Sayfalar

1982 Anayasası değişikliğine nereden başlamalı?..


Yeni bir anayasa hazırlamayı veya güncel koşullarda TBMM’de değiştirilmesi güç olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın maddelerini değiştirmeyi öne alarak işe başlamayı önermek, gerekçesi ne olursa olsun, yürürlükteki anayasanın hiç değişmemesini istemekten öte, yapay gündem oluşturma, gündem değiştirme, karşı tarafı yıpratma oyalama pasifize etme gibi girişimleri olarak düşünülmelidir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulların yeni bir anayasa hazırlanarak doğru dürüst değişiklik yapılmasına uygun olmadığı ve ayrıca zaman bakımından bu değişikliği yapmak için iki yılın yetmeyeceği açıkça bellidir.

1982 Anayasası, önceki yıllarda bazı maddeleri değiştirilmiş olsa da, faşist diktatörlüğün gerçekleşmesine temel teşkil eden bir yapıya sahip olduğundan değiştirilmesi ve demokratikleştirilmesi gerekir.

TBMM, Anayasa değişikliği yaparken kendi içinde tutarsız ve antidemokratik olan yürürlükteki anayasayı temel alacağından, yapılan değişiklikler de tutarsız ve anti-demokratik olacaktır.

Bundan dolayı, ilk önce Anayasa’nın Birinci Kısım Genel Esaslar’da yer alan maddelere, sadece aykırı olduğu için değil, Genel Esaslar’ı da sakatlayan Başlangıç ve Diğer Kısımlar’daki  maddeler değiştirilerek Anayasa’nın kendi içindeki tutarsızlığı giderilmeli ve değişikliğe dayanak olacak temel düzeltilmelidir.

1982 Anayasası’nın demokratikleşmesi doğrultusunda samimi olarak, gerçekten doğru dürüst bir şekilde değiştirilmesini isteyenler için, temelin düzgün hale getirilmesi sorunun % 70 çözülmesi demektir.

Tesbitler :

1982 Anayasası: Dört Kuvvet Komutanı’yla beraber darbe yaparak kendini “Devlet Başkanı” ilan eden, adına “Milli Güvenlik Konseyi” dedikleri cunta tarafından, feshettikleri TBMM’nin yetkilerini kullanarak hazırlattırdıkları ve denetimini yaptıktan sonra halk oyuna sunup kabul ettirdikleri, ortadan kaldırdıkları 1961 Anayasası’ndan daha anti-demokratik ve faşizan (Neo-faşist) bir anayasadır.

MGK üyeleri 1982 Anayasası hazırlanırken, Türk, Atatürk, Türk Milleti, Türk Devleti, Türk Vatandaşı, Milli, Milliyetçi gibi sözcüklerden oluşan,  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çoğunluğunun yüksek değer olarak kabul ettikleri kavramları yerli yersiz ve maymuncuk olarak kullanmıştır. Kurulduğundan beri Türkiye Cumhuriyeti anayasalarında yer alan Genel Esaslar maddelerini hile-i şeriyye taktiğiyle sakatlamak (değiştirmek) için 1982 Anayasası’na Başlangıç ve Genel Esaslar bölümü maddelerini yazmışlardır.

Yapılan bu sahtekârlığı, her şeyden önce kendini soyadı ve kültür olarak Türk kabul edenlerin çoğunlukta olduğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına hakaret ve ihanet olarak kabul ediyoruz.

İlkeler :

TBMM’nin1982 Anayasası’nı değiştirip çıkaracağı yaşa; yasama, yürütme ve yargı kurumlarının işlevlerini yaşama geçirirken dayandıkları temel (Ana-Yasa) olacaktır.

TBMM’nin yetkileri devredilemez güç olması gereği olarak yapılan Milletvekili seçimlerini denetleyen ve itirazda son yetkili olan Yüksek Saçim Kurulu, yargı görevini yürütürken tarafsız (yasa, anayasa ve hukuk kurallarına dayanarak) bağımsız (vicdanı hür) ve adaletli olması gerektiğinden dolayı, bizim de işe yargıdan başlamamız gerekir.

Bilindiği gibi, yargıda Adalet’in sembolu İnsan (Hakim) ve ölçü aracı olarak Terazidir. Anayasa değişikliğinde yasama görevini yapacak olan TBMM’nin milletvekilleri insan olarak hakimin yerini alacaklar.

TBMM’nin iradesini ve milletvekillerinin bilgilerini görgülerini vicdanlarını ölçecek durumda olmadığımıza göre, bağımsız (vicdanı hür) adaletli kararlar vereceklerinden terazilerinin de doğru tarttığını baştan kabul etmemiz gerekiyor.

Ama, onların dayandığı yasa, anayasa ve hukuk kuralları doğru düst mü? Yani, dayandıkları temel düzgün mü? Bu soruların cevabı “Hayır!..” olursa ne olur?

Somut sonuç :

1– TBMM iradesi doğru, terazi de doğru: Terazi eğri temelde ise; bu terazi hep yanlış tartar.

2– TBMM iradesi doğru, terazi yanlış: Terazi eğri temelde ise; bu terazi bazen yanlış ve bazen doğru tartar.

3– İrade doğru değil, terazi de yanlış, temel de eğri: Bu terazi istenildiği zaman doğru ve istenildiği zaman yanlış tartar. (TBMM’nin iradesini doğru kabul ettiğimiz için, bu 3’üncü sonuç üzerinde durmayacağız.)

