Sayfalar

Kavala: Bu işin daha çok uzayacağını tahmin etmiyorum

Gezi protestolarını finanse etmek ve hükümeti yıkmaya teşebbüsle suçlanan iş insanı Osman Kavala, DW Türkçe’ye konuştu. İki yılı aşkın süredir tutuklu bulunan Kavala, “bu işin daha çok uzayacağını tahmin etmiyorum” dedi.


2013 yılında gerçekleşen Gezi Parkı protestolarını finanse etmek ve hükümeti yıkmaya teşebbüsle suçlanan iş insanı ve sivil toplumun önde gelen isimlerinden Osman Kavala, iki yılı aşkın süredir tutuklu olarak Silivri Cezaevi’nde bulunuyor. 24 Aralık’ta dördüncü duruşma olacak. Bu hafta Kavala’nın “siyasi nedenlerle” ve “insan hakları savunucularını susturmak” amacıyla tutuklandığı sonucuna varan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Ankara’ya Kavala’nın “derhal serbest bırakılması” çağrısında bulundu. DW Türkçe, AİHM kararı açıklanmadan önce Kavala ile Silivri Cezaevi’nde yüz yüze görüşerek hakkındaki suçlamaları, cezaevindeki hayatını ve sivil toplum çalışmalarını konuştu. Röportajda kullanılan Gezi dönemi fotoğrafları ise Osman Kavalanın kendi kadrajından… 

DW Türkçe:  Davanın seyriyle ilgili değerlendirmeniz nedir?

Osman Kavala: Benim ve diğer suçlananların beraat edeceklerinden şüphem yok. Gezi protestolarının hükümeti yıkmak için dış güçlerce planlanmış, finanse edilmiş ve benim lideri olduğum gizli bir yapı tarafından yönetilmiş olduğu son derece mantık dışı bir iddia, dolayısıyla iddianamede de suçlamalara dayanak olabilecek hiçbir delil mevcut değil. Bu nedenle davanın sonucu ile ilgili endişeli değilim. Ancak, tutuklanmam fiili bir cezaya dönüşmüş durumunda. Tutuklama için kesin delil gerekmez şeklinde bir akıl yürütmeyle tahliye taleplerim reddediliyor. Üç milyonu aşkın insanın katıldığı Gezi protestolarıyla ilgili bir tek ben tutukluyum. Sadece bu durum dahi yapılanın ne kadar mantıksız olduğunu gösteriyor.


16 ay iddianamenin hazırlanmasını bekledim, dava başladıktan sonra üç defa mahkeme heyetinin başkanı değişti. Bunlar, bana tutukluluğumu uzatmak için yapılmış gibi görünüyor. Ama bu işin daha çok uzayacağını tahmin etmiyorum. 

– Yargı reformuna mı güveniyorsunuz? 

Açıklanan reform paketinde bu davayı etkileyecek bir düzenleme yok. Ancak Adalet Bakanı’nın da ifade ettiği gibi tutuklama uygulamalarının yargısal tasarrufların meşruiyetine zarar vermekte olduğu gerçeği artık iyice görüldü. Benim durumumda da tutukluluğumun uzamasının sadece bana değil, yargıya da zarar verdiğinin anlaşıldığını sanıyorum.


İddianamede benimle ilgili iddiaların kaynağı olan emniyet raporlarının Gülencilikle suçlanan polisler tarafından hazırlanmış olduğu ortaya çıktı. İddianamenin temel aldığı soruşturma dosyasını hazırlayan savcı da FETÖ üyeliğinden aranıyor. Bu tuhaf durumun da tutuklama uygulamasının meşruiyeti konusundaki soruları artırmakta olduğunu düşünüyorum. 

“Gezi'nin paranın gücüyle organize edildiği iddiası mantık dışı” 

– Sizin Gezi protestolarıyla nasıl bir ilişkiniz oldu?

Ben de sorumluluk sahibi birçok İstanbullu gibi Gezi Parkı’nda inşaat yapılmasına, parkın park olmaktan çıkarılmasına karşı çıktım, bunun yanlış bir karar olduğunu anlatmaya gayret ettim. Böyle davranmak için benim özel bir nedenim de var, orası çocukluğumdan beri aşina olduğum, çok sevdiğim, bana huzur veren bir mekan. Her sınıftan, her çevreden insanın da bu parktan faydalandığını çok iyi biliyorum. Çalışma ofisim de Gezi Parkı’na adeta bitişik olduğu için protestolar sırasında da sık sık oraya gittim, Gezi ile ilgili ortaya çıkan enerjinin hak savunuculuğu yapan sivil girişimlerin ve yerel demokrasinin güçlenmesine nasıl katkı yapabileceğine dair değerlendirme toplantılarına da katıldım. Hükümet temsilcileriyle diyalog yürütülmesi konusunda da çabam oldu. Ancak gösterilerin organizasyonuna yönelik bir faaliyette bulunmadım, bu faaliyetler için maddi katkı da sağlamış değilim. Kimse de benden bunun için maddi destek talebinde bulunmadı. Gezi protestolarının önceden planlanmış bir kumpas olduğu, paranın gücüyle organize edildiği iddiası son derece mantık dışı olduğu gibi protestolara katılan yüz binlerce insanın akıllarına, özgür iradelerine yönelik ciddi bir aşağılama anlamına da geliyor. Bir hukuk insanı, bir kamu görevlisi nasıl böyle bir iddiayı ciddiye alıp buna göre bir kurgu oluşturabilir, bu akıl alacak bir şey değil.


Gezi protestoları sırasında, dünyanın başka ülkelerindeki benzer protestolarla kıyaslandığında çok küçük ölçekte sayılabilecek, taşıtları tahrip etme, dükkanlara taş atma eylemleri oldu. Ama protestolara ve dayanışma etkinliklerine katılanların büyük kısmının, özellikle de Gezi Parkı’nda bulunanların uygar ve barışçıl bir faaliyet yürüttüklerinin tamamıyla bilincinde olduklarını, bu duyarlılığı yansıtan davranışlarda bulunduklarını düşünüyorum. Bazı protesto eylemlerinde ifade bulan öfkenin önemli bir nedeninin polisin aşırı ve yanlış şekilde biber gazı kullanması olduğu Başbakanlığa bağlı Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun raporunda da belirtiliyor. 

– Geriye baktığınızda, Gezi protestolarıyla ilgili aklınızda kalanlar neler?

Bazı polis memurlarının insan hayatına zarar verme kaygısı taşımadan, kurallara aykırı biçimde, biber gazını silah gibi kullanmaları neticesinde ölümler oldu, birçok gösterici kafalarına isabet eden kapsüller neticesinde ciddi şekilde yaralandı. Bunları unutmak tabii, mümkün değil. 

Çalışma ofisim parka adeta bitişik mesafede olduğu için sık sık oradan geçtim, orada vakit geçirdim, orada bulunanlarla sohbet ettim. Bu nedenle benim şahsi izlenimlerim daha çok parkta yaşadıklarım, gözlemlediklerimle ilgili. Parkta sık sık çeşitli sivil toplum kuruluşlarından tanıdıklarımla karşılaştım. Bazılarını uzun süre sonra ilk kez parkta görmüştüm. Ancak beni en çok etkileyen, herhangi bir siyasi örgütle, hatta sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkisi olmadığını düşündüğüm bir sürü genci orada görmekti. Bunların çoğunun ilk defa bir protesto eylemine katılmış olduğunu tahmin ediyorum. Bunlar herhalde siyasi konularla da ilgilenen, özgürlüklerin kısıtlanmasına yol açan uygulamalardan rahatsızlık hisseden insanlardı. Ancak onları oraya getiren şeyin bir siyasi eyleme katılmanın çekiciliği değil, parkı korumakla ilgili güçlü bir sorumluluk duygusu, etik bir dürtü olduğunu düşünüyorum. Saatlerce, hatta günlerce tıkış tıkış sakin bir vaziyette sanki kök salmış gibi çimlerin üzerinde oturmaları, birbirleriyle uzun uzun konuşmaları unutamayacağım bir görüntüydü. Gezi Parkı'nı her gördüğümde, Gezi protestolarını düşündüğümde aklıma bu manzara geliyor. 

