Sayfalar

Suriye sınırında hazırlık

5 soruda Fırat'ın doğusunda yapılacağı açıklanan operasyon

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında dün akşam yapılan telefon görüşmesinin ardından Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyine yönelik olası operasyonunun da kısa süre içerisinde başlaması bekleniyor. 

Görüşmede, ABD askerlerinin Fırat Nehri'nin doğusunda kalan kısımdan çekilmesi ve burada tutulan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) militanlarının sorumluluğunun da Türkiye'ye verilmesi öngörülüyor. 

Türkiye, son dönemlerde yaptığı sınıra askeri yığınak çalışmalarına ise bugün itibarıyla hız verdi. Erdoğan bugün yaptığı konuşmada, ABD askerlerinin çekilmeye başladığını söyledi. 

Reuters haber ajansına konuşan üst düzey bir Türk yetkili de Türkiye'nin büyük olasılıkla operasyon bölgesindeki ABD askerleri çekilene kadar bekleyeceğini belirtti. 

Türkiye'nin düzenleyeceği operasyonun ayrıntıları ise henüz bilinmiyor.


Türkiye'nin operasyon düzenlemek istediği bölge kimin kontrolünde? 

Türkiye'nin operasyon düzenlemek istediği bölge, Suriye'nin kuzeyinde, Fırat Nehri'nin doğusunda kalan bölgeyi kapsıyor. 

Bu bölge, Kürt güçlerin kontrolü altında bulunuyor. Bölgenin yönetim farklı özerk bölgeler arasındaki koordinasyonu sağlamak adına kurulan Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi'ne bağlı. 

Askeri olarak ise Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından kontrol ediliyor. SDG'nin ana gövdesini Kürtlerin kurduğu Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) silahlı kanadı Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) oluşturuyor. 

SDG, başta ABD olmak üzere Batı'nın IŞİD'e karşı sahadaki en önemli müttefiki konumunda bulunmasına karşın Türkiye tarafından PYD ve YPG ile birlikte PKK'nın uzantısı ve "terör örgütü" olarak nitelendiriliyor. 

Türkiye'nin operasyon düzenlemek istediği alan aynı zamanda, Suriye'deki iç savaşın henüz ilk yıllarında Kürtler tarafından özerklik ilan edilen bölgeyi de içeriyor. 

Fırat'ın doğusunda kalan bu bölgede Suriye ordusu ile Kürt güçler arasında çatışma yaşanmadı. Suriye ordusu iç savaşın henüz başlarında kendi isteğiyle buralardan çekilerek, yönetime Kürtlere bıraktı. 

Daha sonra ise bu bölgede yaşanan çatışmalar ağırlıklı olarak Kürt güçler ile radikal İslamcı gruplar arasında oldu. 

Bölgenin bir bölümü, bir dönem IŞİD'in kontrolüne geçti. Ancak ABD'nin önderliğindeki IŞİD ile mücadele koalisyonunun desteğiyle özellikle 2014'ten sonra yürütülen operasyonlarla tekrar Kürt grupların kontrolü altına girdi. 

Türkiye de Ağustos 2016'da başladığı Fırat Kalkanı operasyonuyla, sınırın Suriye tarafında, Cerablus ile Azez arasındaki hatta IŞİD'in kontrolüne son vererek, buraya asker ve kendisine bağlı Özgür Suriye Ordusu'nun güçlerini yerleştirdi. 

Türkiye'nin Ocak 2018'de düzenlediği Zeytin Dalı Harekâtı ile Afrin'i de almasının ardından sınırın İdlib'e kadar olan kesimini kontrolü altına almış oldu. 

Böylece, Fırat Nehri, Türkiye ile Kürt güçler arasında doğal bir sınır oluşturmaya başladı. 

Türkiye neden operasyon düzenlemek istiyor? 

Türkiye, bugüne kadar Suriye'ye yönelik iki sınır ötesi kapsamlı operasyon düzenledi. 

Türkiye, Ağustos 2016'daki Fırat Kalkanı Operasyonu ve Ocak 2018'deki Zeytin Dalı Harekatı ile ilgili yaptığı açıklamalarda, sınırın Suriye tarafından IŞİD ve SDG'nin düzenlediği saldırılara maruz kaldığını ve bu nedenle de amacının "terör tehdidini" azaltarak, güvenliğini artırmak olduğunu söylüyordu. 

Türkiye, ayrıca, bu bölgelere, kendi topraklarında yaşayan Suriyelilerin yerleştirileceğini de belirtiyordu. 

Fırat'ın doğusuna yönelik olası operasyon için de benzer amaçlar dile getiriliyor. Türkiye, uzun zamandır sınırın Suriye tarafından 25-30 kilometre içeride bir güvenli bölge kurulması ve kendisine yönelik tehditlerin azalmasının yanı sıra buraya mültecilerin yerleştirilmesi gerektiğini söylüyordu. 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, attığı Twitter mesajlarında, operasyonun Suriye'nin toprak bütünlüğü içerisinde iki amacı olduğunu belirterek, "Terör unsurlarını temizleyerek sınırlarımızı güvence altına almak ve mültecilerin güvenli bir şekilde dönüşünü sağlamak" dedi. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, Suriye'nin kuzeyinde, 910 kilometrelik sınır hattı boyunca, 30 kilometre derinlikteki güvenli bölgede konutlar inşa edilmesi ve böylece şu anda çadırkentler ile kamplarda yaşayan Suriyelilere "insanca yaşama imkanı" sağlanacağını söyledi. 