1982 Anayasası’nın Başlangıç ve Genel Esasları’nın sakatlanarak geçersiz (butlan) hale getirilmesinin araştırılması

Türkler; en az 1000 yıl önceden bu yana, Anadolu’yu ve Trakya’nın bir kısmını kapsayan bölgede çeşitli devletler kurup bu toprakları yurt edinerek yaşamış olduklarından, bu coğrafyaya Türklerin soy adından dolayı Türkiya denilmiştir.

Yeni kurulan devlet Soy’a değil, Vatan’a (Toprağa) dayalı kurulduğundan, 1921 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu)’na adı, “Türkiye Devleti” diye yazılmıştır. Cumhuriyet ilanıyla 1923 Anayasası’na,1961 Anayasası dahil, devletin şekli “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diye geçmiştir.

“Türkiye Cumhuriyeti” bir kavramdır ve bu kavram devletin adıdır. “Türkiye” vatanı, “Cumhuriyet” ise idare şeklini ifade eder. Bu kavramı ifade eden iki kelimeden biri değiştirilirse anlam da değişir.

1980 darbesiyle kaldırılan 1961 Anayasası’na göre;

“Madde 1. Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“Madde 9. Devletin Şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

1961 Anayasası’nda değiştirilemez hüküm sadece Cumhuriyettir. Bundan başka değiştirilemeyecek hüküm yoktur.

1982 Anayasası’nda, Birinci Kısım Genel Esaslar;

“Madde 1. Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

1961 Anayasası ile aynıdır.

1982 Anayasası’nı hazırlayan “Milli Güvenlik Konseyi” 1. Maddedeki “Türkiye Devleti” kavramı yerine Anayasanın Başlangıç ve başka maddelerinde hile-i şeriyye taktiğiyle “Cumhuriyet” kavramını değiştirmeden, devletin adını değiştirmek suretiyle, “Türk Devleti bir Cumhuriyettir”e dönüştüerek, maddenin anlamını sakatlamıştır.

“Türk Devleti” soyut bir kavramdır. Vatansız, topraksız bir devleti ifade eder. Olumlu açıklayıcı örnek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir.

“Kuzey Kıbrıs” toprağı, vatanı ifade eder. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Kuzey Kıbrıs çıkarılırsa, geriye kalan “Türk Cumhuriyeti” hiçbir şey ifade etmez.

Diyaspora olmuş PKK kadroları, “Türkiye Devleti” ve “Türkiye Cumhuriyeti” kavramlarını kullanmazlar. Bunun yerine, “Türk Devleti” ve “Türk Cumhuriyeti” kavramlarını kullanırlar. Çünkü, Türkiye toprağından parça talepleri vardır.

1982 Anayasası, Madde 66’ya göre, “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

Dördüncü Bölüm, Siyasi Haklar ve Ödevler başlığı altındaki bu maddede; “Türkiye Devleti” yerine “Türk Devleti” maymuncuk olarak kullanılmış ve madde anlamsız hale getirilmiştir.

“Türk Devleti” deyince, arkasından gelen “Türk vatandaşı” soyut kavram olur. Vatanı olmayan devletin, vatandaşı da olmaz. Zaten böyle bir devlet yoktur. Burada “Türk Devleti” kavramı sahtekârlığa alet edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Sicil kayıtları çok sağlamdır. 1982 Anayasası’nın birçok yerinde ve bazı yasalarda “Türk vatandaşı” kavramı yazılmış olsa da, doğru uygulama bozulmamıştır.

Yaptığımız araştırmaya göre, Türkiye’de en az 48 çeşit Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Cüzdanı (vatandaş olmanın kanıtı) olan “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” vardır. Ama bir tane bile, “Türk vatandaşı” yoktur. Varsa, “sanal sahte vatandaş”tır.

1982 Anayasası, Madde 104’te Cumhurbaşkanı’nın görevleri sayılırken, “Yabancı devletleri Türk Devleti’nin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,” diye yazılmıştır. Bir devletin iki adı (Temsilci gönderirken “Türk Devleti”, gelen temsilcileri kabul ederken “Türkiye Cumhuriyeti”) olur mu?

Hangisi doğrudur?

1) Türkiye Devleti / Türk Devleti

2) Türk Devleti’nin şekli Cumhuriyettir / Türkiye Devleti’nin şekli Cumhuriyettir

3) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı / Türk vatandaşı

4) Türkiye Devleti’nin resmî dili Türkçedir / Türkiye Devleti’nin dili Türkçedir



Sınıfsız Toplum Platformu 
http://sinifsiztoplumplatformu.blogspot.com

Rabia'nın Eli


Hristiyan dininin yayılmasında önemli katkısı olan Şaul Paulos (söyledikleri ve mektupları İncil’den sayılır), Hz. İsa öldürüldükten sonra Kudüs’ten Antakya’ya Antakya'dan İzmir’e ve oradan Yunanistan’a giderken üç yeni ilke götürdü.
1 – Bundan sonra erkek çocuklar sünnet edilmeyecek,
2 – Erkekler ibadet etmek için mabetlere gittiklerinde başı açık olacak, (daha önce kipa ve şapka gibi şeyler kullanılırdı),
3 – Kadınlar ibadet veya hizmet için mabetlere gittiklerinde başlarını saçları görülmeyecek şekilde örtecekler, örtmeyenler saçlarını bıçak veya ustura ile traş edecekler.
1970’li yıllarda Filistin örgütleri İsrail’e karşı kurtuluş mücadelesi yürütürken, ev kadınları dışarıya çıktıklarında, İsrail’e tepki olsun diye, başlarını saçları görülmeyecek şekilde bir örtü (Katolik baş örtüsü) ile kapatırlardı. Bu eylemi, müslüman hristiyan veya herhangi bir dinden Filistinli kadınlar yaparlardı.
Türkiye’yi onlarca yıl oyalayan, enerjisini tüketen türban olayındaki başörtüsü; çıkarcı sahtekâr siyasetçiler tarafından hristiyan simgesi müslüman simgesine dönüştürülerek Filistin’den ithal edildi ve siyaset alanında kullanıldı. Günümüzde ise, AKP hükûmetleri tarafından okullarda, devlet ve kamu alanlarında “türbanla örtünmek” meşrulaştırıldı ve neredeyse “resmi simge” haline getirildi.
Gelelim asıl meseleye. Yukarıda anlatılan türban konusuyla özünde aynı (fakat, biçimi değişik) olan “Rabia selamı” (Başparmak düşük, dört parmak. Arapça’da 4 rakamı rabia’dan gelir, dördüncü demektir) ile yeni bir propaganda başlatıldı. 
 
