçmeden kolera, tifo ve çiçek aşısı üretimine en ilkel şartlarda devam edebilir miyiz? 

Savaşın ortasında bir tıp kongresi toplamak aklımıza gelir miydi? 

Üç ay taban tepip, Ağrı’dan Sakarya’ya 21. Tümen Sıhhiye Bölük’ünü yürüyüp, hasta ve yaralılara yokluktan ellerimizle kerpiç ve çamurla sabit karyolalar yapabilir miyiz? 

300 atlının başına geçip Ulus Dağı’ndan, Demirci’ye akınlar düzenler miydik? 

Müdafaai Hukuk’u örgütlerken Bolu Musiki Cemiyeti’ni de kurar, “Dertli Gazetesi”ne “Trakyalı” adıyla yazılar yazar mıydık? 

Kuşatılmış bir kentin yaralarını sarmak ve direnmek üzere fakülteden vazgeçip, Antep’in direnişine koşar mıyız? 

Eşkıya çetelerinin içine yalnız ve silahsız olarak dalıp, onları ilk milli seyyar kuvvetler olarak toparlayabilir miyiz? 

Biz, eşimizi yitirip biri üç yaşında diğeri iki aylık bebekle kala kaldığımızda Anadolu’ya en önce geçenlerden olur muyuz? 

Çarpıcı bir giriş olsun diye sorulmadı bu sorular. Yaşanmış olduğunu vurgulamak maksadımız: 

Kastamonu’da Dr. Zekai Muammer (Tunçman), gaz lambasının başında Tıbbiyeli Nurettin Osman, hardal şişeli laboratuvarın başında Dr. Tevfik İsmail Bey, Dr. Arif İsmet Bey Çetingil ve Tıbbiyeli Hikmet (Boran), Yusuf Balkan... Her üretimlerinin; aşı, serum hayvanlarda denenmeden gönüllü denekliğini üstlenen yine bu isimler. 

Ulusal Tıp Kongresi’nde Dr. Refik Bey (Saydam), kerpiç ve çamura bulanmış elleriyle Dr. Mehmet Derviş Kuntman, 300 atlı akıncının başında Dr. Fazıl (Doğan), Bolu’da bir musiki âşığı Dr. Fuat Bey (Umay), Antep’te Tıbbiyeli öğrenci Ömer Asım (Aksoy) 

İzmit’te eşkıyaların arasında Dr. Fahri Can, Ankara’da, Çanakkale’den akın akın gelen hastalara bakarken, o günün korumasız koşullarında yapılan röntgen uygulamaları nedeniyle kesilmek zorunda kalınan parmaklarıyla ve ardında bıraktığı iki yavrusuyla Dr. Mim Kemal (Öke )(cerrah ve radyolog). 

Adını saydığımız, saymadığımız Kuvayi Milliye’nin hekimleri olmayı şeref ve görev bilirsek, bu sorulara verilecek yanıtlarımız “Evet”tir. 

Şahlanış günü 

Bu “Evet”, 14 Mart’ı bayram olarak hak etmektir. Zira adı bayram olsa da bugün Türk Tıbbiyesinin ulusal direnişte şahlandığı gündür. Milli Mücadele için çabalayan Tıbbiyeli öğrencilerin İngiliz istihbaratını “Mektebimizin açılış yıldönümü” diyerek bir balo düzenleneceğince inandırıp, Selimiye’deki okulun iki kulesi arasına al bayrak asmaktır. Sivil kıyafetle derslere katılması istenilen askeri tıbbiye öğrencilerinin İngilizlerin karşısına pijamalarıyla çıkıp, işgali protesto etmesinin bayramıdır, bu bayram. 

18 Mayıs 1915 sabahı muharip olarak; elinde tüfek şehit düşmüş tıbbiye alayını yurtseverlikte pusula bilenlerin armağanıdır, bu bayram. 

Aydın olmanın bayramı 

İşgal altındaki İzmir’de süngü göstererek “Zito (yaşa) Venizelos” diyen Yunan askerine Damat Feritçi Nadir Paşa boyun eğerken, tabip Yarbay Şükrü Bey olup, göğsünü gererek “Kato (kahrol) Venizelos” diye bağırmanın bayramıdır 14 Mart. 

“Ya istiklal ya ölüm” diye Mektebi Tıbbiye’nin iki kulesi arasına bayrak dalgalandırmaktır, bu bayram. Balo bahane. 

Tıbbiyeli olmak, gereğinde Harbiyeli gereğinde Mülkiyeli olmaktır. Sevgili Türkan Saylan Hocam gibi. Cüzamla savaşırken Tıbbiyeli, Ergenekon kumpasında Harbiyeli, Kardelenlerini köklendirirken Mülkiyeli. 

Tıbbiye, Aydınlanmanın ilk ocağı ve bunun gereği olarak karanlıklara karşı elini taşın altına sokanların yuvasıdır. 14 Mart bu anlamda aydın olmanın da bayramıdır. 