“Darbe girişimi kalıcı hasarlara yol açtı” 

– Gezi protestolarından bugüne ne değişti? 

Gezi olaylarının siyasi gelişmelere olumlu ve olumsuz yönde etkileri oldu. Gezi protestoları sırasında farklı görüşlerde olan, farklı sosyal ve kültürel ortamlardan gelen gençlerin arasında güçlü bir ortak tepkinin, dayanışmanın ortaya çıktığını gözlemledik. 


Ancak, diğer yandan, protestoların yaygınlaşması ve Taksim Meydanı’nın yaklaşık iki hafta polisin giremediği, adeta bir kurtarılmış bölge haline gelmesi, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın tehdit algılamasını tetikledi ve toplumsal protestolara karşı olumsuz tavrını kemikleştirdi. Halbuki, Gezi olayları sırasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve bazı bakanlar protestolara anlayışla yaklaşılması mesajını vermişlerdi, hatta Erdoğan da iki defa protestolara katılan sivil aktivistlerle toplantı yaptı. Bu toplantılara katılan aktivistlerin bir kısmı yeni havaalanı inşaatının durdurulması gibi bazı ilave talepleri dile getirdiler. Gezi Parkı'nda inşaat projesi’in durdurulması ve göstericilerin ölümlerine yol açan polisler hakkında soruşturmaların başlatılması halinde gösterilerin duracağı biliniyordu. Maalesef Erdoğan geri adım atmak istemedi, seçmen desteğine güvenerek bir referandum yapılmasını teklif etti. Parkta toplananlar biber gazı ile dağıtıldı, sert önlemler alındı. Bütün bunlar yaşandıktan sonra ise parktaki inşaat projesi mahkeme kararıyla durduruldu, bu sayede park kurtulmuş oldu. Bu sonuç görüşmelerle ve uzlaşma sonucu alınabilseydi, çatışma yaşanmayacak, hükümet sivil toplum ilişkileri daha olumlu bir yönde seyredecekti.

Ama asıl dönüm noktasının Gezi olaylarından birkaç yıl sonra 15 Temmuz 2016’de gerçekleşen darbe girişimi olduğunu söyleyebilirim. Bu girişim başarısız olmasına rağmen kalıcı hasarlara yol açtı. OHAL’in ilan edilmesi ve yargıya Gülenci yapıyla ilişkili olan herkesin ortaya çıkarılıp cezalandırılması misyonu verilmesi, tutuklama uygulamalarında bir patlamaya neden oldu, suçluyu kaçırmamak endişesi masumiyet karinesinin askıya alınmasına neden oldu. Siyasi ortamdan, siyasi mesajlardan, sinyallerden etkilenen yargı uygulamaları haliyle sadece Gülenci olduklarından şüphe edilenlerle sınırlı kalmadı, benim durumumda da görüldüğü gibi oldukça yaygınlaştı. 

Gezi protestolarının dış güçlerin yönlendirmesiyle hükümeti devirmeyi amaçlayan planlı bir girişim olduğu senaryosu da 15 Temmuz darbe girişiminden sonra hükümeti destekleyen çevrelerde yaygınlık kazandı, hükümet görüşü haline geldi. Bana yöneltilmiş mantıksız ve ağır suçlamaların, tutuklanmamın Gezi olaylarının hemen ertesinde değil de 2017 yılında gerçekleşmiş olmasını siyasi ortamdaki bu değişiklikle açıklayabiliyorum. 

– Cezaevinde hayatınız nasıl geçiyor?

Fiziksel şartlardan fazla şikayetim yok, temel ihtiyaçların karşılanmasında aksaklık olmuyor. Hayatımı dolduran, renklendiren ana faaliyet okumak. Sağ olsun eşim her hafta ziyaretime geldiğinde kitap getiriyor. Günlük gazete dağıtımı oluyor, yurtta ve dünyadaki gelişmeleri televizyondan da izleyebiliyorum. 

“Marullarla gelen iki küçük salyangozu besliyorum” 

– Tek başınıza mı kalıyorsunuz?

Tek kişilik odada kalıyorum ama avlumu komşu odamda kalanla paylaşıyorum. Aslında odamda tek başıma kaldığım da tam söylenemez, bir muhabbet kuşum vardı. Hastalandığı için ayrılmak zorunda kaldık. Baharda serçeler avlunun üzerinde önceden yapılmış olan yuvalara yerleşiyorlar, avlumuz canlanıyor. Birkaç yavru uçmayı öğrenirken aşağı düştü, bir tanesini maalesef yaşatamadık. Muhabbet kuşum da, tek başına çok sıkıldığından onu görünce hemen sahiplenmişti, kafasını okşamaya çalışıyordu. Şimdi avlu sessiz. Odama marullarla gelen iki küçük salyangozu besliyorum, onların da malum sesleri çıkmıyor.


– Cezaevinde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Kitap okumak, özellikle edebiyat eserlerini okumak, başıma gelenle kafamı fazla meşgul etmememe imkanı veriyor. 

Cezaevinde olduğunuz için dışarıdaki olayların üzerinizdeki etkisi, deyim yerindeyse, filtreden geçirilmiş hale geliyor. Olayların seyrini etkileyebilmek elinizde olmasa dahi, bazen olumsuz gelişmeleri önlemek için yeterli çabayı harcamadığınızı, bazı şeyleri eksik ya da yanlış yaptığınızı düşündüğünüz olur; bu sizin vicdanınızı rahatsız eder. Cezaevinde, doğal olarak böyle bir telaş, bir huzursuzluk hissetmiyorsunuz, zira yapabileceğiniz bir şey yok. 

Bir taraftan hayatınızdan ayların, yılların çalındığını düşünüyorsunuz, bu tedirginlik veriyor. Öbür taraftan da bu durum sizi önünüzdeki aktif yaşayabileceğiniz süreyi nasıl daha iyi değerlendireceğinize dair düşünmeye zorluyor. İster istemez hayatınızın muhasebesini yapmak mecburiyetini hissediyorsunuz. 

“Hastaneye kelepçeli götürülmek oldukça ağır geliyor” 

– Size cezaevinde en zor gelen ne oldu?

Cezaevinde 16 ay iddianamenin hazırlanmasını beklemek tedirgin ediciydi. Tam ne ile suçlandığınızı bilmiyorsunuz. İddianame hazırlandıktan sonra suçlamalar ile deliller, edimler arasındaki kopukluklar da ortaya çıkmış oldu. Bu durumda ilk ya da ikinci celsede tahliye edilmeyi bekliyordum. Mahkemenin tutuklama kararında ısrar etmesi, Anayasa Mahkemesi’nin, başkanı ve beş üyesinin lehte oy kullanmasına rağmen, tutukluluğumda hak ihlali olmadığı yönünde kararı adalete olan güvenimi epey zedeledi. 

Tutukluluğun uzaması sadece sizin için haksız bir cezalandırma olmuyor, aileniz için, sizi sevenler için de eziyet haline geliyor. Önemli akademik çalışmalar yürüten eşimin hayatı alt üst oldu, sevdiklerinizden ayrı kalmanız yeteri kadar kötü, üstüne onların hayatının ne kadar etkilendiğini hissetmek manevi bir işkence haline geliyor. 