Erdoğan, Eylül ayı başında yaptığı bir açıklamada, "250 metrekarelik, yerel mimarisiyle konutlar yapsak. 300 metrekare de olabilir. Bir de çevresinde şöyle bir ufak, 100-150 metrekare bahçesi olsa, onu da ekip biçse. Bu insanlar hiç olmazsa, hazır balık değil, balık tutmayı da orada öğrenmiş olur. Bunu yapalım" diye konuştu. 

Temmuz ayında açıklanan verilere göre, Türkiye'de kayıtlı olarak 3,6 milyon Suriyeli yaşıyor. Yine Temmuz ayında yapılan açıklamalara göre, bugüne kadar ülkesine temelli geri dönüş yapan Suriyeli sayısı da 337 binin üzerinde. 

Türkiye, Fırat'ın doğusunda kurulacak olan güvenli bölgeye 2 milyon Suriyelinin yerleştirilebileceğini savunuyor. 

Bölgenin Kürtler açısından önemi nedir? 

Fırat'ın doğusunu oluşturan bölge, Suriyeli Kürtler açısından büyük önem taşıyor. 

Suriyeli Kürtler, 2012 yılında özerklik ilan etti. 2018 yılında da Rojava olarak bilinen bölgede Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi kuruldu. 

Kürtlerin ilan ettiği bu özerk yönetimin kapsadığı alanlar içerisinde Afrin, Fırat, Cezire, Menbic, Rakka, Tabka ve Deyrizzor yer alıyor ve bunların önemli bir bölümü Fırat Nehri'nin doğusunda bulunuyor. 

Bu bölgelerden Afrin'i Türkiye, halihazırda kendisine bağlı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleri ile birlikte kontrol altında tutuyor. 

Bu nedenle, Türkiye'nin olası operasyonu, Kürtlerin ilan etmiş olduğu bu özerk yönetim bölgelerinin önemli bir kısmını doğrudan etkilemesi bekleniyor. 

Özellikle etkilenecek yerler Fırat bölgesi içinde yer alan Kobani ve Tel Abyad, Cezire kantonu içindeki Haseke, Serekaniye ile Türkiye'nin Irak sınırına doğru ilerlemesi halinde Kamışlı ve Derik bölgeleri olarak sıralanıyor. 

Suriye Demokratik Güçleri (SDG)# sabah saatlerinde yaptığı açıklamada, Türkiye'nin olası operasyonunun bölge için olumsuz sonuçları da beraberinde getireceğini ve topraklarını "ne pahasına olursa olsun savunacaklarını" söyledi. 

SDG'nin açıklamasında, ABD'nin geri çekilmesinin ve kurulan güvenlik mekanizmasının çökmesinin ilk sonucunun da, "Rusya'nın desteklediği Suriye rejim güçlerinin Menbic şehrine doğru askeri hareket düzenlemesi" olacağı belirtildi. 

ABD'nin tutumu nasıl değişti? 

ABD, Türkiye'nin Fırat'ın doğusuna operasyon konusunu gündeme getirmesinden bu yana böyle bir harekata sıcak bakmadığı biliniyor. 

Özellikle ABD Savunma Bakanlığı'ndan (Pentagon) bugüne kadar yapılan açıklamalarda, Türkiye'nin tek başına hareket etmesinin çok ciddi sonuçlar doğuracağı uyarısı yapıldı. 

Yaz ayları boyunca Türkiye ile ABD arasında konuyla ilgili çok sayıda görüşme gerçekleştirildi. 

Yapılan görüşmelerde, güvenli bölgenin derinliği, güvenli bölgenin kontrolünün kimde olacağı ve bu bölgelerden Kürt güçlerinin çıkartılması, üzerinde uzlaşma sağlanamayan üç konuyu oluşturuyordu.

O dönemde ABD'li yetkililer, önceliklerinin Türkiye ile SDG arasında çatışmanın engellenmesi olduğunu söylüyordu. 

Görüşmelerin sonunda Ağustos ayında "güvenli bölgenin" oluşturulmasına yönelik olarak bir ortak güvenlik mekanizması geliştirildi. 

Bu mekanizma kapsamında, Türkiye ile ABD, Suriye'nin kuzeyinde Kürtlerin kontrolü altında olan bölgede orta devriye uçuşları yapmaya başladı. 

SDG de buradaki bazı noktalardan geri çekilerek, güneye doğru indi. Ayrıca, sınırda yer alan Tel Abyad ve Serekaniye'deki ağır silahlarını da geri çekti. 

ABD'nin IŞİD ile mücadele kapsamında Suriye'de 2 bin civarında askeri bulunuyor. 

Bu askerlerin önemli bir bölümü, ABD'nin IŞİD'e karşı sahadaki en önemli askeri müttefiki olan SDG'nin kontrolü altında olan bölgelerde yer alıyor. 

ABD'nin ayrıca Suriye'nin kuzeyinde yine Kürtlerin kontrolü altında olan altı yerde hava üssü, Haseke'de de radar üssü bulunuyor. 

ABD askerleri ayrıca, SDG ve YPG'ye silah, mühimmat ve eğitim de sağlıyordu. 

Tüm bu gelişmelerin ışığında Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump'ın dün akşam yaptığı görüşmeden çıkan karar da Washington'ın konuyla ilgili politikasında önemli bir değişime işaret ediyor. 

Beyaz Saray'dan görüşmenin ardından yapılan açıklamada, ABD askerlerinin bölgeden çekileceği, askeri operasyona dahil olmayacağı ve son iki yıldır yakalanmış olan tüm IŞİD militanlarından da bundan böyle Türkiye'nin sorumlu olacağı ifade edildi. 

