Sayfalar

Demokrasi ve Ezanın Okunuş Biçimi

Prof. Dr. Niyazi Kahveci 


DEMOKRASİ ve EZANIN OKUNUŞ BİÇİMİ 

“Türkiye, camiyi namaz kılmak için değil, minare için inşa eder.” 

İslam’da Ezanın Yeri 

Kuran’da ezan kavramı yoktur. İslam’da ezan, farz olan namaz için bir araçtır. Namazın sünneti dahi değildir. Farzlarından ve vaciplerinden olmadığından, namazın geçerli olması için ezan gerekli değildir. Nitekim Fıkha göre ezan okunmaksızın kılınan namaz geçerlidir.

Hz. Peygamber, namazları kendisinin kıldırmasına rağmen, imamın arkasında cemaatle ve camide namaz kılmayı farz yapmadığından ezanı, insanları camiye ve namaza çağırmak için okutmamıştır. Namaz vakitlerini bildirmek için okutmuştur. 

Ezanı okutmaktaki amacının duyurmak olmamasından dolayı, Hz. Peygamber, Bilali Habeşi’ye sadece bir yerde ezan okuturdu. Müslümanların yaşadıkları her mekânda ezan okutmazdı. Duyurmak amacı bulunmadığından, doğal sesi değiştirdiğinden ve yükselttiğinden dolayı ezanın boru ile okunmasını yasaklamıştır. Bu ilkeden hareketle fıkıh kitapları ezanın bir “ilam, yani bildirme” olduğunu, bir “ilan, yani duyurma” olmadığını söylerler. 

İslam’da minare yoktur. “Ateş yakma yeri” anlamına gelen Arapça minareyi Müslümanlar, Hz. Peygamber’den sonra, ateşetapan Mecusilerden almışlardır. 

İslam’a Göre Ezanın Okunuş Biçimi 

Günümüz Türkiye’sinde ezanın okunuş biçimi birkaç nedenden dolayı İslam’a göre haramdır. 

Birinci Neden; Bağırmak 

Kuran Lokman Suresi 19. ayetinde “Yürüyüşünde mütevazı ol! Sesini alçalt! İyi bilin ki, seslerin en kötüsü eşek sesidir,” şeklindeki ayetle bağırmaya izin vermeyen Allah’ın adının aşırı bağırılarak okunmasıdır. Hem mikrofonun tonu hem de okuyucunun sesi sonuna kadar açılarak okunması bu ayete göre haramdır. 

Günümüzde ezanın okunuş biçiminin, Antropolojinin tespitine göre, ilk insanların konuşmayı icadından önce kullandıkları iletişim kurma biçimi olan “bağırma” ile aynı olduğunu ortaya koymaktadır. Günümüz medeniyet düzeyi nazarında bağırmak vahşilik görüldüğünden hukukumuzda sözlü şiddet suçu yapılmıştır. 

Kanunlarda suç olan anormal bir fiilin, din için normal görülmesi, o dinin normal olduğunu iddia etmeyi olanaksızlaştırır. Ezanın okunuş biçimiyle, günde beş kez, bir de buna vakitsiz okunan salalarla halka ulusal çapta oral şiddet uygulanmakta ve aşılanmaktadır. Bu oral şiddete şahit olan yabancılar, Kuran’ın yasakladığı İslamofobiye kapılmaktadırlar. 

İkinci Neden; Aşırı Uzatmak 

Kuran’ın okunuş biçimini düzenleyen Tecvid ilmine göre “Allah” lafzındaki “a” harfi ancak bu harf belli olacak şekilde bir elif miktarı kadar uzatılabilir. Fakat şimdi okunan ezanda “a” harfi bu miktarın yüz misli uzatılmaktadır ki bu, haramdır. 

Buna bağlı olarak aşırı uzatma dil felsefesi açısından şöyle yanlıştır: Bir harfin ya da hece yapısının bozulması nedeniyle kelimenin anlamının yok edilmesidir. Şimdiki ezanın okunuş biçiminde “Allah” lafzı, “Al” ve “Ah” şeklinde iki heceye bölünmekte, “Al” hecesi” atılmakta ve “Ah” hecesiyle “aaah” çeker gibi uzatılmaktadır. Ezan ve sala adı altında ortalığı bir “aaaa” bağırışı kaplamaktadır. Bu “aaaa” bağırışından başka hiçbir kelime duyulmamaktadır. 

Neticede “Allah” lafzı öldürülmektedir. Allah lafzının öldürülmesi haramdır. Bu tavır, filozof Nietzche’nin tanrıyı felsefi öldürmesinden daha vahim bir durum olarak, dinadamları tarafından “Allah”ın lafzen öldürülmesidir. 

Üçüncü Neden; Nağme ve Müzik 

Allah lafzını güfte ve beste yani müzik malzemesi yapmak haramdır.  Hz. Peygamber döneminde ne Kuran ne de ezan nağme ile okunduğuna dair bir kayıt yoktur. Onları söylev, nutuk ve söylem üslubuyla okumuş ve okutmuştur. 

Dördüncü Neden; Kul Hakkı Yemek 

Namazla yükümlü olmayan Müslümanları ve ezanı dinlemek istemeyenleri, özellikle uykuda iken, bugünkü okunuş biçimiyle ezan okumakla rahatsız ederek kul hakkı yemek nedeniyle haramdır. Dinlememe özgürlüğünü ihlal gibi temel insan haklarını çiğnemesinden dolayı demokratik hukuka göre de suçtur. 

Hırsız bile utangaç davranır uykuya karşı; hep sessizce çalar gecenin içinde. Ama utanmaz gece bekçisi, edepsizce çalar düdüğünü.” Zerdüşt (MÖ. 2000) 

Türkiye’de 18 milyon öğrenci bulunmaktadır. On dakika süren bir tek ezandaki bağırma nedeniyle 180 milyon dakika eğitim yapılamamaktadır. Buna bir tane sala eklendiğinde bu miktar 360 milyon dakikaya çıkmaktadır. Bu kadar kul hakkı yemek ne sonuç üretiyor? 

Türkiye’de okunuş biçiminin, ezanın, dini amaçtan başka her türlü amaç için okunduğunu dışavurmaktadır. Çoğunluğu ilgili bilim alanlarınca izahı yapılabilecek bu amaçların bir tanesinin izahını felsefe yapmaktadır. 

Ezan ve Sosyal Kimlik 

Türkiye, ezanı toplumun sosyal kimliği ve ideolojisi yapmış durumdadır. Halbuki kişisel ve sosyal kimlik ve ideoloji, özgün felsefi ürünlerle oluşturulur. Başkalarının ürünleriyle kimlik yapılamaz. Din de, Tanrı dahi olsa, başkasının ürünüdür, kişilerin ve Türk toplumunun ürünü değildir. Bu nedenle ezanı kimlik yapmak hem gerçekçi hem de sürdürülebilir değildir. Türk toplumu kimlik üretebilmesi için öncelikle felsefe ve fikir üretebilen düşünürler sonra da onlar tarafından özgün kimlik üretmek zorundadır. Başkalarının fikirleriyle üretilen kimlikler sözümona kimliklerdir. Bunlar toplumları avutmakta ve onları kimliksiz bırakmaktadırlar. Türkiye, kimlik üretme acizliğini, ezan bahanesiyle, Türk toplumunun kimliğinin “bağırma” olduğu imajını dünyaya vermek pahasına telafi etmektedir. 