Bir de şu kelepçe takma meselesi var. Bir odaya kapatılmaktan çok daha ağır bir işlem, zira vücudunuza bir müdahale. Sağlık sorunları olduğunda hastaneye kelepçeli götürülmek, orada kelepçeli halde dolaştırılmak oldukça ağır geliyor, ciddi rahatsızlığım olmasın diye dua ediyorum.

“İnsan eliyle yaratılmış felaket” 

– Şimdiye dek yaptığınız çalışmalardan sizi en çok etkileyen hangisiydi? 

Galiba üzerimde yarattığı etki açısından en önemlisi 20 yıl önce 20 bine yakın insanın hayatını kaybettiği Gölcük depremi sonrası yaptığımız çalışmalardı. Kefen bezi tedariğinden, geçici ahşap konut yapımına kadar farklı ihtiyaçlara karşılık vermeye çalıştık. Deprem mağdurlarıyla yakın ilişkiye girmek, uğradıkları yıkıma şahit olmak ve, en önemlisi, yeniden hayata tutunmalarına katkıda bulunmak, bölgede çalışan herkes gibi beni de çok etkiledi. Bu deneyimden sonra bu sefer insan eliyle yaratılmış bir felaketten, Güneydoğu’da çatışmalar yüzünden yerinden edilmiş ailelerin sokakta çalışmaya mecbur bırakılmış çocuklarına yönelik projeler gerçekleştirmek için Diyarbakır’a gittik. Sanat atölyeleri aracılığıyla bu çocukların eğitimden kopmamasına ve sosyalleşmesine katkıda bulunmaya gayret ettik. Bu deneyim Diyarbakır’da Batı ile kültürel köprü işlevi görecek bir mekan oluşturma düşüncesini doğurdu. Böylelikle, 2002 yılında hem Diyarbakır Sanat Merkezi hem de İstanbul’un dışındaki diğer şehirlerde sanat kültür projelerini gerçekleştiren Anadolu Kültür kurulmuş oldu. 

Gözaltına alındığımda da, Anadolu’da genç sanatçılara destek sağlamak için Goethe Enstitüsü’nün liderliğinde yürütülen “Kültür Alanları” projesi kapsamında Gaziantep’te gerçekleştirilen bir toplantıdan geliyordum. Suriye’den ülkemize sığınan sanatçılarla da çalışıyorduk. 

– Cezaevinde geçmişin muhasebesini yaparken eski faaliyetlerinizi nasıl değerlendirdiniz, başka türlü yapılsa daha iyi olurdu dediğiniz ya da eksik kaldığını düşündüğünüz bir şey var mı? 

1980 asker darbesinden sonra yaşanan normalleşme sürecinde sivil toplumda yürütülen faaliyetlerin demokrasinin gelişmesine katkıda bulunacağına inanıyordum. Bu inancım devam ediyor ancak arzu edilen etkinin gerçekleşmesi için hukuk ve demokrasi kurumlarının düzgün çalışmasının, en azından düzgün çalışma sürecinde olmalarının bir ön şart olduğunu son zamanlarda daha iyi anladım. Bu kurumların işleyişleri bozulduğunda, ya da bozulma sürecine girdiğinde, çoğu sivil toplum kuruluşları faaliyetleri aksamasın diye mevcut duruma ses çıkaramıyorlar, demokrasiyi savunma güçleri zayıflıyor. Hak savunuculuğu yapan örgütlerin etkileri ise kısıtlı kalıyor. Böyle durumlarda belirleyici olan siyasi aktörler, dinamikler. Çıkarmış olduğum bu ders, farklı siyasi partilerde çalışan gençler ve siyasete atılmak isteyen sivil toplum aktivistleri için bir siyaset okulu programı başlatmamıza neden oldu. Siyasete atılmak isteyenlerin kendileriyle farklı görüşte olanları dinleme ve samimi bir diyalog yürütme motivasyonları teşvik etmenin önemini bugün daha iyi anlıyorum. Cezaevinden çıktıktan sonra sanat eserlerinin yardımıyla temel hukuk normlarının, etik değerlerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacak projelerle ilgilenmeyi hayal ediyorum.

Beril Eski
© Deutsche Welle Türkçe 







https://cahit-celik.blogspot.com

NATO’nun yeni meşruiyet kaynağı Çin mi?

Çin’in NATO için bir tehdit olup olmadığı konusunda 
İttifak üyeleri arasında ciddi görüş ayrılıkları var. 

Prof. Dr. Kemal İnat
Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi 
Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi

İstanbul 

Geçen hafta yapılan NATO zirvesinin ardından hafızalarda en çok yer eden konular, üye ülke liderleri arasında yaşanan gerginlikler ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un zirveden önce söylediği “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözlerine yönelik tartışmalar oldu. Bu gerginlikler ve tartışmalar “NATO’nun geleceği ne olacak?” sorularının yine zihinlerde canlanmasına neden oldu. 

Aslında bu sorunun uzun zamandır sorulduğunu ifade etmek gerekir. Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyet Rusya’dan kaynaklanan tehdit algısı, ABD’nin Batı bloğu liderliğinin (bazı ufak istisnalar dışında) sorgulanmaması sonucunu doğurmuştu. Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın dağılmasının ardından, başta Fransa olmak üzere, bazı Avrupa ülkeleri artık NATO ittifakının ne kadar gerekli olduğu sorusunu sormaya başlamışlardı. Bu çerçevede Avrupa’ya özgü yeni bir güvenlik yapılanmasının adım adım inşa edilmesiyle birlikte, ABD’nin Avrupa dışına itilmesini amaçlayan aktörler de hep var olageldi. Avrupa Birliği içerisinde 1990’lı yıllarda geliştirilen Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) ile Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) bu arayışların bir sonucu olarak ortaya çıktı. AB’yi aynı zamanda bir güvenlik ortaklığına dönüştürmeyi amaçlayan bu mekanizmalar gitgide genişletilerek bugüne kadar uzansalar da, NATO Avrupa’nın temel güvenlik örgütü olarak kalmayı başardı. 

NATO üyeleri arasındaki bu görüş ayrılıklarının son NATO zirvesinin sonuç bildirgesine nasıl yansıdığına bakıldığında, ABD’nin görüşlerinin ağır bastığı görülüyor. Dokuz maddeden oluşan metinde, NATO üyelerine yönelik tehditler sayılırken ismi geçen tek ülke Rusya oldu. Siber saldırılar ve terör gibi tehditlerin yanında, “Rusya’nın agresif tutumunun Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturduğu” ifade edildi. 

Bunun temel nedeni, AB üyesi ülkelerin bir kısmının ABD’nin Avrupa dışına itilmesine karşı çıkmasıdır. Hatta “Atlantikçi” olarak bilinen bu ülkelerin sayısının, günümüzde Avrupacılara göre daha fazla olduğunu da not etmek gerekir. Putin ile birlikte Rusya’nın 1990’lı yıllardaki zafiyetini geride bırakması, Gürcistan ve Ukrayna’dan başlayarak eski nüfuz alanlarına dönmeye yönelik bir çaba içerisine girmesi, Avrupa’ya özgü yeni bir güvenlik mimarisi inşa ederek “ABD’yi evine gönderme” hayalleri kuran çevrelerin geri adım atmalarına yol açtı. Zaman zaman “Avrupa ordusu” kurmaktan bahsederek ortaya çıksalar da, bu hedeflerine ulaşma konusunda somut adımlar atmaktan uzak oldular. ABD Başkanı Trump’ın göreve geldiği dönemde NATO’yu hedef alan sözlerine rağmen ittifakın önemi azalmadı. 