Trump, akşam saatlerinde attığı mesajda, Türkiye'nin "çizilen çerçeveyi aştığını" düşmesi halinde, "Türk ekonomisini, daha önce yapmıştım, tamamen yerle bir edeceğini" söyledi. 

Trump, Avrupa ve diğerleriyle birlikte yakalanmış olan IŞİD militanları ve ailelerine gözkulak olmalıdır. ABD, IŞİD'in kontrol ettiği toprakların tamamını ele geçirerek, kendisinden beklenenden fazlasını yaptı" dedi. 

Kim, ne tepki verdi? 

Türkiye ile ABD arasında, Suriye'nin kuzeyine yönelik gelinen son nokta başta Suriye ve Rusya olmak üzere bölgedeki diğer aktörleri de yakından ilgilendiriyor. 

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, Suriye'nin toprak bütünlüğünün mutlaka korunması gerektiğini ve Türkiye'nin de bu konuda Rusya'nın görüşünü paylaştığını bildiklerini söyledi. Peskov, "Türkiye'deki meslektaşlarımızın, her koşul altında bu pozisyona bağlı kalacaklarını umuyoruz" dedi. 

Peskov ayrıca, Suriye'de "yasadışı bulunan" tüm yabancı askeri güçlerin çekilmesi yönündeki çağrılarını da yineledi. 

Birleşmiş Milletler (BM) de Suriye'nin kuzeydoğusunda "en kötüsüne" hazırlandıklarını belirtti. 

BM'nin Suriye İnsani Yardım Koordinatörü Panos Moumtzis, Cenevre'de yaptığı açıklamada, "Neler olacağını bilemiyoruz. En kötüsüne hazırlanıyoruz" dedi ve BM'nin insani yardım koridorlarının güvenliği konusunda kaygılı olduğunu söyledi. 

Avrupa Birliği ise yaptığı açıklamada, Türkiye'nin "meşru kaygılarını" anlamakla birlikte, askeri yöntemlerle sürdürülebilir çözümlere ulaşılamayacağını defalarca dile getirdiğini vurguladı.






Irak'ta Protestolar

En az 100 kişinin öldüğü gösteriler neden başladı, nasıl yayıldı?

Irak'ta Salı günü başlayan protesto gösterilerinin beşinci gününde ölü sayısı arttı. Irak Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu'na göre hükümet karşıtı göstericiler ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda ölenlerin sayısı 100 civarında.
Komisyon, 3.000'den fazla kişinin de yaralandığını duyurdu. 
Hükümet, sokağa çıkma yasakları ilan ederek ve internet, sosyal medya erişimine kısıtlamalar getirerek gösterileri kontrol altına almaya çalıştı ancak eylemler şiddetini artırarak devam ediyor. Polis, Cumartesi günü başkent Bağdat'ta ana meydanlara çıkan yolları ve erişim noktalarını kapattı. 
Parlamento gösterilerin şiddetlenmesi üzerine Cumartesi günü acil toplandı. 
Yetkililerin Bağdat'ta sokağa çıkma yasağını Cumartesi günü kaldırmasıyla protestocular da eylemlerine meydanlarda, sokaklarda devam etti.
Parlamento'nun İnsan Hakları Komisyonu 540 kişinin de gözaltına alındığını yaklaşık 200'ünün hala gözaltında tutulduğunu söyledi.
Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi, protestolarla ilgili açıklamasında 'göstericilerin meşru taleplerinin duyulduğunu' belirtip itidal çağrısında bulunmuştu.
Ülke, yeni hükümetin geçen yıl göreve başlaması sonrası bu çapta gösterilere tanık olmamıştı. Güvenlik güçleri gösterilere sert şekilde müdahale etti. Başbakan Adil Abdülmehdi, "İnsanların hayal kırıklığını anlıyorum ancak Irak'ın sorunlarının sihirli bir çözümü yok" dedi.
Önemli bir kısmını işsiz üniversite mezunlarının oluşturduğu protestocuların bir liderin, oluşumun ya da siyasi partinin öncülüğünde hareket etmedikleri biliniyor. 

Salı gününden bu yana alınan sert önlemler ya da yetkililerin olayları yatıştırmaya yönelik açıklamaları da sonuç vermedi.
Irak'taki protestoların neden şimdi başladığını, altında yatan sebepleri ve olası sonuçlarını 5 soruda derledik.

Protestoların arka planında ne var?

Irak Anayasası, ABD liderliğindeki müttefiklerin ülkeyi işgalinden 2 yıl sonra, 2005'te yazıldı. Ülkede ilk seçimler de aynı yıl yapıldı.
Ancak Irak'ta siyasi yapı o tarihten bu yana istikrara kavuşmadı. Bu da ülkede sosyal ve ekonomik durumu, gündelik hayatı doğrudan olumsuz etkiledi. Irak'ın büyük kısmında oluşan güvenlik açığı, beraberinde bombalı saldırıları ve sivillerin ölümlerini de beraberinde getirdi. Bu sebeple zaman zaman protestocular sokağa çıktı.
İşgalin üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen ülkedeki ABD etkisinin büyük oranda sürmesi, bir yandan da Şii milisler ve siyasetçiler üzerinden ülkede hakimiyet kurmaya çalışan İran'ın birçok alanda etkili olması, siyasi istikrarın sağlanamaması sonucunu doğurdu. Bu da son birkaç yıldır Iraklılar arasında "ulusal motivasyonla" başlatılan gösterileri tetikledi.
2016'dan bu yana zaman zaman ABD'nin, İran'ın ve ülkede kısıtlı da olsa askeri varlık bulunduran Türkiye'nin diplomatik temsilcilikleri önünde protesto gösterileri düzenlendi. 
Nüfusunun çoğu Şii olan ülkede Başbakan da Şii siyasetçiler arasından seçiliyor. Diğer kesimler tarafından ayrıcalıklı olarak görülseler de ekonomi temelli bu protesto ve tepkilerin büyük kısmı Şiilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde, özellikle ülkenin güneyinde başladı.
Irak'ta geçen yıl Mayıs ayında yapılan seçimlerin ardından aylarca hükümet kurulamamış; yaz aylarında "temiz su eksikliğinin, elektrik kesintilerinin, işsizliğin ve yolsuzlukların" protesto edildiği gösteriler yine ülkenin güneyindeki Basra şehrinde büyümüştü. İki hükümet binası da ateşe verilmişti.