Hekim, diş hekimi, eczacılar olarak bu şanlı direniş tarihini  yazanlara sonsuz bir borcun ortaklarından biri olarak selam olsun, 14 Mart’ı bize teslim edenlere. Selam olsun, o ruhla hareket edenlere. Bu bayramı bizlere armağan edenlere rahmet ve minnetle Tıp Bayramı kutlu olsun. 

14 Mart 2020







Mehmet Öz, koronavirüsten korunma planını anlattı

Öz, panik yapmanın zamanı olmadığını söylerken “Korunma yöntemlerini öğrenme ve hazırlık yapma zamanı” dedi


Ünlü kalp cerrahı Dr. Mehmet Öz, Türkiye’de de görülen koronavirüsün yeni tipi Kovid-19’a karşı alınabilecek önlemlerin bir listesini yaptı ve hazırladığı video içeriği ile anlattı. 

Dr. Öz ve ekibi yayınladığı grafik ve videoda yaşam tarzı tavsiyelerinden, hijyen ayrıntılarına, evlerde tedarik edilmesi gereken malzemelerden, bağışık güçlendirici gıdalara kadar bilinmesi gerekenleri sıraladı. 

Öz, “Endişeli olduğunuzu biliyoruz ancak panik yapmanın zamanı değil. Korunma yöntemlerini öğrenme ve hazırlık yapma zamanı” dedi. 

Öz ve ekibi ayrıca koronavirüsten korunma planıyla ilgili olarak da şu grafiği paylaştı: 









Erdoğan-Putin görüşmesi

İdlib için ateşkes, ortak devriye ve güvenli koridor kararı 


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da önce ikili sonra da heyetlerarası görüşmelerde bir araya geldi. 

6 saate yakın süren görüşmelerin ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov iki ülkenin üzerinde anlaştığı mutabakat metnini kamuoyuna açıkladı. 

Alınan karar uyarınca Suriye'nin İdlib eyaletinde Cuma günü 00.01 itibarıyla ateşkes ilan edilecek. 

Önce Sergey Lavrov'un Rusça, sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun Türkçe olarak kamuoyuna açıkladığı mutabakat metninde şu ifadeler yer aldı: 

§  İdlip Gerginliği Azaltma Bölgesindeki temas hattı boyunca tüm askeri faaliyetler 6 Mart 2020 saat 00:01'den itibaren durdurulacaktır. 

§  Türk ve Rus devriyeleri, 15 Mart'ta M4 Karayolu'nun Trumba'dan (Serakib'in batısı) Ain Al Havr'a kadar olan kesimi boyunca başlatılacaktır. 

§  M4 Karayolu'nun kuzeyinde 6 km ve güneyinde 6 km derinliğinde bir güvenli koridor tesis edilecek. 7 gün içinde esasları kararlaştırılacak.


Türkiye ve Rusya ayrıca 4 Mayıs 2017 ve 17 Eylül 2018 tarihli mutabakatlarına uyacaklarını; Suriye'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne kuvvetli taahhütlerini yinelediklerini vurguladı.

İki ülke ayrıca "terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele" ile Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından "terörist" olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması yönündeki kararlılıklarını yineledi. 

Bu noktada sivillerin ve sivil altyapının hedef alınmasının hiçbir şekilde mazur görülemeyeceği, Suriye ihtilafının askeri çözümünün olamayacağı ve ihtilafın yalnızca Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde, BM'nin kolaylaştırıcılığında, BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararıyla uyumlu siyasi süreç yoluyla sona erdirilebileceğinin altını çizildi. 

Türkiye ve Rusya ayrıca insani krizin daha da kötüleşmesinin önlenmesinin, sivillerin korunmasının, ihtiyaç sahibi tüm Suriyelilere önkoşulsuz ve ayrım gözetmeksizin koruma ve insani yardım sağlanmasının, keza ülke içinden yerinden edilmelerin önlenmesi ile mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin güvenli ve gönüllü olarak Suriye'deki asıl ikamet yerlerine geri dönüşlerinin kolaylaştırılmasının önemini vurguladı. 

Putin: Hep uzlaşabilmeyi başarıyorduk, bugün de öyle oldu 


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la düzenlediği ortak basın toplantısında, "Kritik durumlarda her zaman elde edilen mutabakatlara dayanarak uzlaşabilmeyi başarabiliyorduk, çözümler üretiyorduk, bugün de öyle oldu" dedi. 

Putin, İdlib'le ilgili olarak hazırladıkları ortak belgenin bölgede ateşkese vesile olacağına ve insani yardım konusunda ilerleme sağlanmasına yardımcı olacağına inandıklarını söyledi. 

Erdoğan: İdlib'de yeni bir statünün oluşturulması kaçınılmaz hale gelmiştir 


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise açıklamasında, "İdlib mutabakatının bozulmasına yol açan gelişmelerin birinci derecede sorumlusu, saldırganlığı ile bölge istikrarını hedef alan rejimdir" dedi.