Belki iddialı bir varsayım olacak ama, Rusya Putin ile birlikte eski güç politikasına geri dönüp etrafındaki ülkeleri tedirgin etmeseydi belki de NATO şimdiye kadar dağılmış olacaktı. Moskova’nın agresif tavırlarından endişe eden Avrupalı üyeler, NATO’nun ve dolayısıyla ABD’nin Avrupa’daki varlığının en büyük savunucusu oldular. Polonya, Çekya, Romanya ve Baltık devletleri gibi eski Doğu Bloku ülkeleriyle Danimarka ve Birleşik Krallık gibi klasik Amerikan müttefiklerinden oluşan bu ülkeler, Rusya’ya karşı daha sert bir politika izlenmesi gerektiğini ve NATO’nun savunma planlarında Rusya’nın en büyük tehdit olarak sınıflandırılmasını istiyorlar. Buna karşılık Fransa, Almanya ve Türkiye gibi önemli NATO üyelerinin Rusya ile işbirliği eksenli bir ilişki arayışı içerisinde olması, İttifak'ın günümüzdeki en büyük çatlaklarından birini oluşturuyor. 

ABD Rusya’yı suçlayarak Orta Menzilli Nükleer Güçler Anlaşması’ndan (Intermediate-Range Nuclear Forces [INF]) çekilirken, Fransa’nın Moskova’nın bu konudaki yeni teklifinin dikkate alınması talebi Washington’u öfkelendiriyor. Almanya’nın Kuzey Akım-2 doğalgaz boru hattıyla, Rusya’ya (Doğu Avrupa ülkelerini “bypass” ederek) Avrupa pazarına erişim imkânı sunması da Washington’ı yaptırım tehdidinde bulunacak kadar kızdırıyor. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alması ve bu ülkeyle enerji alanındaki yoğun işbirliği de ABD’yi çok rahatsız ediyor. NATO ülkelerine kendi kaya gazını ve silahlarını satmak isteyen ABD için, kendisinin değil de Rusya’nın tercih edilmesi, kabul edilebilecek bir durum olarak görülmüyor. Ama ABD’nin dayatmalarından rahatsız olan Avrupalı NATO üyelerinin, kendilerini Washington’ın askeri desteğine daha az muhtaç bırakacak politikaların arayışı içerisinde Rusya ile işbirliğini önemsedikleri görülüyor. Örneğin Washington’ın PKK/YPG ve FETÖ konusundaki politikalarını kendisi için tehdit olarak gören Türkiye, bu konuda kendi kaygılarını daha çok anlayan Rusya ile iş birliğine yöneliyor. Aynı şekilde Amerikan Kongresi’nin silah satışı konusundaki sürekli engellemeleri, Türkiye’yi Rus S-400’lerini almaya sevk edebiliyor. Benzer şekilde, Trump’ın başkan olmasının ardından yaptığı baskılar yüzünden Transatlantik güvenlik ortaklığı konusunda endişeleri artan Almanya, Rusya ile işbirliği ve diyaloğu artırmaya yönelebiliyor. 

NATO üyeleri arasındaki bu görüş ayrılıklarının son NATO zirvesinin sonuç bildirgesine nasıl yansıdığına bakıldığında, ABD’nin görüşlerinin ağır bastığı görülüyor. Dokuz maddeden oluşan metinde, NATO üyelerine yönelik tehditler sayılırken ismi geçen tek ülke Rusya oldu. Siber saldırılar ve terör gibi tehditlerin yanında, “Rusya’nın agresif tutumunun Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturduğu” ifade edildi. Aynı şekilde “Rusya’nın Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliği için risk oluşturan orta menzilli füzeler konuşlandırmasına karşı tedbir alındığının” altı çizildi. Fakat belki Rusya ile işbirliğini önceleyen üyelerin etkisiyle, “Diyaloğa ve Moskova’nın tavrı izin verdiği ölçüde Rusya ile yapıcı bir ilişki kurmaya açık olmaya devam edileceği” de metinde yer aldı. 

Türkiye dışındaki NATO üyelerinin de İttifak'ın diğer bazı üyelerine yönelik rahatsızlıkları var. Almanya ve Fransa’da birçok siyasetçi ABD’den gelen dayatmalara neden katlandıkları sorusunu sorarken, Doğu Avrupa ülkeleri bazı NATO üyelerinin Rusya karşısında kendileriyle yeterince dayanışma içerisinde olmadığından şikâyetçiler. Buna karşılık NATO’nun Güney Avrupalı üyeleri, önemli bir güvenlik sorunu olarak gördükleri yasadışı göçün önlenmesi konusunda NATO’nun kendilerine destek vermediğini düşünüyorlar. 

Yeni tehdit Çin mi? 

Rusya’nın tehdit olarak zikredildiği NATO sonuç bildirgesinde Çin’e de yer ayrıldığı görüldü. Ancak Rusya’nın aksine Çin “tehdit” olarak tanımlanmadı, “Çin’in artan etkisinin doğurduğu zorluklara” değinildi. Genel Sekreter Jens Stoltenberg zirve sonuç bildirgesini açıklarken yaptığı açıklamada, Çin’in ilk defa bir NATO zirvesinde analiz edildiğini ve Çin’den kaynaklanan sorunları değerlendirildiğini ifade etti. Stoltenberg teknolojik silahlara büyük yatırımlar yapan Çin’in silahsızlanma anlaşmalarına dahil edilmesinin önemli olduğunun da altını çizdi.

Sonuç bildirgesinde ABD’nin isteğiyle “5G de dahil olmak üzere iletişim güvenliğinin” vurgulanması, (Huawei firması çerçevesinde) 5G teknolojisi konusunda Çin’in üstünlüğü ve bu ülke firmalarının Batılı ülkelerin teknolojik altyapısının inşasında yer alıp almayacakları tartışmasına yeni bir boyut getirdi. ABD bu konuyu önemli bir güvenlik sorunu olarak görüp Çin firmalarının ilgili ihalelerden dışlanması konusunda baskı yaparken, Almanya gibi ülkeler Washington’dan bu alanda gelen baskılardan rahatsızlar. Öyle görünüyor ki Çin’in NATO için bir tehdit olup olmadığı konusunda İttifak üyeleri arasında ciddi görüş ayrılıkları var. 

Gücün temel göstergeleri açısından bakıldığında, Çin ile hesaplaşmayı öne çekmek ve bu konuda bütün NATO üyelerini arkasında görmek isteyen ABD’nin yanlış bir hesap yapmadığı söylenebilir. NATO sonuç bildirgesinde Rusya bir “tehdit”, Çin ise sadece bir “sorun” olarak tanımlansa da, gücün en önemli göstergeleri olan askeri harcamalar ve ekonomik kapasite açısından, Çin’in yakın ve orta vadede NATO için Rusya’dan daha büyük bir sorun haline gelebileceği açıkça görülüyor. 


Askeri harcamada NATO açık ara önde 


2018 rakamları açısından bakıldığında, Çin’in Rusya’dan dört kat daha fazla askeri harcama yaptığı ve sekiz kat daha fazla milli gelire sahip olduğu görülüyor. Çin 250 milyar dolarlık askeri harcaması ve 13,6 trilyon dolarlık GSYH ile halen NATO toplamının oldukça gerisinde olsa da, bu açılardan NATO’ya en yakın kapasiteye sahip ülke pozisyonunda. Ayrıca Çin’in NATO üyeleriyle karşılaştırıldığında halen oldukça yüksek bir hızla büyüdüğü dikkate alınırsa, bu ülke ile NATO arasındaki farkın giderek kapandığı görülüyor. Bunun yanında karar alma mekanizmaları açısından karşılaştırıldığında, hükümetler arası bir örgüt olan NATO’nun, oybirliği şartı nedeniyle karar alıp harekete geçmesinin, tek bir merkezden karar alan Çin’e göre çok daha zor olduğunu ifade etmek gerekir. 