Gösteriler neden başladı?

Son protesto gösterileri de Salı günü başkent Bağdat ve güneydeki Basra, Nasıriye, Amara, Samava ve Hilla kentlerinde başladı. Basra'da binlerce kişi toplanırken diğer şehirlerde daha küçük çaplı barışçıl gösteriler düzenlendi.
Tartışmalı bölgeler olan ve Kürt nüfusun da yaşadığı Kerkük, Tikrit ve Diyala'da da ufak çaplı gösteriler oldu.
Göstericilerin taşıdığı pankartlarda, "Başbakan ve yozlaşmış parti sistemi devrilmedikçe protestolara devam" yazıyordu.
Geçen yıl Ekim ayında göreve başlayan Başbakan Adil Abdülmehdi, geçen hafta Cuma günü "Elit Terörle Mücadele Güçleri Komutanı" General Abdülvahap el Saadi'yi görevden aldı. Kararın nedeniyle ilgili resmi bir açıklama yapılmadı.
2014'ten bu yana IŞİD'e yönelik operasyonlarda önemli bir rol oynayan ve Iraklıların "başarılarını takdir ettiği" generalin komuta ettiği güçler, ABD tarafından eğitiliyor. Bu güçleri ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) silahlandırıyor. 
El Saadi'nin İranlı siyasetçilerin memnuniyetsizliği sebebiyle görevden alındığı iddiaları, hafta sonu ülke genelinde tepkiye neden oldu ve Bağdat'ta Pazar günü küçük çapta protesto gösterileri düzenlendi. 
Protestoculardan biri gazetecilere, İran'ı kastederek "Görevden alınma kararının arkasında yabancı ellerin olduğunu düşünüyoruz" dedi.
Pazartesi günü gerilim azalmış gibi gözükse de konuyla ilgili hiçbir açıklama yapılmadı. Çeşitli ülkelerin Irak üzerindeki etkilerinden ve siyasi yozlaşmanın ekonomiye zarar vermesinden şikayetçi olan gençler de Salı günü sokaklara çıktı.
İlk gün barışçıl başlayan gösteriler, güvenlik güçlerinin sert müdahalesi ve Başbakan Abdülmehdi'nin yaptığı açıklamanın ikna edici bulunmaması sonrası, Çarşamba günü yön değiştirdi. Göstericiler güneydeki bazı şehirlerde hükümet binalarını ateşe vermeye çalıştı.
İlk günkü sloganlar ve pankartların, sağlık ve eğitim sistemindeki bozulma, işsizlik, şehirlerde yasa dışı silahların bazı grupların ellerine geçmesi, suikastler, İran'ın Irak üzerindeki etkisi ve güç dağılımının mezhepçi şekilde yapılmasına karşı olduğu görülüyordu.
Çarşamba günü ise "Halk rejimin devrilmesini istiyor" sloganı atıldı. Bu slogan, 2011'de başlayan ve "Arap Baharı" olarak adlandırılan protesto gösterilerinde birçok Arap ülkesinde yaygınlaşmıştı.
Reuters haber ajansına konuşan bir gösterici, "Biz işsizliği sona erdirecek, yolsuzluğu bitirecek ve 2003'ten bu yana yapılan yolsuzlukları araştıracak bir hükümet istiyoruz" dedi.

Protestoları teşvik eden öncü bir güç var mı?