En kısa sürede ateşkesi gerçekleştireceklerini, ardından Rusya'yla birlikte kararlaştıracakları diğer adımları süratle atacaklarını vurgulayan Erdoğan, "Rejimin askerlerimizi hedef alan saldırganlığıyla yaşanan üzücü hadiseler sonrası İdlib'de yeni bir statünün oluşturulması kaçınılmaz hale gelmiştir" diye konuştu. 

Erdoğan, Türkiye'nin bu süreçte Suriye rejiminin her tür saldırısına tüm gücüyle ve tüm sahada cevap verme hakkını saklı tutacağını da sözlerine ekledi. 

Türkiye, 27 Şubat'ta İdlib'de 34 Türk askerinin hayatını kaybettiği hava saldırısının ardından 1 Mart'ta bölgede Bahar Kalkanı Harekâtı'nı başlatmıştı.





Rusya, İdlib'de ne istiyor?

Alexey Khlebnikov
Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Orta Doğu Uzmanı 

Rusya, müttefiki Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı Ankara'nın insafına terk edemez. Ancak Türkiye'yle Suriye'de açık bir çatışmaya girmesi Moskova için de çok riskli olacaktır. 
Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliği son yıllarda birçok alana yayıldı. İki ülke nükleer enerjiden, Libya sorununa çözüm bulunmasına kadar birçok alanda birlikte hareket etti. Fakat Türk-Rus ilişkilerinin gelecekte ne kadar gelişeceğini belirleyecek gelişme, iki ülkenin Suriye'deki etkileşimi olacak. 
Rusya ve Türkiye'nin İdlib krizini diplomatik yollardan çözme girişimleri şu ana kadar sonuçsuz kaldı. İki ülke heyetleri arasında 8, 10 ve 18 Şubat'ta yapılan görüşmelerde yeni bir anlaşmaya varılamadı.
Ancak bu tarafların sorunu askeri güç kullanarak çözme niyetinde oldukları anlamına gelmiyor. Geçmişte yaşananlar göz önünde bulundurulduğunda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu gibi konularda sorunları ikili müzakerelerle çözmeyi tercih ettikleri biliniyor. Muhtemelen yine son söz iki ülkenin liderlerinde olacak. 
Burada yanıtı beklenen esas soru, Moskova ve Ankara'nın ne kadar kısa sürede bir ara yol bulacakları.
Bu sorunun yanıtı, gelecekte de benzer krizlerin çözülebilme ihtimalini göstermesi açısından önemli olacak. Zira Türkiye'nin, İdlib dışında Suriye'nin başka bazı bölgelerinde de askeri varlığı bulunuyor. Rusya ve Türkiye'nin hem Suriye'de hem de bir bütün olarak bölgede birbirlerine ihtiyacı var. İkili ilişkilerin radikal biçimde kötüye gitmesi de kimsenin çıkarına değil. 
Türkiye, Suriye'nin İdlib vilayetinden çekilmek istemeyebilir ve bölgeyi işgal etmeye çalışabilir. Böylesi bir durumda Moskova ve Şam'la yeni pazarlıklar ve müzakereler yapılacak demektir. Bu noktada sadece, Türkiye'nin İdlib yüzünden Rusya'yla ilişkilerini riske atmayacağını ümit edebiliriz.

Suriye ordusu muhtemelen Rusya'nın hava desteğiyle M5 ve M4 karayolu üzerindeki toprakları kontrol altına almayı sürdürecek. Burada amaç, Suriye'nin en önemli iki ulaşım hattı arasındaki iletişimi tesis etmek. Şam ve Moskova için İdlib çok önemli değil. Suriye ve Rusya'nın temel hedefi, M4 ve M5 karayollarını açarak ülkenin en büyük iki kenti Halep ile Şam'ı birbirine bağlamak ve Halep'in kıyı bağlantısını sağlamak. Suriye ekonomisinin toparlanması için gerekli olan da bu. 
Türkiye muhtemelen Suriyelilerin sınırına ilerlemelerini önlemek için İdlib'deki askeri varlığını artıracak. Ancak gerek eylemleri, gerek söylemleri Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın iç kamuoyuna mesaj verme niyetinde olduğunu gösteriyor. 
Tüm bu nedenlerle Suriye'de gerginliğin daha da artması ve Rusya-Türkiye ilişkilerinin radikal bir şekilde kötüleşmesi beklenmemeli. Moskova ve Ankara, İdlib konusunda anlaşmaya çalışıyor gibi görünüyor. Ancak bu kolay olmayacak. Sahadaki yeni gerçekler kabullenilmeli: Suriye ordusunun kontrol ettiği yeni bölgelerin varlığı gibi…Rus askeri polisinin hangi noktalarda devriye gezeceğine karar verilmeli. 
Halep eyaletinin kuzeyinde ve Türkiye'nin Suriye'deki üç askeri operasyonu sonrası kontrol ettiği tampon bölgede de bazı sorunlar var. Kürt Sorunu da cabası… 
Bu koşullar altında, Rusya ve Türkiye'nin ortak bir dil bulması giderek zorlaşacak. 