FELSEFİ İZAH 

Devletin Siyasal İdeolojisinin Baskı Aygıtı 

Türkiye, ezanı neden devlet eliyle herkese zorla dinlettirir? Neden bağırarak okutur? Neden dinin başka unsurlarına değil de ezana aşırı önem atfeder? Bu soruların cevabını Fransız düşünür Louis Althusser (1918-1990) tarafından geliştirilen “Devletin İdeolojik Baskı Aygıtları” kavramı verir. Bu kavrama göre, toplumun olduğu gibi kalması için devlet, “Baskı Aygıtları” kullanır. Bu aygıtlar, devletin, kalabalıkları kontrol altında tutabilmesi için kullandığı bütün fiziksel güç ve şiddet biçimi ve yollarından oluşur. 

Althusser’e göre, gündelik zeminde Devlet, insanların, Simgesel Düzen içindeki çeşitli rollerini bilecek şekilde eğitilmiş ve biçimlendirilmiş olmalarını ister. Bu nokta, “Devletin İdeolojik Baskı Aygıtları”nın devreye girdiği yerdir. Bu aygıtlar sayesinde kişiler, devletin, sistem içerisinde kendilerinden istediği rollerini yerine getirirler. Devletin aygıtları; kiliseler, eğitim sistemi, aile kurumu, hukuk sistemi, siyasal sistem, medya ve kültürden oluşur. Bütün bu kurumlar temelde siyasal ideolojik olarak iş görürler, süngüyle dürtmek gibi zor kullanmaya gerek bırakmazlar. 

Demokratik olmayan devletler aileyi, dini ve eğitimi toplumunu yetkinleştirmek amacıyla değil, ideolojisini aşılamak için ideolojik aygıtları olarak kullanır. Bu nedenle bu kurumları kendi çıkarına göre bozarlar. Bu aygıtları kullanmak, çağımıza kadarki monarşist siyasal sistemlerde geçerli idi. Çağımızda ve demokrasilerde devletlerin, bu aygıtları ideolojiyi dayatmak amacıyla kullanmaları yasaklanmıştır. 

Devletin İdeolojik Baskı Aygıtı ve Ezan 

Dinsel inançlar, devlet iktidarını ellerinde bulunduran yöneticiler tarafından, insanların uysal yurttaşlar olarak tutulması ve sistemlerinin devamlılığını temin etmek amacıyla kullanılırlar. Bu nedenle, dinsel bir simge olan ezanın okunuş biçimini çok önemserler. Farz olan namazın kılınması için insanları zorlamamasına rağmen, namazın aracı olan ezanı devlet eliyle günde beş kez, hem de en yüksek ses tonuyla herkesin dinlemesini zorlarlar. Ezanın okunuş biçimi, baskı içermektedir. Devletin ideolojisini dayatma baskı aygıtı. Hem de bir yerleşim yerine en az otuz minarede yüz elli hoparlörden çıkan ve göğü çınlatan bir gürültü baskısı. Minareleri, hocaları ve hoparlörleri baskı aygıtı olarak kullanmak. 

Bunun Felsefi İzahı Şudur: 

Althusser’e göre devletin kullandığı ideolojik aygıtlarının görevlerinden bir tanesi, devletin ideolojisini öznelere işlemektir. Bu işlemenin en etkili usulü, “Hey, sen!” şeklindeki “çağrılma” ya da seslenilme” yoludur. Eğer bu biçimde çağrılıyorsanız, kendinizi neredeyse değişmez bir biçimde, o çağrının içinde tanırsınız ve çağrıların kesinlikle kendiniz olduğunuzu düşünürsünüz. Dolayısıyla Devlet, bu “çağrılma”nın var olduğunu sandığı için ezanı devletin ideolojisini topluma işleme makinası olarak kullanır. Ya da ezanı, kendi çıkarı için bu çağrılmaya dönüştürür. Fakat bu çağrılma namazda olmadığı için devlet, namazın kılınmasını zorlamaz. Bu makine ile devlet, sisteminin doğruluğuna ilişkin inancı, insanlar farkında olmadan insanlara aşılar, bilinçdışı bir biçimde insanların bu inancını yapılandırır ve böylelikle insanları ona alıştırır. 

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin, çok sayıda cami ve minare inşa etmesinin nedeninin, daha fazla sayıda insanın namaz kılmasını sağlamak değil, herkese aşılayacak şekilde, ezan adı altında daha çok miktarda bağırarak ideolojisini dayatmak olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Ortak Alan

Demokraside kamusal ortak alanı bir dinin, mezhebin, etnisitenin, cinsiyetin, ideolojinin, sosyal ve ekonomik sınıfın zihniyeti ile dizayn edilemez. Bu durum bir apartmandaki ortak alan gibidir. Bir apartmanın ortak alanına, oradaki daire sakinlerinin herhangi birisinin zihniyetini egemen kılmak kanunen yasaklanmıştır. Türkiye, bir apartmanda suç yaptığı fiili kamusal alanda ihlal etmektedir. Bu ihlal, demokrasinin çoğulculuk niteliğine aykırıdır. 

Nötr olması gereken kamusal ortak alanın ezan ve dinde yeri bulunmayan uydurma “sala” gibi dinsel unsurlar bahanesiyle Allah adı kullanılarak, üstelik Allah’ın yasakladığı ve Kuran’da merkep anırmasına benzettiği formatsız ve envai çeşit “bağırma” sayesinde ortak alanın gürültü istilasına uğratılması İslam’la ve demokrasi ile bağdaşmıyor. 

Yapılması Gereken 

Çağımızda devletin, ideolojik baskı aygıtı kullanması çağdışı kalmıştır. Özellikle dinen haram ve medeniyete göre vahşilik sayılan üstelik teknolojik hoparlör kullanılarak Antropolojik vahşiliği artıran “bağırma” aygıtını kullanmak demokrasi ile bağdaşmıyor. 

Ezanı ideolojik baskı aygıtı olarak kullanmakta istenen şey, ezanın anlamı değil, ezan bahanesiyle bağırmadır. Artık çağımız ağızla ifade edilen bedensel simgeler değil, beşeri zihinle üretilen fikirler çağıdır. Zihinlerini çalıştırmayıp fikirsel aygıtlar üretemeyenler, Allah vergisi fiziksel aygıtları kullanırlar. 

Ezanın ve salanın bugünkü okunuş biçimi dinimize, çağımıza ve demokrasiye aykırıdır. Bunların, dinen haram, çağımızın medeniyetine ve demokratik hukukuna göre insan haklarını ihlal eden suç olmayan okunuş biçimi ile okunur hale getirilmesi şarttır. Bu haliyle Türkiye, hiçbir zaman demokratik görülmeyecektir. 