Gerard David  (1480-1523)

“Rabia selamı”nda kullanılan el, Hz. İsa’nın ağaç haç üstüne çar mıh (dört çivi) ile çakılarak öldürüldükten sonraki sağ elidir. Hristiyan dünyasının en önemli tasviri ve simgesidir. Yani, Rabia’nın eli değildir. 

Jerusalem Holy Sepulchre

İsa’nın çarmıha gerildiği, gömüldüğü ve dirileceği yerde olması nedeniyle çok önemli olduğu kabul edilen bu renkli tasvirde Hz. İsa’nın ellerinin başparmakları aşağıya doğru düşüktür. Çünkü, insan çarmıhlanırken ellerinin tam ortasından mıh çakılırsa başparmaklar öne düşer. Tasvirdeki sağ ve sol taraftaki kadınlar (Hz. İsa çarmıhlanırken orada bulunan dört kadından ikisi) Hz. İsa’nın elinin bu şekliyle, sağ elleriyle “selam” vermektedir. Tasvir, Kudüs’deki Saint-Sepulcre (Kutsal Mezar) Kilisesi’ndedir. (M.S. 42) 

Ayrıntıları görmek için tıklayın!..

Renksiz tasvir iyi incelendiğinde Hz. İsa’nın sağ elinin parçalanmış olduğu ve sol elinin ise bugünlerde “Rabia selamı” diye uydurulan yutturulan simgenin aynısı olduğu görülmektedir. Tasvir, Gérard Bessiére’nin “İsa / Beklenmedik Tanrı” kitabının Tanıklar ve Belgeler bölümünün 181’inci sayfasından alınmıştır. 

Ayrıntıları görmek için tıklayın!..

Bu fotoğrafta ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Kongre salonunda Suriye’deki savaşla ilgili komiteyi bilgilendirirken, savaş karşıtı Amerikan vatandaşlarının Bakan Kerry’yi protesto etmek için Hz. İsa’nın çarmıha gerili kanlı ellerini kullanmaktadır. Bu eylemde kullanılan el işareti bile yukarıda yazılanların doğru olduğunu kanıtlamaktadır.
Buradaki protestocuların tavrı kendi çizgilerinde tutarlıdır. Hristiyan insanlar barışçı Hz. İsa’nın elini kullanarak savaş patronlarını kınıyor. İslamın peygamberi Hz. Muhammed’in elini “Hz. İsa’nın eli” diye kullanmıyor. Savaş çığırtkanı müslüman geçinen etkili ve yetkili kişiler ise, Hz. İsa’nın elini “İslam”ın (Rabia’nın) eliymiş gibi kullanarak savaş kışkırtıcılığı yapmaktadır. 

Daha iyi görmek için tıklayın!..

Bu tasvir; Mursi iktidardan düşürüldükten sonra Türkiye'den Mısır’daki Rabia Meydanı’na (İhvan’a) götürülmüş, Rabia selamı denilerek “İslamlaştırılmış” ve buradan Türkiye’ye ithal edilmiştir. Türkiye’de “Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet!..” anlamı yüklenmiştir. Mısır’da dört devlet başkanı (Nasır, Sedat, Mübarek, Mursi!..” anlamına gelmektedir. Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında oportünist bir tavırla kullanılmaktadır. Bu bir İngiliz taktiğidir.

Not : Hazreti İsa 2000 yıl önce Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye eyaletinde köleciliğe karşı bir dizi ayaklanmanın öncülerinden biri olduğu için yakalandı ve çarmıhlanma yöntemiyle öldürüldü. Eski Roma geleneğinde “çarmıha germek” diye bir cezalandırma yöntemi yoktur. Romalılar bu yöntemi Sasaniler’den (Fars’dan) aldıkları için yöntemin adlandırılması Farsça’dır. “Çar-mıh” (çar=dört, mıh=çivi) dört-çivi demektir. Haç, Ermenice’dir. 





Sınıfsız Toplum Platformu

Türkçe sözcüklerle sayıları saymak!..


GÜNÜMÜZDE KULLANDIĞIMIZ DİZGEYE GÖRE SAYMAK (1)

İlk önce ilkeleri koyalım.

Sayılacak nesneler ve ölçüler doğanın içinde bulunurlar. Ölçüler ve ölçenler, varlık olarak (sağlığı; elleri, parmakları, yüzleri, ağızları, dilleri, dişleri, gözleri, kulakları, burunları, ayakları ve onuru; erdemi, güvenilirliği, bilgisi, görgüsü) eksiksiz olan ve yanlış yapmayan kişilerdir.