Ayvalık’ta halkın çevre direnişi


Milli Parklar statüsü içinde bulunan Ayvalık Adaları Tabiat Parkı, 19 bin hektarlık alanı kapsıyor. Türkiye’nin en büyük “tabiat parkı” olma özelliğini taşıyan alanda kuzey Ege’nin bakir koyları, Cunda Adası ve irili ufaklı 23 ada yer alıyor. Tabiat parkında bölgeye özgü kızılçam ağaçları ve endemik bitki türleri, Kızıldeniz’in derinliklerinde görülen kırmızı mercanlar ve diğer deniz canlıları yaşıyor. 

Ayvalık halkı yaklaşık bir aydır tabiat parkı içerisindeki Pınarboğazı ile Dalyan kıyılarının Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından ihale yoluyla 20 seneliğine kiralanmasını ve yapılaşmaya açılmasını sağlayacak çevre katliamına karşı direniyor. Bir oldubittiye getirilerek Kuzey Ege’nin bu doğa harikasının arsa spekülatörlerinin rant hırslarına terk eden ihale girişimlerine karşı Ayvalık Tabiat Platformu tarafından başlatılan imza kampanyasında 20 bin imza toplandı (ilçenin, etrafındaki beldelerle birlikte, kış nüfusu 70 bin 720!). Bu direniş karşısında 11 Şubat’ta yapılması planlanan ihale önce 25 Şubat’a ertelendi, sonra da iptal edildiği duyuruldu. Ancak, Ayvalıklılar söz konusu imar tehdidine el veren “Kamulaştırma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” toptan geri çekilmedikçe henüz kalıcı bir zafer elde edilmiş olmadığının bilincindeler. 

*** 

Gündemi Ayvalık Destek Tasarım Akademisi kurucu ve yöneticisi, değerli dostum, Ali Akdamar özetledi. Katkılarını bu haftaki Ekonomi Politik’e taşıyorum: 

Kamusal alanın rant değeri yüksektir. Yöneticiler bu alanları kamunun yararına yapılacak işlere sermaye yapmak amacıyla başkalarının imtiyazına verirler. Bu şu demek, kamunun değerli bir mülkünü, sözüm ona kamuya kaynak yaratmak için başkalarına devretmek. Bu devrin diğer bir nedeni de siyasi rant sağlamaktır. Seçim sürecinde verilmiş sözleri yerine getirmek veya bir sonraki seçimin finansmanını sağlamak olabilir. 

Sonuç olarak halkın kullanımına açık olması gereken bu yerler, kişi veya kurumlara devredilir ve halk buralardan ancak para ödeyerek yararlanabilir. 

Ayvalık’ta yaşanan olay da basitçe böyledir. Yerel yönetimlerin, büyükşehir belediyelerinin ve bizzat hükümetin kendisinin sorumluluğundaki kamuya ait sahiller, kamplar, kişilere, kurumlara devredilmiştir. Yıllar içinde kanıksanan bu durum, giderek yaygınlaşmaktadır. Kentin merkezindeki kıyılar, kafelere, lokantalara, otoparklara, büfelere, taksi duraklarına bırakılmaktadır. Meydanlar, alanlar, parklar, kırlar, plajlar sosyalleşme ve halkın birbirini tanıma alanlarıdır. Bu alanların sermayeye devrinin ortaya çıkardığı sorunsal, insanların kamusal alandan çekilerek evlerine kapanmaları ve bireyselleşmeleridir. Hemşerilik olgusu yerini ötekileştirmeye ve şovenizme bırakır. İnsanın çevreyle bağlantısını koparır. 

Şimdi yaşanan durumun farkı ise, söz konusu mülklerin Ayvalık Adaları Tabiat Parkı içinde yer almasıdır. Yıllara yayılan bu kavga sabırlı bir iktidarın, yavaş yavaş, hissettirmeden unutturarak amacına ulaşma politikası karşısında, uyumayan halkın karşı karşıya gelmesidir. Her ne kadar azınlık olsa da duyarlı bir kesim bu tuzağa düşmemiştir. Belediyenin desteği ile partiler, sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları ve halk meydanlara dökülmüş, kararlılığını yüksek sesle dile getirmiştir. Bu ses şimdilik ihalenin iptalini sağlamıştır. 

Ayvalık Belediye Başkanlığı’nın paylaştığı bilgilere göre, “30.03.1995 tarih ve 95/6717 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Ayvalık Adaları Tabiat Parkı olarak belirlenen alan, 21.04.1995 tarih 22265 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak ilan edilmiştir. İzleyen süreçte, 2004 yılında onaylanan Gelişme Planı ile sadece Park içinde belli bölgelerde Günübirlik Kullanım Alanı oluşturulabileceği genel olarak belirtilmiştir. Bu alanların hangi noktalar olacağı, kapsamı, mahiyeti, kullanım koşulları, süresi, devir koşulları ve şekli bu düzenlemede olmadığı için bu hususları açıklamak üzere 20.08.2009 onaylı Ayvalık Adaları Tabiat Parkı 1/25000 ölçekli Revizyon Planı çıkarılmıştır. Ancak söz konusu Revizyon planının Günü Birlik Kullanım Alanlarına dair düzenleme getiren hükümleri de dahil olmak üzere tamamı Danıştay 6. Dairesi’nin 25.12.2003 tarihli ilamı ile iptaline karar verilmiştir. 2009 yılından iptal olunan bu revize plandan sonra yeni bir revize plan oluşturulmamış, iptal olunan hususlar yasal düzenlemeden yoksun ve plansız duruma düşmüştür.” 