Ezanın okunmasında sorun yoktur, sorun okunuş biçimindedir. Ezan neden bağırılarak okunur? Ezan bağırmaksızın insanlara huzur veren medeni bir şekilde okunamaz imajını vermek ezana yapılan en büyük düşmanlıktır. 

Ezanın ve Allah’ın, devletin ideolojik baskı aygıtı olarak kullanılmasına son verilmelidir.


7 Ekim 2017 







Yeni bir dünya kuruluyor



ABD Başkanı Lyndon Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye tehdit dolu o tarihi mektubu yazdığında, İnönü’nün yanıtı şu olmuştu: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır.” 

O gün için Türkiye’nin şartlarına en uygun yeni dünya aslında 1961’de doğan “Bağlantısızlar Hareketi”ydi. Tabii Johnson Mektubu’nun geldiği 1964 yılında Ankara çoktan tercihini yapmıştı: Atatürk’ün ölümünden hemen sonra imzalanan serbest ticaret anlaşmaları ile rota Atlantik’e kırılmıştı! Ardından Truman Doktrini, Marshall Planı, Kore’ye asker gönderme, NATO üyeliği, Türkiye’yi “küçük Amerika” yapma süreci... 


Anlayacağınız 1964 yılında “yeni dünyada yer almak” uyarısı pratikte ABD’yle pazarlıktan öteye gitmeyen bir uyarı oldu. 

Amerikancı otoban 

ABD’nin 10 yıl sonra yine Kıbrıs konusunda Türkiye’yi tehdit etmesine ve silah ambargosu uygulamasına ise üslere el konması gibi çok somut bir karşılık verildi. Ancak o dönemeç de yine ABD’ye bağlılığın arttığı bir yola soktu Ankara’yı... 

Ve 12 Eylül sopasıyla tamamen Amerikancı otobana girildi... Kuşkusuz o günün şartları başkaydı: ABD’nin liderlik ettiği Batı bloku, SSCB’nin liderlik ettiği Doğu bloku ve bu iki blok dışında kalarak ulusal çıkarlarını koruyan Bağlantısızlar Hareketi vardı... 

Ve süreç gün geçtikçe ABD’nin liderlik ettiği blokun egemenlik savaşını kazanacağı bir tabloya dönüşüyordu... Öyle de oldu. Fakat bugün durum çok farklı! 

Atlantik’ten Pasifik’e 

Şu iki gerçeği saptamadan bugünü kavrayamayız:  

1. Dünyanın ekonomi merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kaydı.

Son 20 yıldır süren bu gelişme artık siyasetin merkezinin de Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymasına doğru evriliyor. 

2. Bu gelişmeye bağlı olarak, 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin liderliğinde kurulan uluslararası düzen de değişmeye başlıyor. 

Yeni dünyanın temsilcileri eski dünyanın düzeninden daha çok pay istiyor. Eski dünyanın IMF’den Dünya Bankası’na, Dünya Ticaret Örgütü’nden BM Güvenlik Konseyi’ne kadar pek çok taşıyıcı kolonunda artık yeni dünya temsilcilerinin ağırlığı artmış durumda. Dahası yeni dünyanın temsilcileri eski dünyanın taşıyıcı kolonlarına alternatifler de oluşturmaya başlıyorlar.

ABD-Çin çatışması 

Ve bu tablo pratikte eski dünyanın lideri ABD ile yeni dünyanın temsilcisi Çin’i karşı karşıya getiriyor: Taraflar Pasifik’ten Ortadoğu’ya, Afrika’dan Güney Amerika’ya kadar dünyanın hemen her noktasında birbirilerine karşı pozisyon alıyorlar. 

Peki bu değişim nasıl olacak? Savaşlı mı, savaşsız mı? ABD değişimi kabullenecek mi, yoksa Çin’le çatışacak mı? Çin, henüz hazır olmadığı bu çatışmadan kaçınabilecek mi? ABD ile Çin’in birlikte liderlik edebildiği eski-yeni karışımı bir dünya mümkün mü? 

Kuşkusuz yanıtları bu köşenin boyutlarını aşan sorular bunlar. Biz Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan son kitabımız ABD Hegemonyasının Sonu’nda konuyu etraflıca inceledik. Bugün bu konuya değinmemizin nedeni ise teslimat tarihi yaklaştıkça daha çok tartışılmakta olan S-400’lerdir. 

Türkiye ve yeni dünya 

Türkiye’nin S-400 alma çabasını -AKP hükümetinin bunu ABD’yle pazarlığında kart olarak kullanma hevesinden ayrı tutarak- bu kurulmakta olan yeni dünya bağlamında değerlendirmek gerekiyor. Artık eski dünya yok. Bugünün yönetimleri Soğuk Savaş’taki gibi sadece kendi kamplarının üyeleriyle kapsamlı ilişki kurmuyorlar. ABD’nin eski dünya müttefiki, yeni dünyada ABD kadar Çin ve Rusya’yla da ilişki kuruyor. 
Türkiye de bu koşullara uygun olarak yeni dünyada yerini almaktadır; kimin yönettiğinden bağımsız olarak, hatta yönetenlerin tersi eğilimine rağmen! Dahası, son dakikada S-400’den vazgeçse bile! Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik çağı başladı!







Siyasi partilerin suskunluğu


Seçim Kanunu’nun 113’üncü maddesinin yürürlüğe girdiği tarihte ne 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş ne de 1982 Anayasası mevcuttur. YSK anayasa kuralını, kendisinden önce yürürlüğe girmiş, düzenleme amacı farklı bir yasa kuralı ile yorumlamaya çalışmaktadır!..


Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) toplantı ve karar yeter sayısı konusu kamuoyunda yeterince tartışıldı; hukukçular toplantı yeter sayısının yedi, karar yeter sayısının dört olduğu hususunda birleştiler. Bu görüşe katılmayanlar iki ayrı noktada itirazda bulundular. 

Yedek üyelerin belirlenmesi 

Anayasa Mahkemesi’nde senelerce süren yedek üye uygulaması, YSK için emsal oluşturmaz; çünkü Anayasa Mahkemesi’nin yedek üyeleri, üye gönderen kurumlarca doğrudan “yedek üye” olarak seçilirler. YSK üyelerinin seçiminde durum farklıdır. Üyelerin tamamı Yargıtay ve Danıştay tarafından üye olarak seçilir; yedek üyelik ad çekme ile belirlenir. Birinci itirazın gerekçesi budur. Toplantı ve karar yeter sayısının saptanmasında yedek üyelerin ne şekilde belirlendiği değil, anayasada “asıl üye” - “yedek üye” ayrımının yapılmış olması etkilidir. Eğer bir kurulun oluşumunda yedek üyelik varsa bunlar ancak asıl üyelerin haklı özre dayanarak bulunamadıkları toplantılara ve kararlara katılabilirler. ( Ayrıntılı bilgi 12 Mayıs 2019 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazıda ). 