Nükleer güç açısından bakıldığında ise Çin’in sadece NATO’dan değil, Rusya’dan da geri bir güç olduğu görülüyor. Aynı şekilde enerji kaynakları açısından da Rusya’ya göre dezavantajlı bir Çin’den bahsetmek gerekir. Sahip olduğu zengin doğalgaz ve petrol rezervleri Rusya için ciddi bir güç kaynağıyken, Çin’in bu açılardan büyük ölçüde dışa bağımlı olması Pekin için önemli bir sorun. Fakat bu alanlardaki handikaplarına rağmen Çin’in her geçen gün artan ekonomik ve askeri kapasitesi, NATO’nun kendisini hazırlaması gereken bir meydan okumayı ortaya koyuyor. 

Londra zirvesindeki gerginlikler, NATO’nun böyle bir meydan okumaya hazırlıklı olmadığını gösteriyor. Bazı ülkeler artık NATO’nun kendi güvenlik çıkarlarına hizmet etmediğini düşünüyorlar. PKK’nın Suriye kolu olduğu açıkça bilinmesine rağmen YPG’yi bir terör örgütü olarak kabul ettirme konusunda Türkiye’nin NATO müttefikleriyle yaşadığı zorluk bunun örneklerinden biri. Ankara genel olarak terörle mücadelesinde müttefikleri tarafından yalnız bırakıldığını, hatta bazı NATO üyelerinin Türkiye’nin güvenliğini hedef alan terör örgütlerine destek verdiğini düşünüyor. 

Türkiye dışındaki NATO üyelerinin de İttifak'ın diğer bazı üyelerine yönelik rahatsızlıkları var. Almanya ve Fransa’da birçok siyasetçi ABD’den gelen dayatmalara neden katlandıkları sorusunu sorarken, Doğu Avrupa ülkeleri bazı NATO üyelerinin Rusya karşısında kendileriyle yeterince dayanışma içerisinde olmadığından şikâyetçiler. Buna karşılık NATO’nun Güney Avrupalı üyeleri, önemli bir güvenlik sorunu olarak gördükleri yasadışı göçün önlenmesi konusunda NATO’nun kendilerine destek vermediğini düşünüyorlar. 

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında NATO’nun doğuya genişlemesine şahit olmuştuk. Şimdi Çin ve Rusya’nın bazı NATO üyeleriyle kurdukları yakın ilişkiler, NATO’nun geri çekilmesini konuşacağımız bir döneme girdiğimizin işaretçisi olabilir. Eğer NATO kendi içerisindeki güvensizlikleri sona erdirip Çin ve Rusya’dan gelen bu meydan okumalara doğru cevabı veremezse, bu sürecin sonunda NATO diye bir ittifak da kalmayabilir. Ama NATO’nun lider ülkeleri doğru politikaları geliştirebilirlerse, Çin’in yükselişi NATO’nun ömrünü de uzatabilir. 

13.12.2019





Kanal İstanbul Montrö’yü deler

Dr. Cihangir Dumanlı
E. Tuğgeneral


2011 yılında Başbakan Erdoğan tarafından ortaya atılan “çılgın proje” Kanal İstanbul gündemdeki yerini korumaktadır. 

Bugüne kadar projenin şehircilik, sismik, ekonomik, ekolojik etkileri üzerinde durulmakta ancak jeopolitik, jeostratejik ve askeri yönleri ihmal edilmektedir. 

Mevcut durum 

Boğazların uluslararası hukuki statüsü halen yürürlükte olan 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile tespit edilmiştir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 1923 tarihli ve Türkiye’nin egemenlik haklarını kısıtlayan, güvenliğini tehlikeye sokan Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin, 1936’da değişen uluslararası güvenlik koşullarına göre ve Türkiye ile Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin güvenliğini artırmak maksadıyla yine Türkiye’nin talebi üzerine yapılmıştır. 

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne göre: 

Boğazlar gece ve gündüz, herhangi bir bayrak altında ve herhangi bir yükle geçen tüm gemilerin hiçbir formalite olmaksızın ücretsiz geçişine açıktır. 

Savaş zamanında Türkiye muharip değilse yukarıdaki geçiş serbestisi yürürlüktedir. Q (md.4). 

Savaş zamanında Türkiye muharip ise yabancı gemiler düşmana yardım etmemek koşulu ile boğazlardan gündüz geçebilirler (md.5). 

Denizaltılar gündüz, yüzeyden ve teker teker geçebilir (md.12). 

Savaş gemileri diplomatik kanallardan 8 gün önce Türkiye’ye haber vermek koşulu ile geçebilir (md.13). 

Savaş gemilerinin komutanı boğazlara girerken Türk yetkililere bilgi verir (md.13). 

Boğazlardan geçen savaş gemilerinin toplam tonajı 15 000 tonu geçemez ve aynı anda 9 gemiden fazla geçemez (md.14). 

Boğazlardan geçen gemiler uçaklarını uçuramaz (md.15). 

Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin Karadeniz’deki toplam tonajı 30 bin tonu geçemez bu limit 45 bin tona kadar yükseltilebilir(Md. 18b). 

Yukardaki tonajların 2/3’den fazlası tek bir devlete ait olamaz (md.18c). 

Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde 21 günden fazla kalamaz (md.18d). 

Savaşta Türkiye muharip değilse muharip devletlerin savaş gemileri boğazlardan geçemez (md.19).

Savaşta Türkiye muharip ise savaş gemilerinin geçişi Türk hükümetinin takdirine bırakılmıştır (md. 20). 

Görüldüğü gibi Montrö boğazlar sözleşmesi yapılış amacına uygun olarak iki konuda güvenlik sağlamaktadır: 

Geçiş esnasında Türkiye’nin güvenliği, geçtikten sonra Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin güvenliği. 

Kanal İstanbul açılırsa 

Kanal İstanbul açıldığı takdirde Montrö’nün söz konusu güvenlik önlemleri işlemez hale gelebilecektir. Şöyle ki; 

Kanal’ın Türkiye’ye bir maliyeti olacağından gemi geçişlerinden ücret talep edilecektir. Gemiler Boğaz’dan ücret ödemeksizin geçme hakkına sahipken kanaldan ücret ödeyerek geçmeye nasıl yönlendirileceklerdir? 

“Boğazlardan geçen savaş gemilerinin toplam tonajı 15 bin tonu geçemez ve aynı anda 9 gemiden fazla geçemez” denilmektedir. Bu gemilerden bir kısmı Boğaz’dan geçerken bir kısmı kanaldan geçerse Türkiye’nin güvenliğini sağlayan bu sınırlama anlamsız hale gelmeyecek midir? 

Boğazlardan geçen gemiler uçaklarını uçuramaz kuralına rağmen kanaldan geçen gemiler uçaklarını uçurabilecekler midir? 

Kıyıdaş ülkelerin güvenliğini sağlamak maksadıyla Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin bu denizdeki tonajları ve kalış süreleri sınırlandırılmıştır. Bu gemiler “biz Boğaz’dan geçmedik, kanaldan geçtik” derlerse Karadeniz ülkelerinin güvenliği nasıl sağlanacaktır? 

“Savaş zamanında Türkiye muharip ise yabancı gemiler düşmana yardım etmemek koşulu ile boğazlardan gündüz geçebilirler” (md.5)”. Düşmana yardım eden gemiler kanaldan geçebilecekler midir? 

Uygulamada benzer diğer sorunlarla karşılaşılacağı olasıdır. 