Dolayısıyla, yaratılan hukuki boşluk fırsat bilinerek Ayvalık’ta bir oldubitti yaratılmaya çalışılmaktadır. 2009 yılında Danıştay kararıyla kazanılan haklar, bugün hiçe sayılarak, hükümetin ve arsa spekülatörlerinin gaspına uğratılmaya çalışılmaktadır. Yasayı hiçe sayan bu davranışın asıl hayret verici yanı “vicdanın” uykuya dalmasıdır. Son derece değerli bir doğa parçasını, birileri kazanç sağlasın diye heba etmek ancak vicdansızlıkla ifade edilebilir. Bu vicdansızlık karşısında duracak tek güç, bilinçtir. Ancak bilinçli bir toplumun topyekûn protestoları, bu rantiyelere engel olabilir. 

Yasaları hiçe sayan, etik değerleri göz ardı eden yöneticilere, rant sağlayıcılara dur demenin yolu bireylerin iyi niyetli, iradeli, bilinçli olmalarıyla olasıdır. Çünkü çevrecilik bir “iyi niyet ve irade disiplinidir”.

19 Şubat 2020






Ateş bizi çağırıyor

Fehim Taştekin

Amerikan güvencesiyle Türkiye, Rusya ile ortaklığı bitirip tek taraflı hamlelerini büyütebilir mi? Deklarasyonlar bu yönde. Ancak bu tür bir seçeneğin yüzleşmekten kaçınamayacağı caydırıcı gerçeklik kâbus gibi aynada beliriyor. Rusya ile eşgüdüm Türkiye’ye ‘emniyetli operasyon’ kapıları araladı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı, Rusya’ya rağmen düzenlenebilecek hareketler değildi. 

İdlib ateşe atıldığımız yerdir. O ateşe muhtaç kalmış siyasi liderin yanlış hesaplarını denkleştirme inadıdır. Kaçak stratejiyle büyüyen bir krizdir. 

Bir faninin fevriliğine kalmış her şey. İbresiz, pusulasız; şahlanan ve düşen! 

İdlib’in 2015’te El Kaide ve müttefiklerinin eline geçmesini sağlayanlar bugün bu statükoyu farklı hesaplarla sürdürmek istiyor. İdlib için Batılı ve Körfez’deki (eski) müttefiklerin dahliyle Fetih Ordusu’nu kuran Antep ve Antakya Operasyon Odaları yok ama Türk ordusu var. 

“Rejim şubat ayı içinde gözlem noktalarımızın gerisine çekilmezse Türkiye bu işi bizzat yapmak mecburiyetinde kalacak” diyor. Yapacağını zaten yapıyor. 3 Ocak’ta yedisi asker sekiz kişinin öldüğü saldırı bu yapılanların sonucu değil miydi? 

Türkiye elini çekse cihatçı yığın kaç gün daha tutunabilir? Amerikalılar umutlarını yitirip Amman Operasyon Odası’na kilit vurduklarında Güney Cephesi ne kadar dayandıysa o kadar… 

Canımıza tak eden onlarca krizle kuşatılmışken oturmuşuz Türkiye savaşa girecek mi girmeyecek mi diye kestirmeye çalışıyoruz. İşimiz fala kalmış. Bir saat sonrasını kestirebileni en baba strateji uzmanı sayıyoruz.

İhtarların ardından ne Suriye devleti operasyonları durdurdu ne de destekçileri Rusya ve İran frene bastı. Türkiye Suriye ordusunun M-5 yolunu açmak için Maaret el Numan’dan sonra hedefe koyduğu Serakıp’ı geçilmez kılmak için Türk askerini bariyer gibi dikti. Buna karşın Suriye ordusu güneyden yay çizip M-4 otoyolunu kesti ve Serakıp’ı batıdan kuşattı. Hatta dün ordunun kente girdiğine dair haberler gelmeye başladı. Suriye ordusu bu noktaya 22’si son 24 saatte olmak üzere 88 yerin kontrolünü ele alarak geldi. 

Bazı kaynaklar Türk topçusunun cihatçı yığınların Neyrep gibi yerlerde Suriye ordusunu püskürtme hamlelerine ateşle destek verdiğini aktarıyor. Taftanaz’da da karşılıklı atışların olduğu söyleniyor. Yani “Savaş başlar mı” sorusu biraz dünde kaldı, zaten ilan edilmemiş bir savaşın içindeyiz. 