123. madde 

Üzerinde durulması gereken ikinci itiraz, 298 sayılı seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun (Seçim Kanunu) 113’üncü maddesinin üçüncü fıkrası hükmüdür. Bu fıkra YSK’nin, seçimin sonunda verilecek tutanaklara karşı yapılan itirazların incelenmesinde tam sayı ile toplanmasını öngörmektedir. İtiraz edenler fıkradaki tam sayının YSK’nin asıl ve yedek üyelerinin tamamını kapsadığını; bu nedenle, tutanaklara yapılan itirazların incelenmesinde YSK’nin on bir üye ile toplanıp karar alabileceğini savunmaktadırlar. 

YSK’de on bir üyelik yapı ilk kez, Temsilciler Meclisi Seçim Kanunu’nun (13.12.1960/158) 20’nci maddesi ile kurulmuştur. Bu kanuna göre “YSK bir başkan ve altı üyeden kuruludur.” Yargıtay altı, Danıştay beş kişi (yasanın deyimi) seçer; bu düzenlemede yedek üye yoktur. 

Daha sonra 2.5.1961 tarihli Resmi Gazete’de Seçim Kanunu yayımlanmış, aynı gün yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun 11’inci maddesine göre “Yüksek Seçim Kurulu bir başkan ve altı üyeden kurulur” yani YSK budur; mürettep sayı (toplantı yeter sayısı) bir başkan altı üye olmak üzere yedi kişidir. Maddenin diğer hükümleri 1961 Anayasası’nın 75’inci, 1982 Anayasası’nın 79’uncu maddesinde öngörülen kurallarla aynı içeriktedir. İşte seçim kanununun 113’üncü maddesinde yer alan “tam sayı” ifadesi aynı kanunun 11’inci maddesindeki kuruluşa, mürettep sayıya yapılan bir göndermedir. Farklı bir anlatımla, seçim kanununun bir maddesi kuruluşu saptamış, başka bir maddesi de tutanaklara yapılan itirazların incelenmesinde bu kuruluş biçimini esas alarak toplantı yeter sayısını yedi olarak belirlemiştir. 

Bu nedenle maddedeki, “tam sayı” ifadesine başka bir anlam yüklemek; bu ifadeyi ne henüz seçim kanunun yürürlüğe girdiği tarihte halkoyuna sunulmadığı için yürürlüğe girmemiş olan 1961 Anayasası’nın 75’inci maddesi ile ne de o tarihte henüz mevcut olmayan 1982 Anayasası’nın 79’uncu maddesi ile ilişkilendirerek YSK’nın on bir üye ile toplanabileceği görüşüne hukuki dayanak olarak göstermek mümkün değildir. Aksine 113’üncü maddedeki “tam sayı” ifadesi, YSK’nın toplantı yeter sayısının “yedi” olduğu görüşünün ikinci bir hukuki dayanağını oluşturmaktadır. 

Maddenin dördüncü fıkrası yedi üye­nin altında; beşinci fıkrası ise çift sayıda toplanmaya ve karar vermeye imkân sağladığı için, yedi üye ile toplanmayı öngören anayasanın 79’uncu maddesine aykırıdır. 

113’üncü maddenin ortaya konulan anlamı karşısında, bu maddeyi seçim kanununun 187’nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış olan 5545 sayılı milletvekili seçim kanunu yönünden ayrıca değerlendirmeye gerek bulunmamaktadır. 

Siyasi partilerin sessizliğ

Yukarıda açıklanan gerekçeler, bu­güne kadar yazılanlar, yapılan sözlü açıklamalar YSK’nin yedek üyelerin de katılımı ile toplanıp karar vermesinin geçerli bir hukuki nedeni olmadığını, yaptığı uygulamanın anayasanın 79’uncu maddesine aykırı olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle İBB seçiminin ve seçimi kazananın tutanağının iptaline ilişkin kararının hukuki bir değeri yoktur; ortaya çıkan sonuç hukuk ile açıklanamaz; fiili bir durum söz konusudur. 

2019 yerel seçimlerinde, bunun yanında anayasaya açıkça aykırı bir uygulama daha olmuştur: İşçi niteliğinde olmayan kamu görevlilerinin dahi görevlerinden ayrılmadıkça aday olamayacaklarını öngören bir seçim sisteminde, TBMM Başkanı, anayasanın 94/son maddesinin açık hükmünü hiçe sayarak iktidar partilerinin İBB adayı olarak seçime katılıp siyasi faaliyette bulunmuş, bu durum yaklaşık olarak iki ay devam etmiştir. 

TBMM’de üyesi bulunan siyasi partilerin hiçbirinden bunları eleştiren, kınayan bir ses yükselmemiş; bu tutumları, muhalefetteki siyasi partileri de “fiili durumlara” ortak konuma düşürmüştür. Anayasayı korumak, kurallarına sadakat tüm kurum ve kuruluşların, tüm kişilerin görevidir; üstelik milletvekilleri bu konuda milletimizin önünde namusları ve şerefleri üzerine yemin etmişlerdir. Bu fiili durumlara karşı hukuki itiraz yollarının kapalı olması, benzer uygulamalar nedeni ile bugüne kadar yapılan başvuruların olumlu sonuç vermemesi, bunların seçmenin ilgi alanı dışında kalması bu duyarsızlığın nedeni olarak ileri sürülemez. Evet, sandık önemlidir; ancak, siyasi partilerdeki bu sessizliğin devamının, yönetimin anayasayı keyfine göre uygulama yönündeki eğilimini, giderek, güç sahiplerinin istek ve iradelerinin hukukun yerini alması yolundaki çabalarını hızlandıracağı, onları bu yolda cesaretlendireceği hususu da göz ardı edilmemelidir. 

YSK kararları 

Bu incelemenin yazımının tamamlandığı gün (20.05.2019) YSK’nin yerel seçimlerle ilgili iki kararı TV haberlerine yansıdı. İBB seçiminin ve başkanlık mazbatasının iptaline ilişkin gerekçeli kararın bir-iki gün içinde açıklanacağı, kararın 200 sayfa olduğu; ikinci olarak, yedek üyelerin de katılımı ile alınan bu kararın kaldırılması yolundaki talebin YSK tarafından reddedildiği duyuruldu. 

Kararın 200 sayfa olduğuna ilişkin haber doğru ise yukarıda açıkladığım görüşler ve eleştiriler doğruluk kazanmaktadır. Çünkü gerekçeyi oluşturacak iptal nedenlerinin karar toplantısında açıklanıp, tartışılması, değerlendirilmesi gerekir. 200 sayfayı dolduracak gerekçe ne zaman, hangi toplantıda açıklanmış, tartışılmıştır. Tekzip edilmeyen basın haberlerinde iptal kararını veren yedi üyenin bırakın hukuki gerekçelerini açıklamayı, tartışma ve değerlendirmeye bile katılmadıkları ifade edilmiştir. Karara muhalif olan üyelerin görüşlerini yazmak için çoğunluk kararını bekledikleri yolundaki haberler de bunların da çoğunluk kararının gerekçesini tam olarak bilmediklerini, dolayısıyla karara esas olan gerekçenin, en azından yeterli şekilde ortaya konulmadığını ve tartışılmadığını doğrulamaktadır. 