Irak, dünyada en fazla doğal gaz rezervine sahip dördüncü ülke. Ancak Dünya Bankası'nın 2014 verilerine göre 40 milyonluk nüfusun neredeyse dörtte biri, günde 1,90 dolar gelirle (yaklaşık 11 TL) yaşıyor.
Hanelerin altıda birinde ise halk açlık sınırında. 
Ülkede işsizlik oranı 2018'de yüzde 7,9'du. Genç işsizlik oranı ise yüzde 15 civarında. Çalışanların yüzde 17'si ise istediği gibi bir işte çalışmak yerine kendi seviyesinin altında bir işte çalıştığını düşünüyor. Ülkede neredeyse 83 bin de yabancı uyruklu, daha yüksek maaşlı işlerde çalışıyor.
Irak'ta kısa zaman önce güvenlik sorunları ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle 10 bin fabrika kapatıldı. Bu da yaklaşık 500 bin kişinin daha isşiz kalmasına yol açtı.
Bu oranlar, genç nüfusun tepkisine yol açıyor ve bu nedenle son gösterilerde gençler büyük bir rol oynuyor.
1 Ekim'de gösteriler Twitter'da "Haklarım için protesto ediyorum" etiketiyle paylaşılan mesajlarla büyüdü.
Gazetecilere konuşan protestocular, sosyal medya üzerinden örgütlendiklerini, işsizlik ve yolsuzluk karşısında daha fazla sessiz kalmak istemedikleri için sokağa çıkarak göstericilere katıldıklarını söylüyor. 
Göstericilerin büyük çoğunluğu bağımsız. Herhangi bir parti ya da liderle bağlantıları yok.
Şu an için protestoları örgütleyen herhangi bir öncü gücün de olmadığı görülüyor.
BBC'ye konuşan Bağdat'ta yaşayan gazeteci Simona Foltyn, "Şimdiye kadar konuştuğum protestocular, gösterilerin sıradan insanlar arasında tabanda büyüyen bir hareket olduğunu, eylemlere birçok farklı kesimden insanın katıldığını söylüyor. Kadınlar, erkekler, üniversite mezunları, işsizler, yaşlılar…" dedi ve ekledi:
"Tümü herhangi bir siyasi partiyle bağlantısı olduğu iddialarını reddediyor. Aslında hepsi haklarını alamayan, siyasi yapıdan memnun olmayan insanlar. Tümü tek bir şey etrafında birleşmiş gibi görünüyor: Sadece daha iyi bir hayat istiyorlar. Hizmet, iş, daha iyi hayat standardı istiyorlar." 
Hükümet hangi vaatlerde bulundu?
Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi, gösterilerin ilk günü daha kısa bir açıklama yaparak "üniversite mezunlarına iş sözü" verdi. Petrol Bakanlığı ve diğer devlet kurumlarıyla birlikte bazı yabancı firmalara da çalışanların en az yüzde 50'sinin Irak vatandaşı olması için kota koyulması emri verdiğini duyurdu.
Ülkenin kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi kontrolündeki alanlarda ve nüfusunun çoğu Sünni olan şehirlerde sûkunet devam ederken, başkent Bağdat ve güneydeki şehirlerde ise polis tazyikli su, göz yaşartıcı gaz, plastik mermi ve gerçek mermi kullanarak göstericileri dağıtmaya çalıştı.
Salı gecesinden bu yana yaşanan olaylarda ve çatışmalarda polislerin de aralarında olduğu 100'e yakın kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. 
Protestolarda, binlerce kişi de olaylarda yaralandı. 
Protestolarda en fazla kişinin hayatını kaybettiği kentler, Nasiriye ve Bağdat.
Başbakan Abdülmehdi, Çarşamba günü Milli Güvenlik Konseyi'yle bir "acil durum toplantısı" yaptı ve ardından da bir açıklama yayımladı:
"Konsey, protesto hakkı, ifade özgürlüğü ve protestocuların meşru taleplerini kabul ediyor. Ancak protestolarla birlikte başlayan barbarca davranışları kınıyoruz."
Abdülmehdi daha sonra Nasiriye, Hulla ve Amara'da sokağa çıkma yasağı ilan etti. Bağdat Havalimanı'ndan gelen uçaklar, ambulanslar, kamu kurumu çalışanları ve dini görevliler için sokağa çıkma yasağının geçerli olmadığı duyuruldu. 
Diğer şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan edilip edilmeyeceğine, bölgesel yönetimlerin karar vereceği de açıklandı. 
Perşembe günü de başkent Bağdat'ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Tüm araçlar ve yayaların "Bağdat'ta yer değiştirmesi", bir sonraki emre kadar yasaklandı.
Başbakan Abdülmehdi, aynı gün kaydedilmiş bir videosunu televizyonlarda yayımlatarak, "Yıllarca süren çatışmaların ardından yolsuzluk ve işsizlikle mücadele için yapılacak reformları yürürlüğe sokmak için daha fazla zamana ihtiyacı olduğunu" açıkladı.
Ancak dev ekranlarda Abdülmehdi'nin "reform" sözleri yayımlanırken, Bağdat sokaklarında silah sesleri duyuluyordu.
Fransız haber ajansı AFP'ye konuşan Seyid isimli 32 yaşındaki bir gösterici, "Bu sözler 15 yıldan uzun süredir duyduğumuz sözlerin aynısı. Hiçbir şey değişmiyor, bizi sokaklardan çekemeyecekler. Ya ölürüz ya rejimi değiştiririz" dedi. 
AFP'ye konuşan bir başka protestocu da "Başbakan'ın verdiği sözler sadece insanları kandırmaya yönelik. Bugün bize ateş açtılar. Bu barışçıl bir gösteriydi ama barikatlar kurdular, geçen geceden beri keskin nişancılar burada bekliyor" dedi.
Sokağa çıkma yasağını uygulamaya çalıştığını belirten güvenlik güçleri, Özgürlük Meydanı'na girişleri engellemek için göstericilere ateş açtı.
Meydanın yakınlarında toplanan göstericiler, yüzlerinde maskeler ve ellerinde Irak bayraklarıyla askeri araçların üzerine çıktı.
Bağdat'ın merkezindeki Yeşil Bölge de barikatlarla ve askeri araçlarla kapatılarak göstericilerin hükümet binalarına girmesi engellenmeye çalışıldı.
Hükümet, sadece güvenlik güçleri ve sokağa çıkma yasağı önlemleri almadı. Ülkenin yaklaşık üçte birinde Çarşamba gününden bu yana internet kesik. Sosyal medya uygulamalarına erişim de engellendi.

Muhalefet ve din adamları nasıl tepki verdi?