Herkesin eli ağzında, kötü haber düştü düşecek! Yine de silahlı gruplar TOW gibi silahlar temin etmediği, gözlem noktalarında gerektiği kadar caydırıcı olmadığı, Rusya’ya diş geçiremediği için Türkiye’ye kızgın! 

*** 

Bu iş gerçekten de nereye varır? Rusya, Türkiye’yi kaybetme pahasına operasyonları sürdürebilir mi? İdlib’e yeniden dönen İran son dönemlerde Ankara’nın hassasiyetlerine yaklaşan tutumunu neden terk etti? ABD bu tehlikeli tırmanışın neresinde? 

“Muhatabımız Rusya değil artık Suriye’dir” çıkışından sonra Dışişleri Bakanları Mevlüt Çavuşoğlu ile Sergey Lavrov, ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Rusya lideri Vladimir Putin’in yaptığı görüşmelerle ‘mutlak’ kopuş önlendi. Yine de Kremlin ‘terörle mücadele’ çizgisinden bir milim sapmadı. Erdoğan’ın bu gidişata Rus-Türk ilişkilerinin kurban edilmeyeceği yönündeki ifadeleriyle öfke biraz ayar buldu. Ve ardından Çavuşoğlu’nun dünkü açıklamasına yansıdığı üzere “Rusya rejimi durdursun” moduna geri dönüldü. 

Fakat sahadaki operasyonlar ve Türk askeri tahkimatı sürdüğünden durumun kontrolden çıkma riski hâlâ yüksek. Anlaşıldığı kadarıyla Putin, Türkiye’nin Rusya’dan kolayca vazgeçemeyeceği öngörüsüyle limitleri sonuna kadar zorlayacak. En azından Soçi Mutabakatı’ndaki taahhütleri Erdoğan’a hatırlata hatırlata M-4 ve M-5 otoyollarını açmadan durmayacak. Sonrasında haritanın güncellenmiş hali masaya konulup yeni bir mutabakat hattı belirlenebilir. Türkiye direnmeyi bırakırsa ona da gerek kalmayabilir. Yeni bir hat belirlense de bozulmak içindir. 

*** 

Bir taraftan da Putin sanki Erdoğan’ın ABD’den bir güvence alıp almadığını, aldıysa bunun kendisini nasıl göstereceğini görmek istiyor. Evet İdlib’de dur-kalk taktiğiyle süregelen askeri hareketlilik hep olageldi. Fakat Türkiye’nin Maaret el Numan ordunun kontrolüne geçerken pek sessizken Serakıp’ta birden bire alevlenmesi pek çok taraf için manidar geldi.


Geçen ay Erdoğan’ın Suriye’de vites küçültüp Libya’da masa kurma stratejisi daha işin başında Putin’in yapacağı iyiliklere bel bağlamıştı. Putin’i Libya’da Türk planına çekemeyeceğini gören Erdoğan, Suriye’de yeniden sertleşti. Ne kadar etkili oldu bilemiyoruz ama Amerikan kanadı da birden bire Türkiye’nin değerli bir NATO müttefiki olduğunu hatırladı. ABD’nin Avrupa Kuvvetleri Komutanı Tod Wolters 30 Ocak’ta Ankara’ya gelip Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile İdlib’i görüştü. Ardından Türkiye Serakıp’ın güneyine takviye güç göndermeye başladı. 1 Şubat’ta 4 Rus istihbaratçısı öldürüldü. Rus basınına göre istihbaratçılar Keseb’de Türkiye-Suriye görüşmesinin güvenliğini temin için Lazkiye’ye gitmişti. Türkiye’nin yedisi asker sekiz kişiyi kaybettiği saldırı ise 3 Şubat’ta gerçekleşti. Ve Amerikan yönetiminden Türkiye’ye gaz veren açıklamalar ardı ardına sökün etti. 

*** 

Çok da senaryo yazmaya gerek yok: ABD ve Türkiye’nin İdlib hesabı birbirbiriyle örtüşüyor. Erdoğan, İdlib’de statükonun korunmasından yana. İdlib cephesi kapanırsa sıra Afrin’e, ardından Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı Harekatları ile tutulan bölgelere gelecek. Erdoğan, Astana-Soçi zemininde Putin ile girdiği ortaklığın semerelerini toplamadan paydos etmek istemiyor. ABD de İdlib cephesinin Suriye devletini oyalayacak, yoracak ve kemirecek şekilde açık kalmasından yana. Hiçbir koşulda Suriye’nin yeniden toparlanmasını istemedikleri gibi İdlib’de cihatçıların defteri dürülürse Amerikan askeri varlığının ana gündem olacağını biliyor. Amerikalıların gördüğü başka bir şey daha var: İran, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından İdlib cephesine geri döndü. Halbuki Han Şeyhun’un geri alındığı operasyon sırasında İran geri planda durmuştu. Bunda Amerikan yaptırımlarına karşı Türkiye ile paslaşma ihtiyacı da etkiliydi. ABD’nin Suriye’de kalma gerekçesi olarak İran’ı öne sürmesi, İsrail’in de İran’ı Suriye’yi vurma bahanesi yapması karşısında Tahran, Moskova’nın da telkinleriyle profilini düşürmüştü. İran yönetimi şimdi intikam için ABD’yi Irak ve Suriye’den atmaktan bahsediyor. CIA, Fırat’ın batısında eğit-donat programına son verse de İranlıların gözünde Türkiye, İdlib’de hâlâ ABD ve İsrail’in çıkarlarına uygun hareket ediyor. Rusya gibi İran da İdlib’de önemli bir komutanını kaybetti. İdlib’deki kararlılıkta bu türden özel faktörler de sözkonusu. 