YSK 4399 sayılı kararında, yedek üyelerin katılımı ile toplanıp karar vermesinin nedenlerini açıklamıştır. YSK’nin bu kararının gerekçesinde yer alan görüşlerin tamamı bu yazımda ve 12 Mayıs 2019 tarihli yazımda karşılanmıştır. Ancak bir iki konuyu biraz daha açmak gerekiyor. 

Anayasa, kanunla düzenleme yapılabilecek alanları açıkça belirlemiştir. Çok sayıda anayasa maddesinde bunun örnekleri bulunmaktadır. Anayasa kurala bağladığı bir konuda, kanunla düzenleme yapılmasını öngörmüyorsa uygulamayı anayasanın getirdiği kural çerçevesinde yapmak zorunludur. 

Örnek: Anayasanın “Seçimlerin Genel Yönetim ve Denetimi” başlıklı 79’uncu maddesinin ikinci fıkrası YSK’nin görev ve yetkileri ile ilgili ana kuralları belirtmiş, hemen arkasından üçüncü fıkrası da bunların kanunla düzenleneceğini açıklamıştır. Aynı maddenin dördüncü ve beşinci fıkraları YSK’nin oluşumunu düzenleyen kuralları belirlemiş, bu kuralların kurulun yapısı, toplanması ve karar vermesi için yeterli olması ve boşluk bulunmaması nedeniyle, ayrıca kanunla düzenlenmesine gerek görmemiş, izin vermemiştir. Anayasanın bu bağlayıcı kuralları belli kanun hükümlerine ve “yerindelik” görüşlerine dayanılarak genişletilemez, daraltılamaz. 

Yukarıda Seçim Kanunu’nun 113’üncü maddesinin yasallaşma süreci ve anlamı açıklanmıştır. Bu madde yürürlüğe girdiği tarihte ne 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş ne de 1982 Anayasası mevcuttur. YSK Anayasa kuralını, kendisinden önce yürürlüğe girmiş, düzenleme amacı farklı bir yasa kuralı ile yorumlamaya çalışmaktadır!.. 

4399 sayılı kararda, seçim kanununda (298) ve YSK Kanununda (7062) “Kurul’un yedi üye ile toplanacağına ilişkin açık bir hüküm ve düzenleme yok” gerekçesi de ileri sürülüyor. Doğru, ama nedeni belli: Çünkü toplanma sayısını anayasa belirlemiş; yasada tekrarı zorunlu değil. Böyle bir yorum biçimini benimsemek, “ilgili yasada doğrulanmadıkça, yinelenmedikçe” anayasa kurallarının keyfi olarak uygulanmasının yolunu açar. Bu yorum, ayrıca “yasada yedek üyelerin katılmasını engelleyen bir hüküm yok” görüşünü de örtülü olarak içeriyor. Çok tehlikeli bir yorum; keyfe göre anayasa oluşturmanın yolunu açar. 

Bu karara karşı söylenecek daha çok söz var. Uzatıp, okuyucuyu yormak istemiyorum. Kalanı “Hukuk Başlangıcı”, Hukuka Giriş” ders kitaplarında yazılı... 

Nuri ALAN
Emekli Danıştay Başkanı





İster inan, ister inanma!..


Anayasa (Madde 79) “Seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. Yüksek Seçim Kurulunun ve diğer seçim kurullarının görev ve yetkileri kanunla düzenlenir. Yüksek Seçim Kurulu yedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilir. Bu üyeler, salt çoğunluk ve gizli oyla aralarından bir başkan ve bir başkanvekili seçerler. Yüksek Seçim Kuruluna Yargıtay ve Danıştaydan seçilmiş üyeler arasından ad çekme ile ikişer yedek üye ayrılır. Yüksek Seçim Kurulu Başkanı ve Başkanvekili ad çekmeye girmezler!..” demiş. Sözün özü özeti, Yüksek Seçim Kurulu yedi asıl üye ile karar alır, yedek üyelerle birlikte karar alamaz. Almış ise, buradan suç çıkar, hak hukuk adalet çıkmaz!.. 



Türkiye'nin S-400'ler krizi

Türkiye’nin mevcut koşullarda sanki bir hava savunma sistemi yokmuş gibi davranılması, S-400’lerin satın alımı ile ilgili tartışmalarda bir kavram kargaşasına yol açmakta; S-400’ler ile Patriot sisteminin kıyaslanması bu kavram kargaşasının daha da büyümesine neden olmaktadır. 

Ünal Çeviköz
 
Emekli Büyükelçi – CHP Dış İlişkilerden 

Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı 

Dış politikada son haftaların en güncel konusunu Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri etkileyen çoklu sorunlar ve bu sorunların yaratabileceği olası kırılmalar oluşturuyor. Tartışmaların odak noktasında da Türkiye’nin Rusya’dan alacağını açıkladığı S-400 hava savunma sistemi ile ABD’nin bu konuya giderek sertleşen bir tonda gösterdiği tepkiler yer alıyor. Tartışmanın bir tarafı Türkiye’nin askeri ve siyasi gerekçelerle S-400’leri almasını savunurken, diğer taraf ABD’nin endişelerini ve bu endişeler nedeniyle Türkiye’ye uygulayabileceği yaptırımları anlatıyor. Hatta, konunun giderek Türk-Amerikan ilişkilerinin ötesine geçip, Türkiye ile NATO arasındaki bir sorun olarak ele alınmaya başladığına tanık oluyor ve Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanabileceğine ilişkin görüşlerin dolaşıma sokulduğunu görüyoruz. 

S-400’ler ve Patriotlar 


Türkiye’nin mevcut koşullarda sanki bir hava savunma sistemi yokmuş gibi davranılması, S-400’lerin satın alımı ile ilgili tartışmalarda bir kavram kargaşasına yol açmakta; S-400’ler ile Patriot sisteminin kıyaslanması bu kavram kargaşasının daha da büyümesine neden olmaktadır. Yalın bir kıyaslama ile incelendiğinde, S-400’ler de Patriotlar da özünde birer füze sistemidir. Aradaki fark, birincinin tek başına (stand-alone) kendi içinde bir hava savunma sistemi olarak kullanılması, ikincinin ise topyekûn bir hava savunma sisteminin unsurlarından biri olmasıdır. 


Türkiye, bir NATO üyesi olarak, örgütün her üyesi gibi ortak bir Füze Kalkanı hava savunma sisteminden yararlanmaktadır. Bu sistemin üç unsuru vardır: a) erken ihbar ve ikaz sistemleri, ki bunlar radarlardan oluşur, b) muhabere, komuta ve kontrol sistemleri, bu da iletişim alt yapısı ile hava harekât ve savunma merkezlerinin entegrasyonu ile sağlanır, c) hava savunmasının silahları ve diğer araçları, ki bunlar da füzeler, uçaklar ve uçaksavar sistemleridir. Patriotlar işte bu sistemin üçüncü unsurundaki silahlardandır. S-400’ler ise yukarıda belirtilen bu üç unsuru birden içeren bir yapıya sahiptir; yani radarı kendi içindedir, dolayısıyla tehdit algılamasını yapar, komuta ve kontrol mekanizması ile savunma emrini verir ve sonunda füzesini ateşleyerek savunmayı gerçekleştirir. 