Irak'ta geniş çaplı desteğe sahip muhalefet partilerinden yetkililer ya da liderler, protesto gösterilerine katılmadı.
Ancak önde gelen din adamlarından, son seçimlerde yüzde 14,38'le en fazla oyu alarak Irak Meclisi'nde 54 sandalye kazanan Reform için Birlik lideri Mukteda es-Sadr ve ittifak ortağı Komünist Parti, "güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanımının soruşturulması" çağrısı yaptı.
Başbakan Abdülmehdi ise çatışmalardan "şiddet yanlısı protestocuların" sorumlu olduğunu savundu.
Irak'ta Şii nüfus üzerinde etkili din adamı Ayetullah Ali Sistani ise hükümete "çok geç olmadan protestoları ciddiye alma" çağrısı yaptı.
Bir sözcüsü aracılığıyla açıklama yapan Sistani, hükümetin kamu hizmetlerini geliştirmesi, işsizlere istihdam yaratması, yolsuzlukla mücadele etmesi ve sorumluları cezaevine göndermesi gerektiğini söyledi.
Sistani ayrıca hükümetin sorunlarla mücadele ederken yaklaşımını değiştirmesi gerektiğini ve milletvekillerine de çok iş düştüğünü vurguladı.







Adalet ve özgürlük mücadelesi devrimcidir



Uzun zamandır süren bir mücadele var. 

Faytonlarda zulüm çeken atların sömürüden kurtulması için... 

Her yıl bu yüzden can veren yüzlerce at için... 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, seçimden önce, “Atlı faytonları kaldıracağız” diyerek ve bu konuda taahhütname imzalayarak hayvan hakları savunucularına söz verdi. 

Koca yaz geçti ama atlı ayton zulmü bitmedi. Bu arada çok sayıda at acı içinde can verdi. 

Geçen ay ulaşım çalıştayı yapıyoruz dediler fakat atlı faytonlara karşı yıllardır mücadele eden aktivistlerin görüşlerini dikkate almadılar. 

Verimli” dedikleri çalıştay, hayvan hakları savunucuları için hükümsüzdü. 

Sonunda geçen hafta İmamoğlu bir TV programında açıkladı: “Nostalji anlamında makul ölçüde faytonun kalacağı, büyük oranda faytonun olmayacağı biçimde hedefliyoruz.” 

Birden medyada “Adalar’da atlı faytonlar kaldırılıyor!” başlıklı haberler yer almaya başladı. Adı Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) olan dernek de sosyal medyada “İmamoğlu sözünü tuttu! Adalar’da atlı faytonlar kaldırılıyor!” şeklinde paylaşımlar yaptı. 

Hayvan özgürlüğü aktivistleri olarak uyardık; atlı faytonların kaldırılmadığını, “sayıları azaltılacak ama bir kısmı nostaljik olarak kalacak” dendiğini belirttik. Dinlemediler...  “Hangi atın zulüm görmeye devam edeceğini zar atarak mı belirleyeceksiniz” diye sordum; yanıt vermediler. 

Çelişkiler ve ‘Sömürü Nostaljisi’ 

Cuma günü Adalar Belediye Başkanı Erdem Gül konuştu ve atlı faytonların kaldırılmayacağını teyit etti... 

Birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. 

1- Atlı faytonlarda, insan gibi bilinç sahibi duyarlı canlı olan atlar arabaya bağlanıp yük çektirilir. Bunun için sırtlarına kırbaç vurulur; yazın sıcakta, kışın soğukta asfalt zeminlerde, yokuşlarda koşturulurlar. 

Atlı fayton, hayvan köleliğinin simgesidir. Birisi için zulüm olan, bir başkası için nostalji olamaz. Sokaklarında atların dövüldüğü, can verdiği, sırtlarında kırbaç şaklatılan bir kent umut ve hayat dolu olamaz. 

2- Erdem Gül’ün şu beyanatı çelişkili: 

Daha önce bazı belediyelerde faytonlar vardı ama onların kaldırılması çok kolaydı çünkü onlar turistik araçlar olarak kullanılıyordu. Adalar’da faytonlar bir ulaşım aracı olarak kullanılıyor ve kaldırılması çok zor. Faytonları bir ulaşım aracı olmaktan çıkarıp sembolik turistik araç haline getireceğiz. 

Adalar’da atlı faytonlar dışında ulaşımın başka hiçbir yolu olmasaydı, ikinci cümle kendi içinde gerçeği yansıtabilirdi. Oysa elektrikli/güneş enerjili faytonlar ve başka seçenekler var. 

Atlı fayton ulaşım aracı olmaktan çıkarılabiliyorsa demek ki zorunlu değil. Öyleyse “sembolik ve nostaljik, turistik araç” şeklinde tutulmasının nedeni keyfiyetten başka nedir? 

Can daima öncelikli olmalı 

Atlı faytonlara karşı verilen mücadelenin bir adalet ve özgürlük mücadelesi olduğunu yıllardır anlatmaya çalışıyorum ve diyorum ki: 

Canı daima paranın önüne koymazsanız; yaşam hakkı söz konusu olduğunda insanla hayvan arasında ayırım yaparsanız; sömürü insana ya da hayvana, kime yapılırsa yapılsın karşı çıkmazsanız; adaleti ve özgürlüğü insan ve hayvan, herkes için talep etmezseniz; sizden daha güçsüz olanı ezerseniz; sizinle aynı dili konuşamayanın gözlerine yansıyan acısını görmezseniz, oy vermiyor nasılsa diye zulme devam ederseniz; elinizde yetki varken onu adalet ve özgürlük için kullanmazsanız sorun siz olursunuz... 

Bir de şu var... 

Mustafa Kemal Atatürk’ün padişahlığı, halifeliği ve şeriatı kaldırdığı bu topraklarda, 21. yüzyılda “atlı faytonların kaldırılmasıçok zor” derseniz ben inanmam. 