*** 

Peki, Amerikan güvencesiyle Türkiye, Rusya ile ortaklığı bitirip tek taraflı hamlelerini büyütebilir mi? Deklarasyonlar bu yönde. Ancak bu tür bir seçeneğin yüzleşmekten kaçınamayacağı caydırıcı gerçeklik kâbus gibi aynada beliriyor. Rusya ile eşgüdüm Türkiye’ye ‘emniyetli operasyon’ kapıları araladı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı, Rusya’ya rağmen düzenlenebilecek hareketler değildi. Hava savunma sistemi Türkiye için körelmeseydi durum farklı olurdu. Rusya, Türkiye ve Suriye ordularının karşı karşıya gelmesini önleyen bir sigorta işlevi gördü. Erdoğan boşu boşuna ikide bir Putin’e, “Esad’ı dizginle” demiyor. Ve bağlanan taşlar var; bunların ipleri salındığında “Orta Doğu’da nereden vurulduğunu bilemezsin” sözü kulaklarımıza çalınacaktır. Gözardı edilen başka bir şey daha: Eğer işler kontrolsüz bir çatışmaya dönüşürse Fırat’ın batısında Afrin, Menbic ve Tel Rıfat, doğusunda uzunca bir şeritte Kürt cephesinin açılması bu senaryoda kendine yer bulabilir. Rusya zaten YPG’nin Suriye ordusuna sokulması için koşulları olgunlaştırmaya çalışıyor. 

*** 

Durum derin bir nefes alıp basit bir soruya yanıt verilmesini gerektiriyor: Suriye’yi kendi topraklarının kontrolünü cihatçı yığınlardan geri almaktan men eden bir mantık savunulabilir mi? Türkiye’yi bir bataklıktan ötekine sürüklenmenin adı strateji olabilir mi? Bela çıkarmada dünyaya bedel olmanın övünülecek bir tarafı olabilir mi?





Vergiden kaçınmak yasal mı?

Doç.Dr. Murat BATI
Ondokuz Mayıs Üniversitesi 
Mali Hukuk Ana Bilim Dalı Başkanı 

Torunlar’a ait olan Başkentgaz’ın 27.12.2017 tarihinde 8 milyon Amerikan Doları’nı Kızılay’a, Kızılay’ın da 75 bin doları hariç kalan parayı Ensar Vakfı’na bağış olarak aktardığını hepimiz biliyoruz. Ancak sorun; yapılan bu işlem gerçekten de görüldüğü gibi sadece bir kaçınma işleminden mi ibaret yoksa başka bir şey mi? Bunu anlatmaya çalışayım. 

Bağışın nedeni 

Kurumlar yaptıkları bağışın bazen tamamını bazen de belli bir kısmını gider olarak yazabilmektedirler. Anayasanın 73’üncü maddesi uyarınca Cumhurbaşkanınca muafiyet hakkı tanınan vakıflara bağış yapılırsa bağışın tamamı gider yazılamaz. Ensar Vakfı’na, 16.08.2012 tarih ve 2012/3582 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile vergi muafiyeti tanınmıştır. Gider yazılacak tutar, şirketin o dönem beyan edeceği kazancın (giderleri düştükten sonra kalan tutar) yüzde 5’inden fazla olamayacak. KVK’nin 10/1-c maddesi uyarınca; kurum kazancından yani giderleri düştükten sonra kalan tutarın yüzde 5’inden fazlası gider yazılamayacaktır. Ancak bağış Kızılay Derneği’ne yapılırsa yapılan bağışın tamamı gider yazılabilecektir. Bu yüzden önce Kızılay’a bağış yaparak bağışın tamamını gider olarak yazma yolunu tercih etmişlerdir. 

Vergiden kaçınmak yasal mı? 