Bu kişiler, bir iş ve eylemde sayılacak ve ölçüleceklerle yan yana geldiğinde sayıları belirten sözcükler ortaya çıkar.

İş ve eylem gerek somut, gerekse soyut olsun, sözcükler nitelikli bir anlam kazanır ve sonra niceliğe dönüşürler. 

Saymak işi başlangıç aşamasında, bugün kullandığımız dizge biçiminde ortaya çıkmış olsaydı yalnızca toplama işlemi gelişirdi. Yaşam alanlarının öğesi olan dört işlem ile sayma arasında bir birini türeten bağlar vardır. “Aritmetik” adı içinde düzgün olmayan bir dizgedir. 

Yeri gelmişken sayılarla ilgili Türkler’in tarihinden örnekler verelim. 

Orhun yazıtlarında: Bilge Kağan; “Men tokuz yegirmi yıl Şad oturdum, tokuz yegirmi yıl Kagan oturdum” der. (On dokuz yıl Şad’lık, on dokuz yıl Kağan’lık yaptım diyor.) Dokuz yirmi eder yirmi dokuz, on eksilt eder on dokuz. O dönemde “dört” ve kırk sayılarını belirleyen sözcükler bilinmediği için bir … on dizgesi tam değil. On bir, on dokuz, yirmi bir, otuz bir … de söylenemiyor. Neden? Adları yok. “Otuz artuki üç” otuz+üç söyleniyor. “Yedi yirmi” on yediyi, “üç otuz” yirmi üçü belirtiyor.

Türkçe’de sayılar, dört ve kırk’ın adı konduktan sonra süreç içinde boşluklar doldurularak dizge durumuna gelmiştir. 

Sayılacaklar ve ölçüler doğanın içinde var demiştik, bizi beklemekteler. 

Mevlana gibi saysak (1, 2, 5, 999, 1000 Dizgesi)(2)  ömrümüz yetmez, Yunus gibi sayalım. 

Önce gerekli sayıları; Yunus Dizgesinden (1, 2, 10 . 100 . 1000) alalım. 

Bielbirekikielbiekononyüzbin-dir = BİN 

Söz(3), Bir, İki,  On . Yüz, BİN 

Sayalım.  Ses – 1, 2, 10 . 100, 1000

Şimdi Mevlana dizgesinden sayı alalım.

“999999” dokuz yüz doksan dokuz bin, dokuz yüz doksan dokuz. Sonra, sonrası Türkçe sözcüklerle yok. 

Yabancı batı dillerine bakalım, oralarda var mı? İngilizce, U.S ign, Almanca, Fransızca’da sözcük aynı  Bin.bin = One Million. Mille = Bin one, on ekiyle Türkçe’ye çevirelim; binden büyük, binin üstünde, tek bin, eş bin. Biraz daha zorlayalım, “zamirini” koyalım, bin bir kat olarak anlayalım. Bin.bin = Bin birkat, sözcüğünün anlamı budur. 

Yeniden, Türkçe sayı dizgesine bakalım… On yüz üst üste bindir, adı üstünde bin. 

Bin = Kat. Türkçe’de eşler üst üste bindirildiğinde en açık anlatımı kat kat olur. Örneğin katmer sözcüğü de buradan gelir. 

Bin bir kat = Bin birkat. Yukarda andığımız yabancı dillerin Türkçe’ye karşı bir üstünlükleri yok. Onlar da biz de sonuca bin birkat diyoruz. 

Geldik çatal yola. Denklemde, bin × bin’in eşitini bin birkat sözcüğü doğru belirtiyor mu? Hayır. Bin × bin, bin birkat. Kullandığımız dizgeye göre yazalım. 1000 × 1000 = 1 000 000. Sayısal işlem olarak doğru. Bir çarpma işlemi yaptık. Ortaya çıkan eşitin sözcük olarak anlamı yine, bin birkat. (Million – Milyon)

Bir benzetme yapalım; “Ahmet’in adı Ahmet”, soyut olarak doğru ancak anlamda bir değişiklik var mı, yok. Yalnızca “totoloji” yapmış olduk. 

Amerikalılar milyon üstü sayılar dizgesini, Fransa’da kullanılan dizgeyi, “binlik bölüğü” örnek alarak oluşturmuştu. Fransızlar ise bir süre önce kendi dizgelerini, milyon milyon artıran İngiliz, Alman dizgelerine uydurarak değiştirmişlerdir. Milyon üstü sayılar dizgesinde başa bir milyar “109” oturmuştur. Dizge; milyon, milyon artarak düzenlenmişken başında bin artırılmış 1012 den sonra milyon artırılarak devam ettirilmiştir. 

1) İki dizge de başından bozuktur. Sadece “million” kaldırılarak yeni dizge düzenlenemez, eski dizge bine göre düzenlenmiştir. 

2) Sözcük olarak bin × bin eşitinin anlamını belirtemediği için yanlış olan “million” sözcüğü dizgede ölçü olarak kullanılmıştır. “Million” sözcüğü gözardı edilerek dizge sayısal bakımdan “düzeltilirken” daha derin yanlış yapılmıştır. 

3) Bin, 999 kat'dan sonra, sayılar anlamlı biçimde söylenemez. 
Bin . bin kat’da olduğu gibi.

103 . (103)3 103 . 103000 = 103003 

Amerikan ve İngiliz halkı sayıları aynı sözcüklerle söylerken milyonun üstünde olan sayılarda bir tek sözcükte bile sayı ile sözcük birbiri ile örtüşmemektedir. Çağımızda birçok alanda “küreselleşen” batı bu konuda neden ayrı düşmüştür? Bütün sorun “million” sözcüğündedir. Onlar kendi yanlışını kullanarak bir yanlışı, biz ise onların yanlışını alıp kullandığımız için iki yanlışı sürdürüyoruz.