Sırf bu açıdan bakıldığında dahi, Patriotlar ile S-400’lerin birbirleriyle kıyaslanması doğru değildir. Bununla beraber, bu kıyaslama doğru olmasa da S-400’lerin füze sistemi olarak Patriotlar’dan daha üstün yetenekleri olduğunu belirtmek gerekir. Patriotların radar menzili 250 km, füze menzili 150 km, S-400’lerin ise radar menzili 600 km, füze menzili 400 km’dir. O halde, Türkiye’nin S-400’ler yönünde yaptığı tercihin yarattığı sorun nedir? 

S-400’lerin entegrasyonu 


Sorun, S-400’lerin ulusal ve NATO hava savunma sistemine entegre edilememesi ile başlıyor. Yani, NATO hava savunma sisteminin radarlarının Türkiye’ye yönelik olarak tespit ettikleri tehdit üzerine komuta kademesi S-400’lere komut veremez ve ateşlenmesini sağlayamaz. Tehdidin S-400’ün kendi radarı tarafından algılanması gerekiyor. Dolayısıyla, S-400 ancak bölgesel seviyede bir etkinliğe sahip olabiliyor. Oysa NATO’nun tüm üye ülkelerinin hava sahasının savunmasını öngören Füze Kalkanı sistemi, aynı tehdidi, kendi topraklarımızdaki Kürecik radarı dahil olmak üzere, birbirine entegre diğer radarlar ve erken ihbar ve ikaz sistemleri vasıtasıyla, belki çok daha önceden tespit edebiliyor ve gerekli komutu vererek silahların gereken cevabı vermelerini sağlayabiliyor. 


Peki, NATO sistemine entegre edilmeden S-400’lerin kullanılması mümkün müdür? Böyle bir davranış yarardan çok zarar getirebilir. Her şeyden önce NATO ve S-400 sistemlerinin bir arada bulunması Türkiye’nin hava savunmasında ikilik yaratır. Bu ikilik NATO’nun Füze Kalkanı içinde yer alan Türkiye hava sahası üzerinde karmaşa yaratır ve NATO sisteminin devreden çıkmasına dahi yol açabilir. Son tahlilde, bu bir güvenlik zafiyetine yol açar. 

ABD’nin endişesi 


Ancak ABD’nin Türkiye’nin S-400’leri almasına karşı çıkarken önceliği farklı. Amerikalı askeri uzmanlar, S-400’lerin kendi içinde bulunan radar sistemlerinin bilgi toplama ve kaydetme özelliğini NATO açısından bir güvenlik riski olarak görüyorlar. Türkiye’nin S-400’leri nereye yerleştireceği sorusuna üst düzey bir yetkilimizin verdiği yanıtta “Ankara, İstanbul ya da İncirlik olabilir” şeklinde bir ifade kullanması herhalde bir dil sürçmesi idi. Zira S-400’lerin İncirlik’e konuşlandırılması olasılığı, tam da Amerikalı askeri uzmanların kâbusu olan istihbarat endişesini on ikiden vuran bir ifade olmuştu. ABD, Türkiye S-400’leri aldığı ve topraklarına konuşlandırdığı takdirde, Türkiye’yi F-35 savaş uçakları projesinden dışlamayı işte bu nedenle düşünüyor, F-35 teknolojisi ve kullanımı hakkında S-400’ler tarafından bilgi derlenip tahlil edileceğinden endişe duyuyor. Üstelik, ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlarla Mukabele Yasası (CAATSA) uyarınca, Türkiye’nin Rusya ile böyle bir alışveriş yapması nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması konusunda da hazırlık yapıyor. 

Önceki uygulamalar neydi? 


Bazı NATO ülkelerinde Rus yapımı S-300 ve S-200’lerin bulunduğu savıyla Türkiye’nin S-400 alımını haklı gösterme çabaları ise yanıltıcıdır. Yunanistan S-300’leri almamış, 1997 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi satın aldı diye Türkiye’nin itirazları ve ABD başta olmak üzere NATO müttefiklerimizin baskısı sonucu kendi topraklarında Girit Adası’nda bir depoda saklanmasına razı olmuştur. Daha önce Varşova Paktı üyesi olan bazı ülkelerde bulunan S-200 ya da benzeri sistemler ise, bu ülkeler NATO üyesi olduktan sonra kullanılması engellenecek ve NATO güvenliğine zarar vermeyecek şekilde etkisiz hale getirilmişlerdir. Esasen bunların teknolojisi de son derece eski ve S-400’ler ile kıyaslanamayacak kadar geridir. Sonuç olarak, Türkiye S-400’leri satın alırsa Avrupa-Atlantik camiasıyla zaten zayıflayan bağlarının bir kısmını daha çözmüş olacak ve Batı ile arası daha da açılacaktır. Bu durum, S-400’leri satın almanın siyasi maliyetinin ne kadar büyük olduğunu göstermeye yetiyor. 

Türkiye ve NATO ilişkisi 


Bu yazıda değinmek istediğim ikinci konu, S-400/F-35 tartışması üzerinden Türkiye’nin artık NATO içindeki konumunun dahi sorgulanmaya başlanması. Deniyor ki, NATO’nun kuruluş amacı olan Sovyetler Birliği artık yok, onun ardılı olan Rusya Federasyonu ile de Türkiye gayet dengeli ve iyi ilişkiler içinde. O halde, Türkiye’nin NATO içinde olma nedeni de ortadan kalkmış demekmiş. Dolayısıyla, Türkiye S-400’leri alarak Rusya ile askeri bakımdan işbirliğine girebilir, hatta bu NATO’dan ayrılmayı gerektirirse bunu dahi düşünebilirmiş... 


Türkiye, Soğuk Savaş döneminde de Sovyetler Birliği ile en iyi ilişkiler içinde olan NATO üyesi idi. Bu ilişkiler paylaştığımız tarih, bitişik coğrafya ve izleyegeldiğimiz denge politikasının bir gereği idi. Birçok NATO müttefikimizin memnuniyetsizliğine rağmen, bu iyi ilişkiler Türkiye’nin ağır sanayi adımlarını başlatmış, gerek demir-çelik, gerek alüminyum tesislerini kurmada Sovyetler Birliği ile işbirliği yapmasını ve onun teknolojisinden yararlanmasını sağlamıştır. Tıpkı bugün nükleer teknoloji konusunda Mersin Akkuyu’da süren işbirliğinde olduğu gibi! Dolayısıyla Türkiye, bir taraftan NATO üyesi olmanın askeri bakımdan sağladığı güvenlik güvencesinden yararlanırken, bir diğer taraftan NATO üyesi olmayan bir ülke ile ticari, ekonomik, siyasi ilişkileri geliştirmeyi bilmiştir. 