Projenin askeri açıdan değerlendirilmesi de gerekmektedir. Bu bakımdan projenin askeri makamlarla da koordine edilmesi bir zorunluluktur. 

Sonuç 

Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin ve Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin güvenliğini sağlamaktadır. Kanal açıldığı takdirde önlem alınmazsa bu güvenlik önlemleri tehlikeye girebilecektir. 

Bu durum özellikle Rusya için geçerlidir. Zira Karadeniz Rusya’nın hassas karnıdır. Karadeniz’in ABD/NATO tarafından doldurulması Rusya’nın güvenliğini doğrudan tehdit eder. Bu durum ABD-Rusya stratejik rekabetinde ABD’ye önemli avantaj sağlar, 

Montrö Sözleşmesi 83 yıldır sorunsuz olarak uygulanan nadir sözleşmelerden biridir. Türkiye bugüne kadar sözleşmenin delinmemesi konusunda hassas davranmıştır. Kanal İstanbul projesi Türkiye’nin bu geleneksel politikasından sapma anlamına gelecektir. 

Bu nedenlerle: 

Böyle bir stratejik yatırıma sadece rant açısından bakmak yanlıştır. Kanal uluslararası hukuku ilgilendiren çok boyutlu bir konudur. 

Kanal İstanbul projesinin başlangıcında ekonomik, ekolojik, şehircilik yönlerinin yanında yukarıda değinilen stratejik ve askeri yönleri de dikkate alınmalıdır. 

Konu Karadeniz ülkelerinin güvenliğini yakından ilgilendirdiğinden başta Rusya olmak üzere Karadeniz’e kıyıdaş devletlerle yakın işbirliği yapılmalıdır.

Kanalın yeri, fiziki özellikleri ve statüsü askeri makamlarla koordine edilmelidir. 

Montrö’nün sağladığı güvenlik önlemlerinden ödün verilmemek koşulu ile kanalın uluslararası statüsü planlama aşamasında ilgili devletlerle tespit edilmelidir. Aksi takdirde proje bittikten sonra büyük sorunlarla karşılaşılabilir. 

07 Aralık 2019






İslam Türk Cumhuriyeti

Zeynep Oral

Bu başlığı görünce ne hissediyorsunuz? 

Tamam, anladım... Söylemenize gerek yok. Ben de... 

Bugün 5 Aralık... Cumhuriyet devrimlerinin en önemlilerinden biri 5 Aralık 1934’te kabul edildi. Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliğiyle kadınlara Meclis yolu açıldı. Zaten Atamın dehası sayesinde 1930’dan başlayarak yasal düzenlemeler yapılıyordu kadının birey olarak siyasi, hukuki, sosyal yaşamda eşitliği için... Belediye seçimlerine katılma, muhtar olma vb. Ancak kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları o gün tanındı. 

Gelin görün ki: Devrim günleri geride kaldı. Şimdi karşıdevrim günlerini yaşıyoruz. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Din Şûrası’nın kapanışındaki konuşmasını okuyunca... Hadi hayırlısı dedim ve yazıma yukarıdaki başlığı koydum. 

Anadolu Ajansı konuşmanın tümünü yayımladı... İnternetten bulup siz de okuyun. Okumalısınız! Gerçekten müthiş bir konuşma. Herkes okumalı. Alınacak öyle çok ders var ki!

Herkes o konuşmayı okumalı 

Özellikle AKP’liler okumalı. Başkanlarının kendilerinden beklentilerini daha iyi anlayabilmeleri için. Böylece bir günkü söylemleriyle ertesi günkü söylemleri, ne zaman el kaldırıp ne zaman indirecekleri daha uyumlu olsun. Şu son çevre konusundaki gibi kendi önerdiklerini veto edeni alkışlayarak gülünç duruma düşmesinler. 

Liberaller, demokratlar, yetmez ama evetçiler okumalı. Babacan’a sarılanlar, özellikle okumalı. Hedefi, daha net görebilmek için okumalı. 

Tüm muhalefet partileri çok dikkatle okumalı... Ki tepkilerini ortaya koyabilsinler... Şu ana dek ben hiçbir muhalefet partisinden öyle ciddi bir tepki görmedim. Acaba gözümden mi kaçtı? 

Kurallar ve yasaklar manzumesi

Anadolu Ajansı’nın diliyle: İslam dininin hayatın tüm alanlarını kuşatan, kucaklayan, kurallar ve yasaklar manzumesi olduğuna işaret eden Erdoğan, ticaretten beşeri münasebetlere, eğitim öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete, yaşantının her safhasını düzenleyen bir dine inandıklarını dile getirdi.” 

Diyordu ki Erdoğan: “Bir Müslüman dinini hayatın şartlarına göre değil, hayatını inancının esaslarına göre uyarlamakla mükelleftir. İnsan inandığı gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Din kişinin hayatına nüfuz etmezse, yapıp ettiklerini dinleştirme yanlışına düşer.”

Laiklik ilkesi kaldırıldı mı?

Diyordu ki: İslam bize göre değil, biz İslama göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz.”

Ben bu tümceleri okuyunca anayasadaki laiklik maddesinin, bizzat AKP’li Cumhurbaşkanı tarafından ihlal edildiğini görüyorum... 

Yoksa anayasamızdan laiklik ilkesi kaldırıldı da haberimiz mi olmadı... 

Yani yarın öbür gün Medeni Kanunu kaldırmak... Miras hakkını, hukukta şahitliği erkeğe göre ayarlamak... Resmi nikâhı yasaklayıp sadece imam nikâhını geçerli kılmak... Laik ve karma eğitimi yok saymak... Dört yaşındaki kız çocuklarını çarşafa dolamak, erkek çocuklarını takkeyle dolaştırmak... Bunlara şaşmamak gerekecek artık... Ya da başka öneriniz mi var??? 

Kırmızı kurdele 

Belki dikkatinizi çekti: Son zamanlarda bileğine kırmızı kurdele bağlamış kadınlar görüyoruz orada burada. Bu bir protesto eylemi: 

Meclis’e getirilmek istenen 12 yaşından başlayarak kız çocuklarının tecavüzcüyle evlendirilmesine karşı çıkan bir hareket. Bu konu sık sık ısıtılıp Meclis’e getiriliyor, tepki görünce geri çekiliyor. Onlar bıkmadan deneyecekler, biz bıkmadan geri püskürteceğiz. Bileklerimize kırmızı kurdele takarak, sokakta, metroda, işyerinde, her yerde bu rezil isteği görünür kılalım...

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıklamasını gördünüz ise kasım ayında 39 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü biliyorsunuz demektir. 

05 Aralık 2019






CHP’deki günahkâr keçi

Barış Terkoğlu 

Şeytan tasvirlerinin keçilere benzemesi dikkatinizi çekti mi? Tesadüf değil, tektanrılı dinlerden önceye dayanıyor. İnsanlar bütün günahlarını bir keçinin boynuna asıyor. Artık herkesin günahlarının sorumlusu sayılan keçi, istemeyerek gittiği uçurumdan aşağıya itiliyor. Susuzluktan öleceği çölün ortasına bırakıldığını da boynunun bıçakla kesildiğini de görüyoruz. Hâlâ kullandığımız “günah keçisi” buradan geliyor. Pagan kurban eylemi, önce Yahudiliğe ardından İslama farklılaşarak geçiyor. Bize ise adı kalıyor. 

Günah keçisi” arınma mı? Yoksa o son bakışı ikiyüzlülüğü mü temsil ediyor? Bir kurban veriyoruz. Böylece günahlarımızı hiç konuşmuyoruz. O son nefesten sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. 