Bunun onunla ne ilgisi var demeyin... 
 
Adalet ve özgürlük mücadelesi daima 
devrimcidir. 

22 Eylül 2019






2020'de yeni bir resesyon ihtimali tahminleri ne kadar gerçekçi?

Ergin Yıldızoğlu 
İktisatçı


Gittikçe artan sayıda ekonomist ve yorumcu dünya ekonomisinin bir viraja geldiğini, 2020 yılının bir kırılma noktası olabileceğini düşünüyor. Bu beklentilerin arkasında biri seküler, diğeri en azından şimdilik ideolojik iki gelişme var.

Birincisi; 2007 mali krizi ve “büyük resesyon” dünya ekonomisini ve siyasi dengeleri, hatta kültürel ortamı şiddetle sarsmıştı.

Bu sarsıntıların yankıları, krizin anıları, “büyük resesyonu” izleyen, düşük oktanlı da olsa, uzun büyüme döneminde giderek sönmüştü. 

Bu dönemin artık sonuna geliniyor, ufukta yeni bir resesyon, buna bağlı bir finansal krizin olasılığı beliriyor. ABD ve Çin arasındaki “ticaret savaşı”, Brexit, Hong Kong krizleri bu olasılığı daha da güçlendiriyor. 

İkincisi, öncelikle ABD olmak üzere küresel çok uluslu şirketlerin yönetimlerinin zirvelerinde, Financial Times’tan Janan Ganesh’in deyimiyle ‘Bilderberg sınıflarında’, adeta telaşlı bir “sürdürülebilir kapitalizm” arayışı var. 

“Büyük resesyon” yerini düşük de olsa büyümeye bırakırken, genel bir rahatlama havası içinde kimi yorumcular, “sağ popülist” akımlardaki yükselişe bakarak, “liberal düzenin bir finansal krizlik canı kaldı” diyerek uyarıda bulunuyordu.

İş çevrelerinin dergisi Fortune’un CEO'su Alan Murray yakın zamandaki bir yorumunda bu ‘Bilderberg sınıfları’ için “resesyonda patlak verebilecek devrimlere, kitlelerin baltalarını bileyip, hesap sormaya kalkmasına” ilişkin bir korkudan söz ediyordu. 

New York Times'ta Farhaad Manjoo'nun yorumunun başlığı da “Genel Müdürler (CEO) resesyondan korkmalı; devrim getirebilir” diyordu. 

Belli ki önümüzde çok kritik bir iki yıl var. 

Resesyon beklentisi artıyor

2019’a, bu yıl, olmazsa gelecek yıl patlak verecek bir küresel resesyon, hatta finansal kriz beklentisi tartışmalarıyla girmiştik. 

World Financial Review 1 Aralık 2018’de yayımlanan bir derlemede özetlemişti; J.P Morgan analistlerine göre, “2020'de, özellikle otomatik borsa işlemleri sisteminden kaynaklanan bir finansal kriz yaşanacaktı”. Forbes dergisi, “2020'nin küresel bir finansal krizin bulaşmasıyla, ABD'nin tarihindeki en kötü yıl olabileceğini” düşünüyordu. 

Moody’s Analitics’in baş ekonomisti Frank Zandi, “2020 yılının gerçek bir kırılma noktası” olacağına inanıyordu. 

Kanada Merkez Bankası eski başkan yardımcısı William White’a göre “gelecek resesyonun maliyeti çok daha yüksek olabilirdi”. 

Roubini’ye göre de “2020 yılında ekonomik koordinatlar bir küresel resesyon için olgunlaşmış” olacaktı. 

Bu beklentilerin arkasında yalnızca 10 yıldır yaşanan düşük büyüme döneminin sonuna gelinmiş olmasına ilişkin kaygılar yoktu. Bu 10 yılda, küresel borç hacminin 140 trilyon dolardan 250 trilyon dolara, dünya toplam hasılasının 4 katına, yükselen piyasalarda da finans dışı özel sektör borcunun, bu ülkelerin toplam hasılalarının yüzde 105’ine ulaşmış olması, gelecek yıl bir kırılma olasılığını artırıyordu. 

Yılbaşından sonra yatışmaya başlayan bu tartışmalar Ağustos ayında, ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşının sertleşmesi, ABD’de ve kimi Avrupa ülkelerinde bono faizlerinin uzun dönemli verimliliklerinin negatif alana geçmesi, ABD’de Dow Jones sanayi indeksinin 15 Ağustos’ta, bir günde 800 puan sert bir düşüşle sarsılmasıyla yeniden canlandı. 

Ağustos ortasında ABD’de 10 yıllık hazine bonolarının verimliliği (yield) 2007 yılından bu yana ilk kez 2 yıllık bonoların verimliliğinin altına indi - verimlilik eğrisi tersine döndü. 

Standard&Poors 15 Ağustos’ta yayımladığı raporda gelecek 12 ay içinde ABD’de bir resesyon olasılığını % 35 olarak öngörüyordu.

J.P. Morgan’a göre bu olasılık yüzde 40. 

140 milyar dolarlık fonu yöneten DoubleLine yatırım bankasını genel müdürü Jeffrey Gundalch bu olasılığı yüzde 75 düzeyinde tahmin ediyor.

ABD’de son imalat sanayii verileri sektörel bir daralmaya işaret ediyor. 

Zayıf istihdam verileri ve Amerikan Merkez Bankası FED’in faiz indirme hazırlığı resesyon olasılığının ciddiye alındığını gösteriyor.