NATO’nun en önemli özelliği, bir ortak savunma örgütü olmasıdır. Bu da caydırıcılığını sağlamaktadır. Örneğin, NATO’nun bir Türk-Yunan savaşını önlediği tezinin geçersiz olduğu, Kıbrıs Barış Harekatımızı dahi engelleyemediği ileri sürülüyor. Sanki Kıbrıs Barış Harekâtı bir Türk-Yunan savaşıymış gibi... Ya da, bir Ortadoğu ülkesi Türkiye’ye bir saldırıda bulunursa, NATO müttefiklerimizin Türkiye’yi korumayacakları gibi iddialarda bulunuluyor. İyi de, herhangi bir ülkenin bir NATO üyesine saldırıda bulunması ihtimalinin nasıl olabileceği sorusu akla dahi gelmiyor. NATO üyesi olmayan bir Türkiye’nin bir Rus uçağını düşürmesi sonucunda ne gibi gelişmelerle karşılaşabileceği hiç düşünülmüyor. NATO üyesi olmanın verdiği caydırıcılığın ulusal güvenliğimizin en önemli unsurlarından biri olduğu unutturulmak isteniyor. Acaba neye hizmet etmek için? 


Türkiye ile ABD arasında çözüm bekleyen birçok ikili sorun olduğu muhakkak. Örneğin, Suriye probleminin çözümünde ilerleyemememizin sebeplerinin başında da ABD ile olan görüş ayrılıklarımız geliyor. Devletlerarası ilişkilerde tarafların birbirlerini dinlemeleri ve anlamak için çaba göstermeleri önemlidir. Taraflar bir sağırlar diyaloğu içinde birbirlerine karşı sadece kendi doğrularını dayatırlarsa bir ilerleme olmayacağı gibi güven de zedelenir. Bu yaklaşım günümüz koşullarında ABD’nin de Türkiye’nin de ikili ilişkilerine bakışta değiştirmeleri gereken bir yaklaşımdır. ABD’nin ikili sorunlar yaşadığı tek NATO üyesi ülke Türkiye değildir. Ama ABD ile ikili sorunları olan diğer NATO üyelerinin hiçbirinin NATO üyeliği sorgulanmamaktadır. Dış politikaya olgun bakışın sırrı bu ayrımı yapabilmektir. 

30 Nisan 2019 Salı 






ABD, F-35’leri vermezse kendisi zararlı çıkar!..

Prof. Dr. Sencer İmer, ABD’nin F-35’leri vermemesi durumunda zararlı çıkacağını belirterek, “Türkiye S-400’leri alarak her türlü hava saldırısına, bombalamaya karşı kendini güven altına almış oluyor, F-35 ihtiyacını ise başka yerlerden karşılayabilir.” dedi 

AHaber / GÜNDEM

Giriş Tarihi: 23.04.2019 12:01


Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve ANKASAM Başdanışmanı Prof. Dr. Sencer İmer, Türkiye-ABD arasında devam eden F-35 krizi, Doğu Akdeniz’de yaşanan hareketlilik ile Akdeniz ve Karadeniz’de barışın sağlanması için Türkiye-Rusya iş birliğinin önemini AA muhabirine değerlendirdi. 

Prof. Dr. İmer, ABD'nin F-35 tipi savaş uçaklarını Türkiye’ye teslim etmek zorunda olduğunu belirterek, teslimatın yapılmamasının ABD’nin zararına olacağını ifade etti. 

Türkiye’nin F-35'leri almaması durumunda ABD’den daha az zararlı çıkacağını savunan Prof. Dr. İmer, “100 tane F-35 alacaktı. Bunların bedeli nereden bakarsanız 13 ila 15 milyar dolardır. Türkiye ayrıca projeye başından beri dahildir. Fakat şunu belirtmekte de fayda var, eğer F-35’leri vermezlerse Türkiye çok kazançlı çıkar. Çünkü Alman Hava Kuvvetlerinin kamuya açık olan raporunda aynen şu ifadeler yer almaktadır. ‘F-35’leri almayalım’. Almanya da 100 tane alacaktı. Çünkü F-35’ler uçması gereken zamanın dörtte birini ancak uçabiliyor. Ayrıca attığını vuramıyor. Bu uçakları savunmada kullanmak pek avantajlı olmasa gerek.” diye konuştu. 

Başkan Donald Trump’ın, bu skandal karşısında kendi silah üreticilerini sorguya çekmesi gerektiğini savunan Prof. Dr. İmer, şu değerlendirmede bulundu: 

“ABD’liler ve Almanlar, tornado uçakları ve modernize edilmiş F-16’ların çok daha iyi durumda olduğunu söylüyor. Biz de bu şekilde çözümlere gidebiliriz. F-35’leri Avrupa’dan, Rusya’dan, Çin’den de alabiliriz. Hatta bu ülkelerle müşterek üretim de yapabiliriz. Dolayısıyla ABD burada sadece kaybeden olur, eğer böyle bir adım atarsa. Türkiye’yi bununla tehdit etmesin. Zaten S-400’leri getirmek suretiyle havadan gelecek her türlü baskını ve bombalamayı ortadan kaldırmış oluyoruz.” 

“RUS SU-57’LERDE ORTAK ÜRETİM OLABİLİR”

Prof. Dr. İmer ABD'nin F-35’leri vermemesi durumunda Ankara ile Moskova’nın çok daha nitelikli Rus Su-57 uçağı alımı konusunda görüşmeleri ve olası bir anlaşma sonucunda da ortak aksam üretimi olabileceğini ifade etti. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’nin son görüşmelerinde de ortak üretim konusunun ele alındığını hatırlatan Prof. Dr. İmer, “Putin ayrıca ortak füze ve uçak üretimi teklif etti. Bence Türkiye bu seçeneği kullanmalı, böylece savunma sanayinde bağımsız bir hale gelebilir. Zaten 1974’te yaptığımız Kıbrıs Barış Harekatından sonra bize uyguladıkları ambargo sonuç vermediği gibi tam tersine Türkiye’nin daha güçlü savunma sanayine sahip olmasına vesile olmuştur. Şimdi de öyle olur.” ifadesini kullandı. 

ABD’nin Türkiye'ye yönelik olası bir ambargosu karşısında Türkiye’nin Rusya ile gireceği iş birliğinin ne kadar güvenilir olabileceği sorusunun sık sık gündeme geldiğinin dile getiren Prof. Dr. İmer, iki ülkenin kritik dönemlerde yaptığı iş birliklerini şöyle anlattı: 

“Sovyetler Birliği kurulduğunda eğer Rusya’dan gelen yardım olmasaydı, biz İstiklal Savaşını hangi silahlarla yapacaktık. Atatürk, Cumhuriyeti kurduktan sonra Sovyetler Birliği ile yakın ilişki sayesinde Türkiye’nin ekonomik kalkınması sağlanmadı mı? ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Başbakan İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla ve kaba bir üslupla yazılmış mektuptan sonra İnönü, Muammer Erten’e ‘Moskova’ya gidiyorsun ve biz şu andan itibaren NATO’nun Sovyetler’e en yakın kanadı oluyoruz.’ diyorsun demişti. Bu ziyaretten sonra Sovyetler Birliği portakal ve limon karşılığında İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, Aliağa rafinerisi, Petkim, Bandırma Bor ve Asit, Çayırova pencere ve cam gibi birçok fabrika kurdu. Bu sanayileşme yardımı o gün olduğu gibi bugün de devam ediyor.” 