CHP’deki faili meçhul kumpası konuşuyoruz. Yazıyı yazmadan önce tüm tarafları bir kez daha aradım. Zaten izliyor, okuyorsunuz. Sizi, o öyle demiş bu böyle demişlerle, artık sıkıcı hale gelen komplo teorileriyle sıkmayayım. Ama asıl meselenin halen yanına bile yaklaşmadığımızı söyleyeyim. 

Üstelik yıllardır aynı pilavı yediğimiz halde.

Aynı aktörler 4 yıl önce de çıkmıştı

Hatırlayın, 2015’te CHP bir kez daha karışmıştı. Bu kez gündem bir milletvekilinin Atatürkposterini indirmesiydi. Olayı ilk yazan yine Talat Atilla’ydı. CHP milletvekili Aylin Nazlıaka’nın bir grup vekile bunu yaptığını anlattığını iddia ediyordu. 

Krizi Türkiye’ye duyuran ise Sözcü yazarı Rahmi Turan oldu17 Aralık 2015’te Turan şunu yazıyordu: Son olayı Türktime sitesinde Talat Atilla yazdı. Başka biri yazmış olsaydı fazla itibar etmezdim ama Talat Atilla güvenilir bir gazetecidir. Ona inanırım.” 

Peki, Nazlıaka durumu nasıl açıkladı? Rahmi Turan’ın 4 yıl önceki yazısından aktaralım: 

Aylin Nazlıaka, arkadaşı olan CHP milletvekili Bülent Kuşoğlu’na (Talat Atilla’nın sitesi Türktime’in yazarı - BT) ‘Olay doğru, ama Atatürk’ün fotoğrafını duvardan ben indirmedim. Başka bir CHP milletvekili indirdi. Ben onu ikaz ettim’ dedi ama ısrarlara rağmen o milletvekilinin adını açıklamadı.” 

Türkiye günlerce “kim bu milletvekili” diye tartışırken 11 Ocak 2016’da Muharrem İnce,CNN Türk’te şunu söyledi: 

Meclis’in arka sıralarında oturuyordum, yanımda da genel başkan yardımcısı bir arkadaşımız vardı. Aylin Hanım geldi. Bugün ilginç bir şey yaşadığını söyledi. Bir milletvekilinin Atatürk’ün resmini duvardan indirdiğini gördüğünü, bunun yanlış olacağını, tekrar kendisinin oraya astığını söyledi.” 

CHP’nin aylarca tartışılmasına neden olan skandalın sonunda Nazlıaka, özetle “olmayan bir hikâyeyle partiyi güç duruma düşürmekle” suçlanarak ihraç edildi. Yazılı açıklamasında şunları söylüyordu: 

Konu; benim bir milletvekili arkadaşımın Meclis’teki odasına gittiğimde Atatürk resmini görmediğimde gösterdiğim hassasiyet üzerine onun resmi geri asmasından ve benim isim vermeden bu mevzuyu iki milletvekilimizle yaptığım özel bir sohbette paylaşmamdan, bu sırada orada bulunan başka bir milletvekilinin de duymasından ibarettir.” 

Nazlıaka devam ediyordu: 

Bu özel konuşmanın bir milletvekili tarafından basına yansıtılması sonrasında olay kasıtlı ya da kasıtsız olarak çarpıtılmıştır.” 

Aylin Nazlıaka’yı yakın zamanda affederek partiye geri alan CHP’nin, Nazlıaka’ya önemli bir görev vereceği de konuşuluyor. 

Farkında mısınız? 

Neredeyse bugünkü skandaldaki aktörlerin tamamının yer aldığı olay 4 yıl önce bugün benzer bir şekilde tekrar etti. 

MİT, Saray, ajanlar vs diye konuşuyoruz da... 

4 yıl önceden anladığımız, CHP’den birilerinin aynı Talat Atilla’ya yaşananları çarpıtarak aktarmış olmasıydı. CHP Genel Merkezi ise aylarca konuşulan tuhaflığa neredeyse en son müdahale eden olarak ortaya çıkıyordu. Haliyle varsa kumpas aydınlatılamıyor, parti de tartışılmaya devam ediyordu. 

Bugün isyan eden Muharrem İnce o gün de isyan etmiş ve Kılıçdaroğlu’na seslenerek “Ben lider olsam, bu skandalı 15 dakikada ortaya çıkarırım” demişti.

Parti içi siyaset partili siyasetin önünde

Peki, neden? 

Krizin konuşulduğu gün etraftakilere sordum: 96 yıllık CHP’nin bugüne kadar kaç genel başkanı oldu? Kimi 15, kimi 20 dedi. En yakın tahmin bile yanına yaklaşamadı. Gerçek rakam resmi olarak 7 idi. Altan Öymen ve Hikmet Çetin gibi ara dönem”leri çıkarırsanız 5. 

Kamuoyundaki algının sebebi açık: CHP son yıllarda sürekli genel başkanların tartışıldığı ancak pek de değişmediği parti. 

Ancak yaşanan bir dönüşüm bu işi başka bir hale çevirdi. 

Atatürk de Cumhurbaşkanı olmasına rağmen CHP Genel Başkanlığı’nı bırakmamıştı. Üstelik kendisine “CHP’yi bırak, Cumhurbaşkanı kal” baskısına rağmen. Konu, başbakanlık gibi güçlü bir mevki olduğunda sırtını dönen Atatürk, neden CHP Genel Başkanlığı’ndan vazgeçmedi? Hatta gerekirse Cumhurbaşkanlığı’nı bırakacağını ancak CHP’yi bırakmayacağını söyledi. 

Bunun yanıtı açık. 

Atatürk, Türk devrimini CHP aracılığıyla yaptı. Cumhuriyetin kuruluşunun tüm duraklarına bakın. Saltanatın ve hilafetin kaldırılmasından sosyal reformlara kadar tamamı Millet Meclisi’nin kararıdır. Hayali çok partili düzen olmasına rağmen, Atatürk CHP’yi bir devrim, bir rejim, bir düzen kurucu parti olarak yarattı. Partinin logosundaki 6 ok, Türk devriminin ilkelerini temsil ediyordu. 

Son yıllarda AKP’nin ittifakları eliyle yarattığı düzen, CHP’yi bu kimliğinden hızla kopardı. AKP devletin eski kurumlarını dağıtarak bir tür yeni devlet partisi olurken, CHP varlığını “AKP karşıtlığı” ile sınırlandırdı. CHP’nin kurucusu olduğu düzenin hesaplaştığı birçok akım da CHP’de siyaset yapmaya başladı. 

Kurulları, kurumları, karar mekanizmaları belirsizleşen, parti olmayan parti olan CHP’de siyaset bir tür gruplar koalisyonuna dönüştü. Parti içi ayak kaydırmalar, operasyonlarla tasfiyeler, ülke siyasetinin önüne geçti. 

Tabii kaçınılmaz olan da oldu, altı ok arkaikleştirildi, kurucu değerler fon müziğinden ibaret kaldı. Politika sadece “kaç belediye başkanlığı, kaç vekillik” ile tanımlanır oldu. Oysa örneğin İsmet İnönü döneminde CHP, muhalefette olmasına rağmen kurucu parti olmayı ısrarla sürdürmüştü. 

Her seferinde “günah keçileri”ni uçurumdan atmadan önce, mahalle derneklerinde bile görülmeyen krizleri üreten bu dönüşümü konuşmak gerekmez mi?