Vergiden kaçınma, kanunlara aykırı hareket etmeksizin vergiyi doğuran olaya neden olunmaması suretiyle vergi yükünün dışında kalma çabalarını ifade ederken aynı zamanda bilinçli bir eyleme dayanır. Vergiden kaçınma hukuk sözlüğünde; vergi yasalarının, vergi borcunun doğumunu bağladıkları olaylarla bağlılık kurulmaması ve bu olayların bireyler bakımından ortaya çıkmaması şeklinde tanımlanmıştır. Vergiden kaçınma, devletin vergi alma hakkının oluşmadığı işlemleri ifade eder. Bu suç değildir, cezası da yoktur. Vergi yasalarındaki istisna ve muafiyet hükümlerinden yararlanmak bir kaçınma işlemidir. Bu durum herhangi bir suç teşkil etmemektedir. Vergi kaçırma ise vergi doğduktan sonra vergilerin ödenmemesi işlemidir. Vergi kaçırma işlemi esasında bir kabahattir. Yani cezası sadece idari para cezasıdır. Alışveriş yapılırken fiş almama/vermeme durumu bir vergi kaçırma işlemidir ve cezası belli bir tutarda para cezasıdır. 

Ayrı işlemler, ama... 

Vergi kaçakçılığı ise bunlardan ayrı bir işlemdir. Vergi Usul Kanunu’nun 359’uncu maddesinde sayılan naylon fatura düzenleme, kullanma, kanunen sayılan defter ve belgeleri yırtmak, yok etmek gibi eylemlerin düzenlendiği ve cezasının ise hem para cezası hem de hapis cezası olduğu suçları ifade etmektedir. Kaçırma ve kaçakçılık birbirinden farklı şeylerdir. Vergi kaçırma vergi ödememe anlamında yasal olmayan bir fiil iken vergi kaçakçılığı ise VUK’un 359’uncu maddesinde belirtilen fiillerin yapılması durumunu ifade eder. Kaçırma bir verginin ödenmemesi sonucunu doğururken, kaçakçılıkta ise her zaman verginin ödenmemesi sonucu çıkmaz. 

Konuyu şöyle özetleyeyim; vergi kaçakçılığının cezası hem idari para cezası (çoğu zaman) hem de hapis cezası, kaçırmanın cezası sadece idari para cezası, kaçınmanın ise herhangi bir cezası yoktur. Görüldüğü gibi kaçınma başka, kaçırma başka kaçakçılık ise bambaşka bir şeydir. Ancak konunun esas boyutuna gelirsek: 

‘Peçeleme’ nedir? 

Vergi hukuku yazınında “peçeleme” diye bir tabir vardır. Vergi mükellefleri ya da sorumlularının daha çok kendi çıkarlarını gözeterek özel hukuk biçimlerini ve kurumlarını olağan kullanımları dışında kötüye kullanarak vergi kaçırma gayesiyle düzenlenen sözleşmelere “peçeleme sözleşmeleri” ya da “peçeleme işlemleri” adı verilir. Peçeleme sözleşmesinin tarafları yasanın sözüne uygun davranıyor görünmekle birlikte, onun özünü ihlal etmektedirler. Yasanın amacı tamamen bertaraf edilmektedir. Peçeleme yapılmasının altında yatan esas unsur aslında başka bir hukuksal işlemin altında vergi dışı bırakılmak ve yasa bu yoldan dolanılmak istenmektedir. 

Peçelemeden bahsedebilmek için, mükellef ya da vergi sorumlusu, önce vergiye tabi bir işlemde özel hukukun öngördüğü bir biçim ya da kurumu yasaya uygun biçimde kullanacak, bu kullanış, iyi niyetle değil, vergiyi dolanma ya da vergiyi kaçırma amacına yönelik olacaktır. Peçeli denilen sözleşmenin, sırf vergiyi azaltmaya yönelik olduğu ispat edilmelidir. 

Hazine ve Maliye Bakanlığı işlemin peçeleme gayesiyle yapıldığını iddia etmesi durumunda bunun aksini ispatlamak görevi mükellefe düşmektedir. Buna göre Kızılay’a yapılan bağış sarmalında yer alan tüm aktörler işlemlerin tamamının hangi amaçla yapılacağı konusunda fikir sahibi oldukları belli. Bu nedenle kendi aralarında yaptıkları bu silsileli bağış aktarımı kanuna karşı hilenin bir türü olan peçeleme işlemidir. 

Bu işlemi ortaya çıkaracak olan da savcılık birimi değil Hazine ve Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu’dur. Konu Maliye’ye sevk edilmediği sürece bu bağış işlemi “yasal yolla yapılmış olarak kalacak” ve bu işleme ilişkin dosyalar da tarihin tozlu sayfalarına bir daha çıkarılmamak üzere kaldırılacaktır. 

Bunun bir peçeleme işlemi olduğu saptanırsa ne olacak? Ne ceza verilecek? İşlem 2017’de yapıldığı için 2017 yılı beyanına bu bağış (75 bin dolar hariç) geri eklenecek ve o tarihte yüzde 20 oranında Kurumlar Vergisi hesaplanacak. Ortaya çıkacak bu ek verginin bir katı kadar da vergi ziyaı cezası hesaplanacak. Ve o tarihten bugüne kadar da hesaplanan bu ek vergi üzerinden şu anda aylık yüzde 1.6 olan (ilgili dönemdeki gecikme faizi oranı kadar ) gecikme faizi alınacak. O kadar... 

02 Şubat 2020