Örnek;

Amerikan Dizgesi:                             

Quintillion   1018 
Sextillion      1021 
Centillion     10303                

İngiliz Dizgesi – Fransız, Alman:

Quintillion   1030 
Sextillion      1036 
Centillion     10600

Hintliler sıfır kavramını bulduktan sonra, Araplar (Şıfr) sıfırı kullanmaya başlayınca, batı sayı dizgesi (Roman rakamları) süre içinde yok olmuştur. Million’un yanlışı ise adı geçen ülkelerde günümüzde kullanılan sayı dizgesini çökertmiştir.

Biz işimize bakalım.

Bundan sonra birer birer saymanın anlamı yoktur. Toplama ve çıkarma dönemi kapanmıştır. Geldiğimiz düzeyde; elleri, parmakları, yüzleri kullanarak, somut bir eylem içinde ölçüleri ve sayıları belirten sözcükleri ortaya çıkarma olanağı kalmamıştır. Çarparak sayacağız.

İşimiz, soyut bir eylem olan, sayıları çarpma yaparken ortaya çıkan Türkçe sözcüklerle saymak. Ancak çıkan sonucu bire değin anlamlı biçimde Türkçe sözcüklerle belirtmemiz de gerekir.

Çarpılan çarpı çarpan eşittir çarpım.

Bin çarpı bin. Bin binin çarpanıdır. Çarpan çarpı çarpan, çarpım. Ayrıca bin binin bir katıdır Bir kat çarpı çarpan, çarpım. Bin çarpı birkat çarpım. Çıkan sayının adı üstünde, çarpım. Çarpanı birkat olduğundan, BİR ÇARPIM. İçyüzüyse bin çarpı bin. Türkçe sözcüklerle işin sonucu düzgün.

İşlemin doğru olup olmadığına bakalım. “Latin rakamları ve Arap dizgesinden aldığımız sıfırlarla” işlemi yaparak sonucunu Türkçe sözcüklerle söylenen sonuçla karşılaştıralım. 

Bin × bin 1000 × 1000 = 1 000 000 = BİR ÇARPIM.

103 × 103 = 106  Bir Çarpım.

Sonuçlar eş, onandı. 

Bu eylemde bin niceliğe dönüşerek doğruluğu onanmış ve dizgede ölçü durumuna gelmiştir.

Görüldüğü gibi Türkçe yalnızca “aritmetik bir dil değil, ayrıca logaritmatik bir dildir”. Çok büyük sayıları da anlamlı biçimde Türkçe söyleyebiliriz. Çarpımdan sonra da kat × kat sayacağız. (Bir çarpımdan birkatçarpıma dek birer birer saymaya ömür yetmez, aşağı yukarı 140 – 160 yıl sürer.)

1kat = 103,  1çarpım = 106

103 . 106 = 109 Birkatçarpım

Türkçe adlandıralım.

999 çarpım, 999 bin, 999’a bir ekle

1 000 000 000  birkatçarpım. 
                  
1katçarpım = 109
2katçarpım = 1012
3katçarpım = 1015
4katçarpım = 1018
5katçarpım = 1021
………………….

999999katçarpım 102.999.997 . 106 = 103.000.003

999999katçarpım, 999 çarpım, 999 bin 999’a bir ekle

Bir çarpımkat . çarpım 103.000.000 . 106 = 103.000.006

Bu eylemde çarpım niceliğe dönüşerek doğruluğu kanıtlanmış ve dizgede ölçü durumuna gelmiştir.

Bundan sonra çarpımkat çarpımkat sayacağız.

1çarpımkatçarpım 103.000.000 . 106 = 103.000.006

2çarpımkatçarpım 106.000.000 . 106 = 106.000.006

3çarpımkatçarpım 109.000.000 . 106 = 109.000.006

………………………….

1000çarpımkatçarpım 103.000.000.000 . 106 = 103.000.000.006

………………………….

999999 çarpımkatçarpım 102.999.997.000.000 . 106 = 102.999.997.000.006

Çarpım çarpımkat çarpımın son ucuna geldik.

Çarpım çarpımkat çarpım = Sonuç, çıkan sayının adı.

İçyüzüyse  (1 000 000 . 1 000 000) kat . 10 (106 . 106)3 . 106

Sonuç = 103.000.000.000.000 . 106  103.000.000.000.006

Sonuç = On üzeri üç ikikatçarpım altı.

Sonuca bir kala, sayıyı Atatürk dizgesine uygun biçimde yazalım ve okuyalım.

999999 çarpımkat çarpım, 999999 katçarpım, 999 çarpım, 999 bin, 999’a bir ekle eder sonuç ...

Yeter diyelim, söz dizgesine ek yapalım ve yeni sayı dizgemizi oluşturalım.

Biel – bireki – ikielbiek – on . on . yüz – bin . bin – çarpım . kat – katçarpım . çarpım – çarpımkatçarpım . çarpım – sonuç …


Ek : Binden yukarı Türk sayı dizgesi

Binden yukarı Türk sayı dizgesi


* İngiliz dizgesinde olduğu gibi, kat = 106 alınırsa, Sonuç = 106.000.000.000.006  olur.
 olur. 

   Sonuç = (106 .106)6 . 106 = on üzeri altı ikikatçarpım altı olur.

Bu dizgeyi, bize “million” sözcüğünü armağan edenlere de armağan ediyorum. Dillerine çevirip kullanabilirler. 