28 Kasım 2019






Bolivya halkı izin vermeyecek

Orhan Özkaya / Yazar 

ABD Venezüella’ya uygulamaya çalıştığı darbe planlarını, Maduro’nun halkla birlikte direnişi, yine orduyu yanına alarak işgal mayınlarını temizlemesi, hesapları altüst etti. Meclis Başkanı’nın kendisini başkan ilan etmesi, ordu içinden bir grup işbirlikçiyle isyana kalkışması, Venezüella halkının çelik direnciyle karşılaşınca ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. İşte Bolivya’da da aynı stratejik şablonu sanki fotokopiden alınmış gibi sağcı muhalif bayan senatörün kendisini Meclis Başkanı ilan ederek Meksika’ya sığınan Morales’in yerine geçmesi, darbenin önceden planlandığını gösteriyor. Muhalefet milletvekillerinin hiçbirisinin katılmamasına karşın başkanlık makamını işgal etmek, yasal bir dayanak oluşturmamakta... 

Evo Morales, büyük bir iç savaşı önleyerek istifa etmiş ve Meksika’nın seçilmiş sol başkanının davetini kabul ederek sığınmış, ancak mücadeleyi daha yoğunlaştırarak geri döneceğini dünyaya açıklamıştır. ABD, Bolivya’nın maden zenginlikleri, doğalgazı ve petrolünden daha ziyade; Latin Amerika’nın Simon Bolivar devrimleriyle uyanmasını hazmedememiş Castro, Che ve Hugo Chavez’lerin yükselttiği devrim bayrağını, bağımsızlık tutkusunu kabul edememiş, kurduğu yeni tuzaklarla halkların kanını emmeye devam edeceğini göstermekte... Morales’i kolayca devirip işbirlikçi iktidarını kuracağını zannederek çılgınca bu komploları sürdüreceğini, sıranın Ortega ve diğerlerinde olduğunu Trump basın toplantılarında açıklamaktan geri durmuyor. 


HALK, DEVRİMLERİN BİLİNCİNDE 


Morales, kendisini her türlü kuşatma altına alarak yıpratmaya çalışan ABD yanlısı basına, psikolojik direniş göstererek halkla birlikte sömürü düzenine karşı yaptıkları atılımları ve emperyalizmin tuzaklarının farkında olduklarını ve geri adım atmalarının söz konusu olamayacağını vurgulamıştır. Miami’deki Küba karşıtı grupların sözcüsü Miami Herald gazetesi, Evo Morales ile yaptığı daha önceki röportajda ülkedeki umut verici süreci karalamaya çalışırken Morales karşıdevrimi, gazetenin iddialarını rakamlarla çürütmüştü... Devrimden sonra Küba’yı terk eden Kübalıların sözcülüğünü yapan gazete yapılan röportajda Morales, “Barışçıl ve demokratik devrime” doğru yola devam edeceklerini ifade etmiş; soruları cevaplarken bazı uzmanların “Castro ve Chavez’in etkisiyle sol bir politika izlediği” tespitine karşı çıkmıştı. Başkanlık binasında yapılan bir saatlik görüşmede Morales, “Sorunları çözmek için buradayım, sola ya da sağa kaydığımı düşünenler yanılıyor. Benim işim yoksulun yanında olmaktır” dedi. Morales, 200 yıldır devlet başkanlığına gelen ilk yerli olarak ve iktidara gelir gelmez Küba ve Venezüella ile işbirliğine girerek ABD’ nin dikkatini çekmiş, kamulaştırma çalışmalarıyla da Bolivya zenginleriyle çatışma haline girmişti. Son olarak İsviçreli bir şirkete ait bir madenin kamulaştırılmasıyla Avrupa’nın tepkisini topladı. Zenginlerin elinden işlenmeyen toprakları alıp topraksız binlerce yoksul köylüye dağıtması ve ülkenin en temel geliri olan doğalgaz sektörünü kamulaştırmasıyla ülkedeki yoksul kesimlerin desteğini alan Morales, aynı oranda düşman sahibi olduğunu da bildiğini söylüyordu. Gaz sektörünü kamulaştırmasının yanı sıra yabancı maden şirketlerinden daha fazla vergi talep edeceğini röportajda yineleyen Morales, “Özel yatırımlara saygı duyuyoruz, ancak hiç vergi ödemeyen yabancı maden şirketleri var ve bunları kabul edemeyiz” demişti. 

‘ARTIK DİLENCİ BİR TOPLUM DEĞİLİZ’ 

Gazete, sözcülüğünü yaptığı Küba karşıtı grupların Küba’ya karşı uyguladığı politikanın benzerini, Morales için de bazı taşlamalarda bulunarak uyguladı. Gazete, “kurnaz bir siyasetçi” olarak tanımladığı Morales’in, toplam nüfusun yüzde 60’ını oluşturan ve günde sadece yaklaşık 2 dolarla yaşayan yoksul Bolivya yerlilerini kandırdığını vurguladı. Miami Herald, Florida Üniversitesi’nde profesörlük yapan Bolivyalı Eduardo Gamarra’dan da görüş alarak tespitini desteklemişti. Gamarra, Morales’in yaptığı tek şeyin, siyasetten dışlanmış yerlilerin temsilcisi rolüne soyunarak onları siyasi hayata dahil etmek olduğunu açıkladı. Gazete ayrıca bölgesel ayrılıklara da vurgu yaparak, İspanyol elitlerin yaşadığı ve piyasa kurallarının işletilmeye çalışıldığı doğu bölgesi ve yerlilerin yaşadığı batı bölgesinin çatışma halinde olduğunu tekrar etti. La Paz’da siyasi uzman olan Cavetano Llobet de konuyla ilgili gazeteye verdiği demeçte, Morales’in anayasa konusunda inatçı olmasını eleştirdi ve böyle giderse küreselleşen dünyada yalnızlaşacağını dile getirdi. Miami Herald’ın siyaset uzmanlarından aldığı destekle resmetmeye çalıştığı Bolivya tablosu, Morales’in verdiği bilgilerle daha farklı bir içeriğe bürünmüştü. Morales, 3 milyar dolarlık yabancı rezervleri bulunduğunu ve 2006 yılında, 1970 yılından beri ilk kez rekor seviyede bir bütçe fazlalığı (yüzde 5.9) elde ettiklerini dile getirdi. Morales, “Artık dilenci bir toplum değiliz” diyerek ülkesinin toparlanmakta olduğunu dünyaya ilan etmişti. 

Küba’yla işbirliğinin eleştirilmesine, “Castro ile buluştuğumuz dönemlerde bana hiçbir zaman ideolojiden bahsetmez. Bahsettiği konular sadece, sağlık, eğitim ve doğal kaynaklar oluyor. Fidel’in dünyanın bir numaralı doktoru ve bir numaralı hümanisti olduğunu iddia ediyorum” demişti. Morales ayrıca, Küba’nın hiçbir bedel istemeksizin gönderdiği doktorlarla ve 70 bin Bolivyalının göz tedavisi için Küba’ya gitmesiyle aralarındaki işbirliğinin pekiştiğini de dile getirdi. Morales, Venezüella’nın da milyonlarca dolarlık karşılıksız yardım da bulunduğunu vurgulayarak Hugo Chavez’le birlikte örgütlü bir Güney Amerika hayal ettiklerini ifade etti. Bu tür yapılan değerlendirmeler Bolivya’ da yapılan devrimin gücünü inkâr eden emperyalist çevrelerin hâlâ onun geriye götürülmesi çabalarını sürdürdüklerini gösteriyor. Bolivya’da yerli halkın iktidarını gerçekleştiren Morales büyük bir sevgiyle halkının gönlünde taht kurdu. Bütün kamu varlıklarını onların lehine sunmuş, yolsuzlukların kaynağını tıkamıştır. Her türlü halk yararına, gelişmeye imza attı. İşte bu nedenle ABD, tahammülsüzlüğünü kesintiye uğratmadan sürdürüyor. Ancak kendi çöküşünü önlemesi mümkün olmayacak... 

23 Kasım 2019