Almanya resesyona girdi. Avrupa Birliği (AB) çapında büyüme hızının 2019’da yüzde 1.8’den 2020’de yüzde 1.2’ye gerilemesi bekleniyor. 

ABD ve AB’de en büyük 12 yatırım bankasının gelirlerinin bu yılın ilk 6 ayında önceki yılın ilk 6 ayına göre, son 13 yılda ilk kez yüzde 11 gerilemesi resesyon ve finansal kriz olasılıklarının güçlenmekte olduğunu gösteriyor.

Gerçekten de Schoereder yatırım bankasının baş ekonomisti ve stratejisti Keith Wade’in küresel ekonomi büyüme hızını bu yıl için yüzde 2.6, gelecek yıl için yüzde 2.4 olarak hesaplaması, küresel ekonomide resesyon sınırı olan yüzde 2.5 büyüme hızının gelecek 12 ay içinde geçilebileceğini düşündürüyor. 

Bu resme ticaret savaşlarını, Brexit ile gelecek sarsıntıları ve diğer jeopolitik kaza olasılıklarını ekledik mi bir küresel finansal kriz riskinin giderek arttığını söyleyebiliriz.

Zirvede Korku

“Büyük Resesyondan”, meydan işgal olaylarından sonra dünyanın “yüzde 1” olarak da anılan en zengin kesimlerinde, Janan Ganesh’in deyimiyle “Bilderberg sınıflarında”, küreselleşme sürecinin tersine dönmeye, milliyetçiliğin yükselmeye başlamasıyla birlikte bir gelecek kaygısı oluşmaya başlamıştı.

Bu kaygının en ilginç dışavurumlarından biri, yine bu kesimden Nick Hanauer’in 2014’te Politico dergisinde yayımlanan “Yabalar (harman küreği) geliyor… Biz plütokratlar (para babaları) için” başlıklı yazısıydı. 

Hanouer, “My Fellow Zillionaires” (benim multi-milyarder yol arkadaşlarım) diye başladığı yazısında, “ben de sizden biriyim” dedikten sonra özetle, halk çok kızgın, kapitalizmi yaşam koşullarını iyileştirecek biçimde yeniden biçimlendiremezsek, “yakında ellerinde yabalarla kapımıza dayanacaklar” diyordu. 

O günlerde kimi araştırmacı yazarlar, bu “zilyonerlerin” dünyanın ücra köşelerinde, Yeni Zelanda’da korunaklı barınaklar inşa etmekte, ıssız adalar satın almakta olduklarını aktarıyorlardı. 

Son yıllarda, bu korku yatışmış, ilgi gerilemişti. Bu yıl Nisan ayında Aspen Institute Economy Strategy Group’un, iş çevrelerinde liderlik konumunda olan 60 kişinin, ekonomistlerin ve siyasi liderlerin katılımıyla düzenlediği konferans ardından yayımlanan “Expanding Economic Opportunity for More Americans Bipartisan Policies to Increase Work, Wages, and Skills” ( Daha fazla Amerikalı için fırsatları, istihdamı, ücretleri ve vasıfları arttıracak bipartizan politikalar) başlıklı rapor, hedge fonu yöneticisi milyarder Ray Dalio’un toplantıdan birkaç gün önce yayımlanan, “Why and how capitalism needs to be reformed” (Kapitalizmi neden ve nasıl yeniden şekillendirmek gerekiyor?) başlıklı denemesi bu korkunun ve ilginin yeniden canlandığını gösteriyordu. 

Dalio denemesine, sağ ve sol popülizmin 1930’ları anımsatan biçimde yükselmeye başladığını, kapitalizm için seçeneğin giderek “evrim geçirmek ya da ölmek” arasında şekillendiğini savunuyordu. Dalio’ya göre daha “sürdürülebilir” bir kapitalizm gerekliydi. 

Ancak, tartışmaları esas olarak, ABD’de Business Rountable (iş çevreleri yuvarlak masası) olarak bilinen Amazon, Apple, BlackRock, Bank of America, Walmart gibi 200 dev şirketi temsil eden örgütün yayınladığı yaklaşık 300 sözcüklü “Statement on the Purpose of a Corporation”  başlıklı belge alevlendirdi. 

Bu manifesto türü belge aslına çok soyuttu, pratik bir önerisi yoktu ama şirketlerin yalnızca hissedarların çıkarına öncelik vermesinin doğru olmadığını, toplumun sorunlarını da göz önüne alması gerektiği gibi çok genel bir önerisi vardı. “Manifestoda” kâr amacının ikinci plana ya da en azından toplum çıkarıyla aynı düzeye konması ortalığı karıştırdı, kapsamlı bir tartışma alanı yarattı. 

Bu manifestonun esas ilginç yanı, 1970’lerin ortasında New York eyaleti mali krizinde Amerikan kapitalizmini savunmak için kampanya açan, finans kesiminin çıkarlarına öncelik veren, toplumu kâr dürtüsüne göre ve serbest piyasa eliyle yeniden örgütlemeyi öngören neoliberal politikaların formüle edilmesinde belirleyici rolü oynayan iş çevrelerinin refleksini örgütleyen bir örgütün elinden çıkmış olmasıydı. 

Gerçekten de kapitalizm bir dönemeçte, bir paradigma değişikliğinin eşiğinde olabilir ve 2020-21 yıllarında ekonomik olduğu kadar bir ideolojik kırılma da gündeme gelebilir. 

Kırılmanın hangi yönde olacağını ise kestirmek kolay değil. 

14 Eylül 2019