Açıklamalar :

(1) “Türkçe Sözcüklerle Sonsuz Sayım” başlıklı yazı, ayrı bir dizge çalışmasıdır. “Günümüzde Kullandığımız Dizgeye Göre Saymak” başlıklı bu çalışmayı Öğretmen Ali Yıldırım yapmıştır.

(2) Yunus dizgesi; ölçü olan sayıları belirleyen, ayrıca çarparak sayan, aralarda boşluk bırakan dizge.
     
     Mevlana dizgesi; birer birer sayan, aradaki boşlukları dolduran dizgedir. 
     
     Atatürk dizgesi; bu dizgelerin “Latin rakamları ve Arap sıfırı” kullanılarak Türkçe sözcüklerle anlatımı ve yazılımıdır. 
    
     (Dizge adlarını ben koydum – Ali Yıldırım)

(3) Doğadan, yoktan öğrenilen ses.


Ali Yıldırım
10.06.2010

Ayrıntıları görmek için tıklayın!..

Vedat Nurlu


Vedat Nurlu ile aynı mahallede büyüdük. 1963-1964 ders yılında, Turhal Ortaokulu'nda, ben sınıfta kaldım, Vedat son sınıfa geçti. 1964-1965 ders yılında ekonomik nedenlerle okuldan ayrıldım. 1965-1966 ders yılında, ben yine Turhal'da ortaokul son sınıftaydım, Vedat Nurlu Tokat İlköğretmen Okulu'nda öğrenciydi. 1966-1967'de ben de Öğretmen Okulu sınavlarını kazandım. O yıl yine sınıfta kaldım. Vedat sınıfı geçti. 

1967-1968'de Öğretmen Okulu Öğrenci Derneği seçimine Hürler adıyla katılan solcu grubu destekledi. Ben seçime Gerçek adıyla katılan diğer solcu grubun aday listesinde Öner Yağcı ile birlikteydim. Bizim listede Necla Şekeroğlu vardı. Vedat ile Necla çok iyi arkadaştı. Buna rağmen farklı grupta yer aldık. Daha doğrusu, öyle olmak zorundaydık. Vedat Nurlu da bizim grupta yer alırsa, Hürler grubu en önemli afiş üreticisini yitirmiş olacaktı. Bu nedenle, Vedat'la karşı karşıya geldik. "Başkaldırıyorum, demek ki varım!.." diye çok güzel bir afiş yaptı. Biz de "Bilinçsiz başkaldırma, intihar etmektir!.." diye afişle karşılık verdik. 

Bozkurtlar listesinin öncüsü Mahmut Otçu ile Vedat Nurlu ve Necla Şekeroğlu aynı sınıftaydı. Mahmut Otçu da afiş yaptırmış. Necla'yı dış kapıda karşılamış. "İçerde senden büyük bir kurt var, görürsen korkma!.." demiş. Necla o afişi görünce, "Ben de seni adam sanıyordum, kurt olduğunu bilmiyordum!.." demiş. İşte bu nedenle, Vedat Nurlu o seçimde Bozkurtlar'ı çakallara benzetti. Seçimi, Hürler kazandı. Bozkurtlar kaybetti. Bizim için ayrılık gayrılık bitti. Hürler grubuyla birleştik. Bozkurtlar grubuyla ayrıştık. 

Daha sonra, Vedat öğretmen oldu. Adapazarı'nda uzak bir köye atandı. Muhtarın kızıyla evlendi. Bir oğlu oldu. İstanbul Kartal Pendik Aydınlı Köyü'ne geldi. O köyde öğretmenlik yaparken, okulda kolu kırılan bir öğrencisiyi motosikletiyle doktora götürmüş. Çocuğun kolunu alçıya almışlar. Alçıdan çıkarma günü gelince çocuğu bir daha doktora götürmüş. Alçı çıkarıldıktan sonra çocuğun annesiyle ve çocukla birlikte pastaneye gitmişler. Kadın kocasının işşiz olduğunu söylemiş. Vedat işsiz adama iş bulmuş. 

İşte buradan, Vedat'ın karısı annesi ablası kıskançlık krizine girmiş. O kadınla ilişkisi olduğunu iddia etmişler. Dedikodu almış yürümüş. Vedat o kolu kırılan çocuğun babası tarafından tuzağa düşürülmüş. Kesici delici ezici aletlerle öldürülmüş. İstanbul'da Karacaahmet Mezarlığı'nda yan gelmiş yatıyor. Karısı 1981'den bu yana Vedat'tan aylık alıyor ve başkasıyla birlikte nikâhsız yaşıyor.

Son olarak, Salih Damatoğlu'na teşekkür etmek gerekiyor. Bu fotoğrafı ben çektim, Salih saklamış. Arkadaşlık yoldaşlık insanlık bazen bir fotoğrafı saklamakmış!..


17 Ağustos 2014 - CAHİT ÇELİK  -   https://www.facebook.com/taylancahitcelik

66'ya merhaba!..


Bugün bazı kardeşler bizim bahçeye gelmiş ve iyilik sağlık mutluluk dilekleri ekmiş. Doğaldır ki, o güzel dilekleri beslemek için eski defterleri azcık karıştırmak gerekirmiş. 