Türkiye’nin güneyden ateş çemberi ile kuşatılırken kuzeyinin bir barış denizi haline geldiğine vurgu yapan Prof. Dr. Sencer İmer, sözlerini şöyle sürdürdü: 

“Türkiye bugün de NATO’nun Rusya’ya en yakın kanadı. Demek ki Rusya ve Türkiye aynı tehdit altında. Dolaysıyla Türkiye Boğazları da kontrol ettiği için Rusya açısından hayatı öneme sahiptir. Aynı zamanda içerisinde Türk azınlıklar vardır. Hem de sayıları az değildir. Türkiye ve Rusya hem etnik hem tarihi hem de stratejik ortak olarak bir arada hareket etmek zorundadırlar. Rahmetli Turgut Özal, Karadeniz Ekonomik İşbirliğini bunun için kurmaya çalışmıştı. Maalesef kağıt üzerinde kaldı. Eğer bu iş birliği kurulmuş olsaydı bugün bir Ukrayna krizi olmayacaktı. Karadeniz’in bir barış denizi olması Türkiye-Rusya iş birliği sayesindedir.” 

“TÜRK DONANMASI 9 GÜNLÜK TATBİKATLA VARLIĞINI ORTAYA KOYDU”  

Prof. Dr. Sencer İmer, ABD'nin Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de ve Suriye’de köşeye sıkıştırarak Antalya körfezine hapsetmeye çalıştığını, Türkiye’nin iktidarı ve muhalefeti ile bu oyunları bozmak için birlikte hareket etmesi gerektiğini belirtti. 

Doğu Akdeniz’de ve Suriye’de, Türkiye ile ABD'nin çıkarlarının uyuşmadığını vurgulayan Prof. Dr. İmer, “ABD, Suriye’de PKK/PYD’yi silahlandırıp 65 bin kişilik bir kuvvet meydana getirdi. Suriye’deki iç savaşın bitmesini İsrail şahin kanat ile birlikte engelliyor. Golan Tepelerini İsrail toprağı ilan ediyor. İran’daki Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan ediyor, ambargoyu şiddetlendiriyor. Tüm bunları yaparken bir yandan da Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi sıkıştırılarak 100 bin metrekarelik ‘Mavi vatan’ ve Kıbrıs üzerine planlar yapılıyor. Amaç ise Kıbrıs’taki Türkleri azınlık haline dönüştürmek ve Türkiye’yi Antalya körfezine hapsetmek. Türkiye'nin iktidar ve muhalefet ayırımı yapılmaksızın bu planlara karşı durması gerekiyor.” ifadelerini kullandı. 

Ani saldırılara karşın Türkiye ve KKTC’nin ortaklaşa TSK için bir deniz üssü ve hava üssü kurması gerektiğini ileri süren İmer, şöyle konuştu: 

“Sevr yüz yıl sonra karşımıza geliyor ve Türkiye’nin birinci Sevr’de mağlup olmasının sebebi Osmanlı donanmasının olmamasıydı. Daha doğrusu karşı tarafın donanmasının bizi sıkıştırması ile başlamıştı. Bugün Türk donanması 9 günlük bir mavi vatan tatbikatını yaparak hem Akdeniz’de hem Ege’de hem de Karadeniz’de varlığını ortaya koymuştur. Dolayısıyla her halükarda donanmamıza gözümüz gibi bakmamız ve donanmamızın denizlerimizi koruması için destek vermemiz gerekiyor. Bu arada İngilizlerin Kıbrıs’ta F-35 uçaklarını konuşlandırmaları da hem Türkiye hem bölge için bir tehdittir. Kanaatimce bir an önce Türkiye ve KKTC bir deniz üssü ve bir hava üssünü TSK için kurmalıdır. Tehdit unsuru içeren uçuşlara karşı biz de karşı uçuşlar yapmalıyız. Bu hem Kıbrıs halkı hem de Türkiye için moral açısından şarttır.” 

“S-400 SİSTEMİNE İHTİYACIMIZ VAR” 

Prof. Dr. Sencer, gafil avlanmamak, ani bir durumla karşılaşmamak için Türkiye'nin S-400 sistemine ihtiyacı olduğunu belirterek, bu sistemin havadan gelecek ani baskınları bertaraf edebilme özelliğine sahip olduğuna dikkati çekti. 

Aynı şeyin Türk donanması için de söz konusu olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. İmer, “ABD Deniz Kuvvetleri Enstitüsünün başında Yunan asıllı emekli Oramiral James Stavridis bulunuyor. Donanma Taktikleri ve Deniz Harekatı adlı kitaptaki senaryoya göre, Türk donanması ani bir baskınla imha edilmek istenmektedir. Bu çok ciddi bir tehdittir. Dolayısıyla bizim buna hazırlıklı olmamız ve bu tehditleri boşa çıkarmamız lazım. Bunu hem askeri önlemlerle hem yurt içinde sağlayacağımız birlikle hem de ittifaklarla çözmemiz gerekiyor.” değerlendirmesinde bulundu. 

ABD ve müttefiklerine karşı Türkiye’nin, Rusya ve İran ile ilişkilerini daha çok güçlendirmesi gerektiğine vurgu yapan Prof. Dr. İmer, şunları kaydetti: 

“Denizlerdeki hükümranlık alanlarımızı belirlemek için yeni bir atağa geçmek zorundayız. ABD bölgede İsrail’in çıkarları ve kendi çıkarları için Türkiye’yi tehdit eder bir duruma gelmesi müttefiklik ilişkisine kesinlikle sığmamaktadır. Türkiye Doğu Akdeniz’de kendi bağımsızlığını, kendi egemenliğini korumak, kollamak, muhafaza etmek zorundadır. Israrla ‘beka’ denilen mesele de budur. Ekonomik sıkıntılar olsa bile bunlara katlanabiliriz. Çünkü önemli olan Türkiye’nin toprak bütünlüğü, üniter yapısı, bekasıdır. 

Türkiye ve KKTC’nin daha sık bir araya gelmesi gerekiyor. KKTC’nin dünyada tanınması için gerekli adımlar bir an önce atılmalıdır. Dışişleri Bakanlığı doğru bir karar alarak 29. boylamın doğusunun Türkiye’nin deniz sahası olduğunu ilan etti. Türkiye geçtiğimiz haftalarda bunu Birleşmiş Milletler’e bildirdi. Bunun arkasında durmalıyız. Halk bu konuda aydınlatılmalı ve birlik sağlanmalıdır.”