Tokat İlköğretmen Okulu'nda 1966’dan 1970’e kadar hangi taşı kaldırsan altından ben çıkardım. Edebiyatla sanatla siyasetle ilgilenirdim. Ama asıl ilgi alanım resimdi. Tokat İlköğretmen Okulu’nda resim denilince, Vedat Nurlu, Hüseyin Dilibal, Hüseyin Çelik, Cahit Çelik, Ali İhsan Kırıcı adı öne çıkardı. Öner Yağcı, Adem Çakır, Doğan Özcan, keskin edebiyatçıydı. Şenel Tüzeloğlu, Sebahattin Yazıcıoğlu, İhsan Kapusuz, Orhan Gevrek teşkilatçıydı. Haydar Yiğit cebinde Anayasa taşırdı. Mahmut Otçu milliyetçi olunca bizden ayrıldı. Kızlar tayfasının başında Hatice Güler arkadaşımız vardı. Okulda tanımadığım çocuk yoktu. En çok fotoğrafı ben çekerdim. El yazısından kişilik değerlendirmesi yapardım, bazı arkadaşların yuvasını yıkardım, bazılarının yuvasını yapardım. 

Öğretmenlerimin bir bölümünü çok severdim. Birkaç öğretmeni hiç sevmezdim. Sevmediğim öğretmenler bile benimle ilgilenirdi. Karşıt görüşte olduğum öğretmenler olumlu ilişki kuramayınca elindeki not defterini silah olarak kullanmaya başladı. Halil Çubuklusu kendini kanıtlamak için beni sınıfta bıraktı. O yıllarda, not ortalaması yüksek olursa tek dersten sınıfı geçme olanağı vardı. İkinci yıl, yazılı sınav kâğıtlarına sadece soruları yazdım, cevap olarak hiçbir şey yazmadım. Halil Çubuklusu niyetimi anladı, boş kâğıda bile 4 verdi. Sözlü sınavlarda ağzımı açmadım. Tek dersten bütünlemeye kaldım. Sınavda yine boş kâğıt verdim. Sıfır alarak 4’ten 5’e geçtim. Beşinci sınıfta, Öküz Halil’e karşı gelmenin bedelini bir daha sınıfta kalarak ödedim. Takviye kuvvet gelince, yatılı okuma hakkımı yitirdim. Okul Müdürü’nün özellikle uğraştığı üç beş öğrenciden biri haline geldim. Ocak 1970’de karne ile birlikte bana bir de “Mecburi Tasdikname” verdiler. “Senden kurtulduk!..” dediler.

Yozgat'a gittim, İhsan Kapusuz’un evine yerleştim. İhsan’la birlikte bir gün uğraştım, beni okula almadılar. Ertesi gün Çorum’a gittim, “Yer yok!..” dediler. Öğleden sonra, Tokat’a döndüm. Okul Müdürü’nün boynunu koparacaktım. Bedri Çankaya öğretmenim, “Öyle yapma. Arkadaşlarınla konuş. Sivas’a gideceğini söyle. Son ders bittikten sonra bana gel. Sana bir mektup vereceğim!..” dedi. Arkadaşlarımla buluştum konuştum vedalaştım. Arkadaşlarımı beş parasız bıraktım. Ders bitimde, Bedri Çankaya öğretmenime gittim. “Gel benimle!..” dedi. Beni kendi evine götürdü. Karnımı doyurdu. Elime bir mektup verdi. 20.- lira da para cebime koydu. “Seni tanıyan bilen hiç kimseye görünmeden Tokat’tan çık, Perşembe’ye git, Öğretmen Okulu’nu bul, mektubu üzerinde adı yazılı öğretmene ver. O sana yardım eder. Zaten, Sefer Bal da orada!..” dedi. O gece, Perşembe'ye gittim. Okul açılır açılmaz Sefer Bal öğretmenime “Merhaba!..” dedim. Getirdiğim mektubu Eğitim Şefi’ne verdim. 

Okul Müdürü beni çağırdı. Elinde karnem vardı. Karnedeki 14 dersin sadece ikisi zayıf değildi. Din Dersi ve Güvenlik Bilgisi hariç, resim dersi dahil, baştan sona 2 veya 3 idi. Müdür beni tepeden tırnağa süzdü. “Seni bugün okula almazsam, devamsızlıktan sınıfta kalırsın. Devlet üç yıl boyunca sana yaptığı harcamayı, babandan alır. Zaten bu karneye göre sen sınıfta kalmışsın. Yaramazlık yapmayacağını söz verirsen, seni okula alırım, dört ay sonra nasıl olsa sınıfta kalırsın. Başarısızlık yüzünden okulla ilişiğin kesilir. Devlet yaptığı harcamayı babandan istemez!..” dedi. Buna rağmen, o yıl sınıfı geçtim. 

Okullar açılınca ben de açıldım. Fatsa’dan Ertan Saruhan’la tanıştım. Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’ni birlikte okuduk. Yeni bir tercih yaptım. Resim yapmayı bıraktım. Tokat’taki Tarih öğretmeni Kel Tamer’in Konya’dan yaptığı gammazlık nedeniyle ortalık karıştı. 1971'in Aralık ayında mahkeme kararıyla okulu bitirdim. Bir ay sonra, Afyon Emirdağ’da öğretmenlik görevime başladım. Öğretmen mücadelesine katıldım. Bir yıl sonra, Dinar’a atandım. 1976 yaz aylarından bu yana İstanbul’dayım. 

Öğretmenlik görevime başladıktan sonra, İlkokul Programı'nda Eğitsel Çalışma dersinin dokulmazlığı olduğunu ama  porogramının olmadığını gördüm. Öğretmene rehberlik edecek İlköğretim Müfettişleri bu eksikliğin farkında bile değildi. 14 yıllık öğretmenken Eğitici Kol Çalışmaları'nın nasal yapılması gerektiği konusunda 28 sayfalık bir kitapçık yazdım. Bu çalışmaların esas amacının demokrasi bilinci kazandırmak olduğunu açıkladım. İki hafta sonra Eğitsel Çalışma dersi İlköğretim Programı'ndan çıkarıldı. Bana iltifatlar ikramlar yapıldı. Sürgün gittiğim okuldan her türlü olanağı olan bir okula alındım. İsteğim dışında yerim değiştirildiği için itiraz ettim. Bu defa ilçe dışına sürgün edildim. 

Öğretmenliğimin son yıllarında benim çalıştığım okula da keçi sakallı acayip tipler öğretmen olarak atandı. Bunlar öğretmenlerle özellikle din konusunda tartışmak istiyordu. Ama öğretmenler neyi nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Bu nedenle, özellikle öğretmenler için, bir aşk hikâyesi yazdım. Bu hikâye Ksanthos adıyla öne çıktı. 

Öğretmenliğimin son yıllarında bir de resim yapmayı öğreten boyama kitabı hazırladım. Renk Bilgisi Resim Defteri adıyla 1996’da basıldı. On yıl boyunca bir tanecik bile satılmadı. İnternet satışı başlayınca kırk güne kalmadan hepsi satıldı. 

Resim dersinin İlköğretim Programı’ndan çıkarıldığını öğrenir öğrenmez, 10 yıllık emekli olduğum halde, kolları yeniden sıvadım. Renk Bilgisi Resim Defteri boyama kitabını dört kitapçıktan oluşan bir dizi yaptım. Yaptığım çalışmayı, başka çaresi kalmayınca, kendim bastırdım. Bu defa dağıtımcılar dağıtmadı, satıcılar satmadı, alıcılar almadı. Kredi kartı borcu batağına battım. Parasızlık yüzünden evden çıkamadım. Miro Masalı’nı yazdım. 1264 bölüm olunca noktayı koydum. Zor yazdım, kolay okunuyor. Buram buram memleket havası kokuyor. Yazdığım masalın eşi benzeri yok, ikincisi yazılamaz, çakması yapılamaz. Beğeneceğinizi umuyorum.  

25 yıl öğretmenlik yaptım ve emekli olmayı başardım. Emekli olduktan sonra yan gelip yatmadım. Bugün 65 yaşındayım. Bu ayıp bana yeter. O yüzden, eski defterleri çok karıştırmanın gereği yok. Bahçeye iyilik sağlık mutluluk dilekleri eken arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. 


14 Ağustos 2014  -  CAHİT ÇELİK  -   https://www.facebook.com/taylancahitcelik



Yakıştırmalar karşılıksız kalmadı ...

5.000 yıl önce toplumun yapısı değişmeye başladı. Üretici yaratıcı doğurgan Toprak Ana’ya inanmış insancıklar ortak yaşamdan yanaydı. Avcı toplayıcı kurnaz erkeğin bencillik damarları kabardı. Savaş tutsaklarını zorla çalıştırdı. Toprak Ana’nın karşısına Baba Tanrı Atta çıkardı. Bulunduğu yerde yörede din adamı kralcık olmayı başardı. Hattuş’ta Türk Bayrağı dalgalandı. Kralcıkların yandaşları yoldaşları çoğaldı. Kadınlar kızlar her yerde aşağılandı dışlandı. Zalimlik zorbalık hainlik hırsızlık arsızlık edepsizlik kölecilik kavramları ortaya çıktı. Hayvanlar tanrı adlarıyla adlandırıldı. Toprak Ana’nın Ada ve Ana adları birleştirildi ve inek yavrusuna "dana" yakıştırması yapıldı. Dış kapıyı bekleyen hayvana Baba Tanrı Atta’nın adı "it" olarak verildi. Lakin, ne yapılırsa yapılsın, toplumsal ayrışma çatışma bitmedi. Çömlekçi çarkı icat edildikten 500 yıl sonra, 4.500 yıl önceden bu yana, 2.000 yıl boyunca Anadolu’nun tamamı Hatti Ülkesi adıyla anıldı. 


Türklerin Tarihi Türkçe sözcüklerde gizlidir!..

5.000 yıl önce, çömlekçi çarkı icat edilince, toplumsal ayrışma çatışma başladı. 10.000 yıllık doğurgan tanrı Toprak Ana'nın karşısına avcı kurnaz erkeğin uydurması Baba Tanrı Atta çıktı. İnsanlar yerler yöreler ırmaklar denizler dağlar ovalar inanılan tanrının adıyla adlandırıldı. Kabile soy boy ayırımcılığının yerini köle veya köleci ayrışması çatışması aldı. Avcı kurnaz erkek çömlekçi çarkının üzerine yattı ve bulunduğu yerde yörede egemen olmayı başardı. 4.500 yıl önce Anadolu'nun tamamı Hatti Ülkesi diye anıldı. Hatti adıyla Hitit adı arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de aynı şeyi anlatır ve aynı harflerle yazılır. Sesli harfler çıkarılırsa, htt harfleri kalır. Baştaki h sesinin hiçbir anlamı yoktur. Geriye kalan tt ise Baba Tanrı Atta'nın tt'sidir. T'nin tek veya çift yazılması anlam farkı yaratmaz. Türk adının başındaki T, işte bu T'dir. Türk adı "egemen olan" anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, Türkler sınıf savaşının öncüsüdür. Hititler (veya daha doğru deyişle, Hattiler) tepeden tırnağa Türk’tür. Kavim kabile soy boy hepsi hikâyedir. Dahası, yurduna yurttaşına "egemen olmayan" Türk değildir. Kimsecikler bilmese de bu böyledir.